Wednesday 04th December 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” GÖLGEYE ÖVGÜ “

Bülent Uçar ” GÖLGEYE ÖVGÜ “

____________

 

 

 

 

 

Güneşin neredeyse hiç doğmadığı bir ülke istedin, Yağmura her zaman hazır ve bulutların gökyüzünden hiç eksik olmadığı, ısınmak için mutlaka çaba gerektiren bir yer…

 

Bunu istedin, sonra, burada da güneşin olmadığı bir öğle sonrası yola çıkardım seni, ikimizi ve bize ait ne varsa ikimizle birlikte…

 

Güneşi sevmiyordun. Bulutlar, daha güvenilir miydi bilmiyorum ancak güneşten böyle uzak, bulutlara böyle yakın hissediyor oluşun, gölgeye duyduğun tutkudan ve kendi gölgene karşı hissettiğin uzaklıktandı. Biliyorum…

Bir gölgenin içinde olmak istiyordun. Ama bunu, kendi gölgene çok uzakta olarak,  başarmak…

 

İçinde yaşayacağın gölge, güven veriyordu sana. Kendi gölgense sadece bir gölgeydi ve sadece güneşle birlikte görünmese de güneşle daha da görünür kılıyordu, kendini. Gölgenden uzak olmak istiyordun. Çünkü gölge,  kendi gölgen, çizgileri sana benzeyen ama sen olmayan bir şeydi. Ve sen, hiçbir şeyin benzerini sevmez, güven verici bulmazdın, hiçbir şey kendisi gibi değil, salt, yalnızca kendisi olmalıydı. Sen, sen olmalıydın. Başka hiçbir şeye, gölgene bile benzemeden… Ben, ben olmalıydım. Başka hiçbir şeye benzemeden… Ve ikimiz, ikimiz olmalıydık. Başka hiçbir şeye benzetilmeden, sadece kendine benzer olarak… Ve gölgenin içinde, güneşin altındaki kendi gölgesinden uzakta… Güneşi sevmezdin Çünkü çok uzaktı ve gökyüzündeki bulutları dağıtınca,  oradaki ve içimizdeki boşluğu büyütürdü sanki ve tüm yaşam burada değil, başka bir yerdeymiş gibi… Sonra, kendi kendimize sığınamayacak kadar açıkta, hedef altında bulunuyormuşuz gibi; her an her şeyi, sahip olduğumuz her şeyi kaybedecekmişiz gibi ve perdeler çoktan açılmış, evimiz gözetleniyormuş gibi, oysa bulutlar, hayatı, zamanı durdurur. Sanki tüm güzel şeyler hiç bitmeyecek, kötü olan hiçbir şey de rahatsızlık vermeyecek gibi.

 

Güneş altında… Uzak bir ülkenin, ondan daha da uzak bir şehrine götürdüm seni. Sen bilmiyordun,   benim de henüz bilmediğimi… Birdenbire anımsanan rüyalar gibi, seninle ilgili çok eski bir anıyı hatırladım.

 

Eski ve güzel, sadece birkaç saniyeliğine kurtulduğumu hissettiğim bir ana yeniden dönmüş ve yanına gelmek için sabırsızlanmaya başlamıştım. Bunu, sana anlatmalıydım. O anı sen de bilmeliydin, çoktan bana geldiğini, henüz eski evinde büyüdüğünü, uzak bir şehre yanıma gelerek beni kurtardığını, birkaç saniyeliğine de olsa, yine de kurtardığın o anı sen de bilmeliydin… Elimdeki gazeteyi ve ellerimi yakan, koşuşturma yüzünden üstüme başıma döktüğüm kahveleri yere bıraktım, usulca. Çünkü seninle ilgili hiçbir şeyi kaldırıp atamazdım, sana aldığım, ellerimi yakan sıcak kahveyi bile…

 

Uzun, çok uzun, eski ve pek de geniş olmayan sokakları koşarak, uzaklıktaki mesafeyi aşıp sana gelmeye çalışıyordum. Her yanımda, yüzlerce yıllık ama kıpırdamayan sapasağlam duran, kalıcı olan ne varsa anlamama neden olan binaları geçiyor, sabah, sen uyurken, uyandırmadan çıkıp geldiğim bu soğuk sabahın senden uzak kısmından kaçmaya çalışıyordum.

Nefesim kesilmeye başlamıştı, hiç aklımdan çıkmayan bir düşünce, ölüm… Yine o koşma anında bile kendini gösterdi. Eskisi gibi değildim. Neredeyse korkuyordum. Ölümü, kaç zamandır,  ne kadar da istemediğimi fark ettim. Sen varken, ölümün ne denli acımasız olduğunu…

Acı dolu bir gün bile bulutların olduğu bir gökyüzü altında, acı verici olamıyordu. Güneş altında,  mutluluk bile acı veriyordu. Deşifre olmuş,  her yanı açıkta kalmış ve her an kayıp gidecekmiş gibi ve sadece sana ait değil, seninle birlikte başkalarına da ait bir şeymiş gibi. Bu mutluluğu, bu yüzden ne sahiplenebiliyorsun ne dışlayabiliyorsun. Senin olmayan,  yine de sende olan ve kaybetmeye mahkûm olduğunu bildiğin bu mutluluk…

Sen uyurken, sana aldığım ve boynuna sardığın, uyurken oraya, yanı başıma bıraktığın fularlardan birini alıp çıkmıştım. Bileklerimden birine sararak, daha güvende hissetmek için, aslına bakarsan burada bir rüyada olmadığımı, senin beni beklediğini kendime kanıtlayabilmek için…  O odaya, yanına gelebilmek amacıyla nefes nefese koşuyordum. Hâlâ uyanmamışısındır; diye düşünerek, sensiz ölemeyeceğimi, bunu bile yapamayacağımı biliyordum. Adamın tekinin ölmek için beklediğini, günlerce ölümle mücadele ederek beklediğini duymuştum, bir defasında.  Sonra, küçük oğlu gelmiş, yatılı bir okuldaymış çocuk, alıp getirmişler, adam hâlâ gençmiş. Çocuk, odadan içeriye girmiş. Gözleri yaşlı…

Baba, onu görmüş, gülümsemiş ve o gülümseme yüzündeyken ölmüş… Orada koşarken en korktuğum şey, düşüp, orada, yolda kalmaktı,  sensiz ve seni göremeden… Sonra, sanki o an, orada ölsem, seni gördüğüm tüm o sonsuz anlar yetmeyecek, bir bakış daha isteyen ruhumun acısıyla özlemle gidecektim. Cenneti bile sürgündeki bir suçlu gibi görerek…-  Dışarı çıkmamalıydım, seni orada bırakıp çıkmamalıydım – diye sonsuza dek, orada sonsuza dek kendimi suçlayarak… Çünkü sana anlatmam gereken bir şey vardı

 

İnsanın ruhu nerdedir bilmiyorum ve hiç bilemedim, benimki nerededir, çözemedim… Sonra, sen geldin.  Anladım, ruhuma sarılmak gibiydi sana sarılmak.

Ruh, orada duran bir şey değilmiş. Benim olan, bende olan bir şey değilmiş.,Sana sarılmakla ilgiliymiş,Sarılmakmış ruhum,sana sarılmak, senin sarılışınmış. Sıcak nefesin sandığım şey, kokladığım bu güzellikmiş, ruhum. Bu yüzdenmiş, nefesine sarılmaya duyduğum bu özlem, bunların yokluğunda, bir adım bile atamayacak oluşum…

Sensiz ölemeyecek bile oluşum…

Sensiz, çekip gidecek bir ruhum bile yokmuş meğer, bu yüzdenmiş, sana sarılırken ölmeye bu kadar yakın oluşum, bu yüzdenmiş gerçekten var olduğumu, yaşadığımı hissedişim,bu yüzden ölüme yakınmışım. Orada hiç olmadığı biçimiyle var olmaya başlamış yaşam. Sen varsın diye gerçekten yaşamaya başladığım içinmiş, yakınlığım ölüme…

 

 

 

Koşmaya devam ediyordum. Girdiğim ve çıkamadığım en uzun sokaktaydım, sonsuzluk,  herhangi uzak bir yerde değildi. Burada, bu zamana ait bir şeydi, sadece hissetmekle ilgiliydi. Var olmak için yetişmeye çalışan birine ihtiyaç duyuyor, onunla var oluyordu. Seninle olmak, yanında olmak için öyle büyük bir arzuydu ki bendeki, bunu, gerçekleşmeyeceğine emin olacak kadar çok istiyordum. Ve bu nedenle,  neredeyse doğaüstü bir olanaksızlığa dönüşüyordu, her geçtiğim sokak, onu daha da uzaklaştırıyor,  yakınlaşacağım yerde, daha da uzaklaşıyordum senden , bir kaç dakikalık zaman vardı sana doğru gelmem için ve biliyordum. Bu, asla geçmeyecekti, sokak başındaki satıcıdan aldığı meyveleri sabah kahvaltısına yetiştirmeye çalışan küçük kız, evine gidinceye kadar sana yetişebilirdim ve bana umut veren tek şey buydu. O, evine gidebiliyorsa ben de sana gelebilirdim. Çünkü aynı zamanı kullanıyorduk ve onun için zaman geçerken, benim için de geçmiş olacaktı ama zordu. İnanması kolay kılınamayacak kadar zor… Yetişmeliydim oysa. Anlatmam gereken çok şey vardı. Hepsini erteleyebilirdim ama biri hariç…

 

 

Öyle tedirgin ve kontrolsüz bir heyecana yaslanmış koşuyordum ki, adımlarımın ritmini yitirdim.  Hangisini daha önce, hangisini sonra atmalıydım…

 

Dizlerimin üstüne düştüm. Öyle büyük bir acıydı ki bu, dizlerimden göğsüme kadar yükseldi, bütün gücüm yitip gitmiş, üstelik neredeyse hareket yeteneğimi kaybetmiş gibiydim.  Donup kalmıştım. Ayağa kalksam, sendeleyip düşecektim, biliyordum. Kalkmadım, öylece nefes nefese yola bakıyordum, atlı bir araba, üstüme doğru geliyordu. Şehri, eski günlerinde hissettirmek için kullanılan, 19. yy dan kalma, tarihin eski günlerinde kalmış bir atlı araba, sürücüsü, atları kırbaçlıyor, gitmeye, olması gereken yere yetişmeye çalışıyordu,

Öyle hızlı ve karmaşa içindeydi ki,  beni görmüyordu, nefesim düzene girmişti. Araba yaklaşırken,  yerimden kalkmak, aklımdan bile geçmedi. Gözlerimi yumdum. Zayıf, kemiklerini hissettiğim bir el omzumdan çekip aldı beni, yolun kenarına. Anlayamadığım bir dilde öfkeyle bir şeyler söyledi. Zayıf, çok uzun boylu, yaşlı bir adamdı. Güzel yaşlanmış, eski bir adam…

 

 

Teşekkür ettim. Güçlükle, sesim çıktığı kadar…

Yürümeye başladım. Yeniden koşamayacak kadar tuhaf hissediyordum. Köşeyi dönünce, kaldığımız tarihi otelin, tarihin en eski zamanlarını duyuran duvarlarının üzerinde perdeleri kapalı oda bizimkisiydi, yanına geldim. Kapıyı açarken duymadın beni. Yatağın yanı başına gelerek, diz çöktüm. Dudaklarına yaklaştım. Nefesinin sıcaklığına sığındım. Beni buraya kadar koşturan bütün duyguların arasında, anlatmazsam beni eksik bırakacak olan, senin bilmediğin, benimse çoktan unuttuğum bir anı vardı. İkimizin yaşadığı ve benim bile orada olmadığım, senin aslında hiç var olmadığın ama ikimizin arasındaki bir anı bu. Çoktan bilmemiz gereken ve hiç bilmediğimiz…

 

 

Nefesim yeniden düzene girmişti, soluğunu içime çekiyordum. Bekliyordum. Sen de nefes alıyordun yanı başında ben beklerken kokumu duydun. Ellerini uzatıp başımı kendine doğru çektin. Hâlâ uyumaya devam ediyordun. Gözlerini açmadan, başımı yüzüne yasladın, soğuktan bir parçacık buza dönüşmüş dudaklarıma yasladın sıcak dudaklarını … Sıcacıklardı… Sığınmışlık duygusu, yeniden…

 

 

‘’ Neredeydin? ‘’ diye sordun. Hâlâ kapalıydı, gözlerin

‘’ Hiçbir yerde. ‘’ diye cevap verdim

Gülümsedin.

‘’ Hayır, gerçekten hiçbir yerdeydim. ‘’ dedim, ben de gülümsedim. Sen görmedin.

‘’Korktun mu? ‘’

‘’Evet. ‘’ dedim. ‘’ Çok korktum, sesim titriyordu, çok korktum, bir daha seni göremeyeceğim sandım. ‘’

‘’Ama buradaydım canım, sadece birkaç sokak ötede, burada, neden korkuyorsun, orada bir şey mi oldu? ‘’ Bir daha gelemeyeceğini düşündüren bir şey mi oldu? ‘’

Sonra,

Sırtını döndün uyumaya devam ediyordun, elimi bırakmadın.

Yanına sokuldum. Hâlâ soğuk kıyafetlerimle, üzerimi örttün. Bana doğru dönmeden…

Adımı söyledin.

‘’ Efendim.. ‘ dedin.

‘’ Bir şey yok canım. Bir şey yok. Ben iyiyim… Çok zordu ama”

Ne demek istediğimi anlamıştın

Elimi göğsüne götürerek, ısıttın. Öptün, geçti, dedin, sessizce…

“Evet. “ dedim.

 

Sen uyurken anlattım. Uyuduğuna iyice emin olunca, ben de bütün gece uyumuştum. Yorgun olmalıydım, hiç bölünmemişti uykum.

 

Sabaha karşı bir rüya uyandırdı beni, alacakaranlık bir zamandı içinde olduğumuz. Bilmediğim bir denizin karanlık sularının kıyısında bekliyordum, kımıldamadan…

Uzaktan biri yaklaşıyordu, bunun genç bir kadın olduğunu fark ettim.

Usul ve yavaş adımlarla bana doğru geliyordu.

Deniz dalgaları kıyıya vuruyor ama bu dalgaların, bu denizin sesleri yoktu, sanki bütün sesler kesilmişti.

Her şey olduğu gibi devam ediyordu ama hiçbir şeyin sesi yoktu.

Seslensem duymayacaktın.

Bana doğru yaklaşıyordun. Üzerinde ince siyah bir pardösü vardı.

Atkına sarınmıştın.

Ellerin iki yanında, pardösünün ceplerindeydiler.

Hiçbir şey seni alıkoyamıyor yolundan, bana doğru geliyordun, adım adım –  küçük adımlar …

Ben orada duruyordum, hayatımın en güzel anında…

Sen yürüyordun. Ben, her şeyin, kaybettiğim ve benim olacak bütün güzel şeylerin bana doğru geldiğini biliyordum.

Daha önce görmediğim biri ve ne olduğunu henüz anlamadan biliyordum. Bu, benim, sonsuza dek kurtuluş anımdı.

Kısa bir an sürecek ve bitecekti ama bu sonsuzlukta sığınacağım bir an olacaktı.

Kokun, senden önce geldi yanıma kadar, bunu görünce gülümsedin ama bu yüzündeki hüznü gidermeye yetmedi.

Öyle sessizdin ki, sırf bu nedenle bile senin “ oradan “  geldiğine yemin edebilirdim.

Sustuğun için değil, gördüğün ve bildiğin tüm o bilinmeyecek güzellikler ve acılar yüzünden açmıyordun ağzını sanki.

Sadece hissettirdiğin bir şeydi, bu.

Anlatmayacağın, sadece hissettireceğin bir şey…

Aramızda çok fazla mesafe kalmadı.

Adımlarını daha da küçülttün.

Senin yaklaştığını görünce, ben de adım atmaya başladım. Gözlerime baktın. Ne yapmamı, nasıl yürümem gerektiğini göstermek ister gibi bir halin vardı.

Adımlarını, her hamlende, birbirine birleştirdiğin ayaklarınla atmaya başlamıştın. Oyun öncesi seçim yapan çocuklar gibi ya da bir yerde ölçüm yapmak için kullanılan adımlar… Bir ayak atıyordun diğer adımını attığın ayağının ucuna diğer ayağını getirerek yapıyordun bunu.

Ben de aynısını yapmaya başladım.

Birbirimize küçücük adımlarla yaklaşmaya başladık.

Sen, bana,  ben sana geliyorduk,

küçük, küçücük adımlarla…

Sanki benden uzun yıllar gerideydin.

Küçük adımlarla bana geliyordun. Ben, orada seni bekleyecektim; biliyormuşsun gibi sanki.

Adımların küçücük

atmaya devam ediyordun onları; bana doğru.

Usul usul sessizce…

Hayatımın en sessiz, en mutlu anı…

Bu an, içimden geçiyor, bütün hayatıma, geçmişe ve geleceğe taşınıyordu.

Ve hava, sanki giderek daha da kararıyordu.

Sen, bana geliyordun.

Bir başka yatakta çocuktun,

ben bir başka yatakta,

sen bana geliyordun,

hâlâ uyurken…

Adımların bana doğru ama sen uykuda hâlâ çocuk…

Ben, sana geliyordum. Sen oradaydın yanımda ama hala uzakta.

Yanıma kadar geldin, yanına kadar ben geldim.

Ellerini ceplerinden çıkarmadın.

Yüz yüze ve neredeyse aynı boyda,

Birbirimizin yüzüne baktık.

Bir şey söylemek istemedim.

Sen de sustun.

Hayatımın en sessiz, en güzel anıydı.

Sonsuza dek, sonsuza dek süren bir an,

Sadece bir kaç saniye…

Sen, benim oldun.

Ben, seninmişim zaten…

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri