Thursday 05th December 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR ESKİ ANI, MÜZİK ve BİR SEVGİLİ KONUSU “

Bülent Uçar ” BİR ESKİ ANI, MÜZİK ve BİR SEVGİLİ KONUSU “

________________

1

Gece yarısını geçmişti saat, o saatte dışarıda ne işim vardı anımsayamıyorum. Sokaktaydım, Adana’da yalnız başıma, Çakmak caddesinde… Lisedeyken Uğur’la birlikte yürüdüğümüz yoldu burası, eve giden yoldu ama artık ev, yoktu. Bunca zaman sonra neden buraya dönmüştüm ki üstelik yapayalnız, gidecek hiçbir yeri olmayan biri olarak ne işim vardı bu şehirde. Sonra, Uğur’u gördüm. Tatlıcı tezgâhının başında, gülümsüyordu, bana. O an anladım,  bunun bir kâbus olduğunu. O tatlıcı bu saatte açık olamazdı, eğer ölülere ve hayaletlere satış yapmayacaksa. Korkmuştum Uğur’dan, lise yıllarında okuldan kaçıp bilardo oynadığım çocuğa hiç benzemiyordu. Gülümsemesi değişmişti, Yanına gittim, ne diyeceğimi bilmiyordum. Ama birinin konuşup sessizliği bozması gerekiyordu. Ben de Orkun’u sordum, ona. Liseden sonra hiç görmüş müydü onu, filan. Sonra, bu soru, göğüs kafesime yerleşmiş; aklımda ve içimdeki bütün sözcükleri uyutmuştu. Konuşmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Tek bir şeyi kolaylıkla söylüyordum. Onu da daha önce söylediğim için kendiliğinden çıkıyordu, dilimden. “ Orkun nerede? “ diyordum ona, sürekli bu soruyu soruyordum. “ Onu liseden sonra hiç gördün mü, Orkun kayıp, Uğur. Onsuzken hiç sabah olmayacak, bu gece karanlığı hep sürecekmiş gibi. Orkun nerede. Uğur, hiç mi görmedin, onu? İzini bilen biri yok mu? Ben, uzun seneler oldu, burada değilim. Kimseyi görmedim, sen görmüşsündür, yerini bulursan, birlikte kurtuluruz, bu caddeden. Ben okula dönmek istiyorum Uğur, içinde Orkun’un olduğu okula. Birlikte, bahçedeki musluklara gideriz, orada kızlarla laflar; sonra, sınıfa gireriz. Sen yine uyursun, derslerde, Orkun, boşluğa bakar. Ben,  elimdeki kitabı karıştırırım, ders saati hiç geçmez, orada saklanırız, dünyadan.

Hiç kimse bizi bulamaz… Bir lisede, sınıfta kırk kişiyle birlikte, yok olur, gideriz. Orkun’u bul Uğur. Lütfen… Yoksa öleceğiz, bu caddede. O tatlıları da yeme, kim bilir kimlerin yaşanmamış geçmişi var o tatlıların şekerinde.

 

 

2

 

Nuri, kulaklarındaki, kulaklıklardan Müslüm Gürses’in söylediği bu sözleri duyuyordu:

 

Kapansın gözlerim bitsin bu hayat, artık yaşayacak gücüm kalmadı,  umut vermez oldu yaşanan hayat, dünyayı görecek gözüm kalmadı.

Gündüzüm karışmış gecelerime, çaresizlik dolmuş iki elime

 

İsyan edip durdum kendi kendime, vurup dövünecek dizim kalmadı.

Nuri, kulaklarındaki, kulaklıklardan Müslüm Gürses’in söylediği bu sözleri duyarken;

3

Yan odadan Amerikalı bir taşra grubunun, şarkı sesi işitiliyordu: 3 Doors  Down – Landing in London… Haluk da büyük aşkını ve hayatının en güzel günlerini anlatmadan önce, başka şeyler anlatıyordu:

“ …  Kendime, ben de diğer tüm insanlar gibi, bir gün, BEN demeye başladım. Kişi, BEN, derken, tam olarak ne kast eder. Kendin ol’daki Kendin’in anlamı, Ben olmak istiyorum’daki BEN’in anlamı ne, bilmiyorum. Bunlar, bir ara hiç nedensiz ve habersizce gerçekleşiyor. Kanıksanarak dile pelesenk oluyor. “ Bunları söyleyince sustu. Sözlerinin diğer kısmına geçmeden önce, elimde olmadan aklıma getirdim: Filmin birinde, bir adam şöyle diyordu: “ Bir gün, neresi olduğunu bilmediğim bir yerlerde, ne olduğunu bilmediğim bir şey düşürdüm.                      Kaybettim. kendime ait değerli bir şeydi. O günden beri, mutsuz biriyim. Ruhum yok olmuş, bir nesneye dönüşmüş gibiyim. “ Kendime anlattıklarımın son kısmında, onu duydum: “ Şu kız ne yapıyor? “ – “ Hangi kız? “ – “ Yüzünü çok farklı bulduğu için resmini yapmak isteyen, resim bölümünde okuyan kız… “ – “ Bilmem… “ – “ Çok ilgisizsin, sadece ona karşı mı? “ – “ Hayır, herkese ve bütün dünyaya karşı ve sırf yüzümü ilginç bulup, resmini yapmak istedi, diye hayatını mı takip edecektim. Evlenmiş, çocuk filan yapmış, o da bütün o diğerleri gibi kredi taksiti ödüyor, hayatını hesaplarla mahvediyordur. Boş ver… “  – “ Tamam… Geçenlerde, bir akşam evden çıkmış, ıssız ve karanlık sokaktan geçerek, caddeye, insan içine ve sinemaya ulaşmaya çalışıyordum. “ – “ Yine mi şu meşhur yalnızlık ve ‘ dünyada kalan son insan olma ‘ korkusu, konu, bu mu? “ – “ Hayır, değil… Konu, birdenbire gelen ışık, ansızın beliren umut… “ – “ Tamam, anladığımı düşünüyorum. Devam et. “ – “ Midem bulanıyordu. Kapağı açık duran bir çöp konteynırına kustum. O an, ayıplarcasına bakan bir kadınla göz göze geldik. Kusmaya ara vermedim. Sokak lambasının altında da siyah bir kedi, sokağı izleyerek, dışkılıyordu. Cehennem için tüm koşullar sağlanmıştı ki, Kerem’in, elinde rulo yapılmış bir film afişiyle bana doğru yürüdüğünü gördüm. Gülümsüyordu. ‘ Meet Joe Black ‘ dedi. Anımsadım, bana bu filmin afişini getireceğini, hediye edeceğini söylemişti ve bunu, o an yapıyordu. Sokaktan çıkmayıp eve birlikte döndük. Televizyonu açtık. Diane Keoton’ın reçel üreterek pazarladığı, bir bebeğe de annelik yaptığı filmi izleyerek, bir şeyler yedik. Yediklerimiz çok lezzetliydi. Uzun uzun sohbet ettik. James Blunt’ın ilk albümü, Back to The Badlam, yeni yayınlanmıştı. Çokça dinledik. Mutluyduk. Bazı hayallerimiz vardı. Henüz sağlamdılar. Bir ara, duvara afişi asıp uyumuşuz Hayattaydık. Birer hiçtik – buna içtenlik ile inanıyorduk –  ama bize bizden başka hiç kimse ‘ hiç ‘ diyemezdi. Demiyordu. Tuhaf ve hiç hoşlanmadığımız bir şekilde değer görür, insanların bize dair başarı hayallerini dinlerdik ki, biz aslında, hayatlarını mahvetmeye karar vermiş iki kişiydik. Onlar bunu, henüz bilmiyorlardı. Ev, sıcaktı. Dışarısı buz gibiydi. Evin salon duvarı ve penceresi sokağa bakıyordu. Sadece iki saat filan uyumuştuk ama sabah olup da sokağın kız çocukları, koro halinde, bir Yıldız Tilbe şarkısı söylemeye başlayınca, uykularımızı almış halde, oldukça zinde biçimde uyanıp sokağa çıktı. Ben, evde kaldım. Kerem, çıkmadan önce, salondaki o eski kırık masaya kurularak bir not yazıp bana verdi. ‘Şu benim özlemle anıp aşık olduğum İris yüzünden kendimi vurabilirim. Ama yapamıyorum. Çünkü öldüğümde, evime hunharca doluşan kalabalık, izin isteme zarafetinde bile bulunmaz. Çamurlu ayakkabıları ve kirli elleriyle her yanı sarıp, dokunurlar. Üstelik yokluğumda, bana ait tüm mahremiyet, sahipsiz, koruyucusuz kalır. Bazen diyorum ki, ölüp de hayatta kalmanın bir yolu olsa da bunu kullanarak içimi huzurla doldursam. Bitse, beni bir zavallıya dönüştüren İris meselesi… “ Ben susunca, Haluk, devam etti:

4

 

O eski günlerin hayatımın en güzel günleri olmasının, kişisel kanaatimce, neredeyse bilimsel kanıtları var. Deney ortamında kanıtlanabilir, daha da güvenilir ve geçerli olmasının,  başka bir yolu bile var. Doğal yaşam ve duygu dünyalarımız da beni haklı çıkarır nitelikte… Evet, o eski günler, hayatımın en güzel günlerini içeriyordu. Çünkü mutlu bir gelecek hayalim vardı. Üstelik benden öldüresiye nefret eden hiç kimse yoktu. Ve etrafımızdaki hiçbir insan, korkutucu değildi. İstediğim ve güzel olduğuna inandığım her şeyi yapıyor, eleştirilmek yerine takdir ediliyordum. Bir de yani işte, lanet olsun. insanın hayatının en mutlu gününde olduğunu bilmemesi çok boktan. Ben, hayatımın en mutlu anı ya da gününde olduğumu hep bilirim. Ve bunu, neden yaparım ki. Çok acıtıcı… Hayatımın en mutlu gününde olduğumu bilirim. Bu mutlu günün biteceğini ve o günü sonsuza dek özleyeceğimi de bilirim. Bu da bana acı çektirir. Oldukça trajik. Feci kederli, bir şey, bu…

Bir kız vardı. Onunla hayatımın en güzel, en sade, masum ve eğlenceli günleri ve aşkını yaşıyordum.  Bolca Cappucchino ve Gitanes marka sigara içiyor, çok yürüyüp, çok öpüşüyor, sinemaya da çok gidiyorduk. Ben, bir gemiye, kaçak bir hayvan gibi binip kaçmak – yok olmak isterken, bu kız, beni kurtarmış. Görünür ve Var olma isteğimi artırmış, yenilemişti. Teşekkür, ona az gelirdi.

5

İşin en başında da her şeyi başlatan güneşli bir gün ve güneşin bir insanın canını ve ruhunu nasıl acıttığı konusu var. Bir de ankesörlü telefonda iki dakikalık konuşma süresi içeren bir küçük jeton…

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Live Sex Webcam Sex Backstreet Theme Herbalife Ürünleri