Sunday 18th August 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” EN MUTLU GÜNE BİN GÜN KALA “

Bülent Uçar ” EN MUTLU GÜNE BİN GÜN KALA “

__________

 

 

Kusursuz bir sıra düzeni içinde olmamız gerekiyordu. Çok kalabalıktık. Hepimizin üstünde aynı renk kıyafetler vardı. Sıra düzenine uymayanın cezalandırılmasına gerek kalmıyordu. Çünkü uçurumun kenarındaydık ve kurala uymayan, kayalıklardan aşağı yuvarlanıp gidiyor, can çekişme sesleri uzaktan da olsa tüm canlılığıyla duyuluyordu. Ben sıranın sol kısmında en önde duruyordum. O sırada, soğuktan buza dönüşmüş gibi çok soğuk olan burnuyla kulağımın ardına doğru yaklaştı Salim ve fısıldadı: ‘’Dostum, Dick Laurent öldü, ölmesi için ne kadar ödediyseler ben dirilmesi için iki katını öneriyorum’’ İçimden çok güldüm Salim’in söylediklerine ama bunu dışarıya yansıtamadım. Çok ciddi olmalıydık. Çünkü öyle çok ölü vardı ki ortalıkta. Gülmek, ayıp olmasa da ruhlarımızı çürütecek denli ölümcül bir günahtı.

O günün üzerinden epey zaman geçti. Artık ne Salim’i görüyordum ne de ölüleri. Beyoğlu’da Nevizade Sokak’ta çok az kişinin bilip gittiği çatı kattaki caz dükkânına gidip iyi bir içiciymişim gibi ki değildim. Votka içiyordum. Hem de art arda – hızla… Orada bir şeyi ya da birini bekliyordum, ne olduğunu şimdi bile bilmiyorum. Zaten gelmedi de… Ve üstelik hafızam öyle kötü durumda ki, o şeyin ne olduğunu o günlerde bilmiş olsam da şimdi anımsayamam. Adını hatırlayamadığım bu dükkân da aslında caz dükkânı değildi. Caz konseptli şarkılar çalan,  müşterilerine bira ve votka servisi yapan bir yerdi. Ama ben oraya bar demek yerine Caz Dükkânı demeyi tercih ediyordum. Peşin parayla çalışıyorlardı. Ben parayı uzatıyordum garsona, garson da votkayı… Bazen ikimiz aynı anda yapıyorduk değiş tokuşu. Henüz içmeden ödemek iyiydi. Çünkü onca kadehten sonra çıkıp gitme vakti geldiğinde kasaya uğramak zorunda kalmıyordum. Bu da sanki her şey ücretsizmiş hissini duymama neden oluyordu.

O gün, yine aynı şeyi yapıyordum. Beklenmeyeni bekliyordum, belki gelir diye. Ama yine gelmedi. Sürprizleri sevmeyen bir şey olmalıydı, bu. Yoksa gelirdi. Son votka portakal karışımı çok acıydı. Garsona seslendim. ‘’Bu, Türk tekel votkası mı?’’

‘’Hayır, dostum, değil’’

‘’Gerçeği ikimiz de biliyoruz. Bu korkunç tadı başka hiçbir şeyden alamazsın, ayrıca ben senin dostun değilim.’’

‘’Belki… Ama yine de…’’

Konuşmaya hevesli bir garsondu. Onun yerine ben susunca, o da sustu. Bir öğle vakti Cemil’le birlikte toplamda on sekiz shut tekilayı kahve içer gibi küçük yudumlarla içmiştik,  orada. Bu delilikti, çünkü çok acıydı. Ama yapmaktan da alıkoyamamıştık kendimizi. Cemil, o gün, mekânın peşin çalışma tavrı için ‘’Tıpkı yaşamak ve sonra ölmek gibi’’ demişti. ‘’Ölüm geldiğinde hiçbir şey ödemek zorunda kalmıyorsun. Tüm ömrünü ölümden önce peşinen vermiş oluyorsun ya, işte onun gibi’’

Sonra, o gün, adı, karşı duvardaki tablonun altında yazan kız geldi, masaya. Cemil’le tanıştıkları gün yanlarındaydım. Cemil, kıza adını sorunca, kız gülümsemiş, tabloyu işaret etmişti. “ Şu tablonun altında ressamın adı yazıyor, ressamla benim adım aynı. “  demişti. Cemil de öyle meraksızdı ki dönüp tabloya bakma zahmetine girmemiş, kıza kendi koyduğu isimle seslenmeye başlamıştı. Ben ressamın adını görmüştüm ama kıza hiç seslenme, hitap etme gereği duymadığım için adının benim için bir önemi olmamıştı. Kız, Cemil’i görünce yıllardır konuşmuyormuş gibi sözcükleri kusar gibi kontrolsüzce saçmaya, hızla anlatmaya başladı. Uzun uzun konuştu. Arada Cemil de bir şeyler söyledi ama daha çok kızın sesi duyuldu. Sesiyle ilgilenmiyordum, burnuna bakıp duruyordum. Çünkü çok güzel bir burnu vardı. Şu eski Japon animasyonlarında kusursuz yüzleri, kusursuz göz ve burunları olan zarafet timsali tiplere benziyordu. Onlar, konuşurken, ben de dalıp gitmiş, Salim’i ve onunla o tahammül edilmez yerde geçip giden günleri düşünüp durmuştum.

Bir ara aklıma gelen her şey gelmiş – sonra geldikleri gibi hızla kaybolup gitmişken, kızın sesini duydum. “ Sorun ne anlamadım? ” diye soruyordu. Cemil’in konuşmasına fırsat vermeden ‘’ Bilmiyorum. ’’ dedim. Kız şaşırdı. Ben devam ettim. ‘’Bilmiyorum, o anılar sanki rüya gibi, Salim diye biri hiç var olmamış, ben oradaki o sokakları sanki hiç adımlamamışım gibi.’’

Cemil de kendi kendine konuşur gibi araya girdi: ‘’Sorun yok, ben anlatıyorum, sen anlamıyorsun, daha önce iki defa oldu, iki defa öldüm, diyorum beni ciddiye almıyorsun. Öldükten sonra ne olduğunu nereden bileyim, ne olduysa oldu, yine buraya geldim işte’’ dedi. Kız da ‘’Tamam işte, sorun bende, nasıl oluyor da anlamıyorum, değil mi, ölmek, sonra dirilmek, hiçbir şey olmamış gibi geri dönmek, her zaman olup biten şeyler bunlar.’’ Cemil, kızın alaycı sözlerine kızmıştı. Fakat sesini çıkarmadı. Belki de içine doğru konuştu, ancak onu hiç kimse duymadı.

Yaklaşık bir saat sonra parktan aşağı, İnönü Stadyum’una doğru yürüyorduk. Hava çok soğuktu, kar yağıyordu. Kara borsa bilet satan çocuklar, ortalıktaydı. Cemil, birden atıldı çocuklardan birinin üzerine, ne olduğunu anlamamıştım. Birkaç saniyede olup bitmişti her şey. Çocuğu yere serdi. Cüzdanını alıp, içinden bir yüzlük çıkardı. Cüzdanı hâlâ yerde yatan çocuğun üzerine attı. ‘’Geçen kış yine buralardaydı bu, bana bilet satmıştı. Kapıdaki görevli fark etti. Sahteymiş bilet. Hakkım olanı aldım.’’ deyip parayı cebine sokuşturdu. Stadyum çevresi çok kalabalıktı ve biz köprüye kadar yürümeye karar vermiştik. Beşiktaş İskele’de biraz dinlenmek için bankın birine oturduk. Cemil anlatmaya başladı:

‘’Kıza anlatmadım ama ilk öldüğümde, ne oldu biliyor musun? Hiçbir şey olmadı. Düştüğüm yerden kalkıp eve gittim. Annem,  bahçe kapısının ardında karşıladı beni. Hiçbir şey hissetmedim. Ne öldüğümü ne de geri döndüğümü… Sonraki daha acı vericiydi. Çünkü bu defa öldükten sonra hayatımın en kötü, en acı verici gününe gitmiştim ve gittiğim yerde, daha önce yapmadığım şeyi yaparak kendimi öldürdüm.  Sonra, ne olduysa oldu. Ne olduğunu hiç bilemedim Ben yine eve döndüm. Annem de sanki hep orada duruyor, beni orada bekliyormuş gibi aynı yerde, bahçe kapısının ardında karşıladı, beni.’’

Anlattıkları tuhaftı ama konu Cemil olunca, bu kaçınılmazdı ve işin içinde yalan ya da hayal ürünü aramak, boşunaydı. Anlatılan her şeyi doğru kabul etmeliydim. Çünkü onun işi buydu, mutlak olanı ifşa etmek, örtülü olanı açmak…

Ben Cemil’in anlattıklarını çözmeye çalışırken, üniversite öğrencisi oldukları her hallerinden belli olan, hepsi birbirine benzeyen bir grup genç gürültüyle geçip gitti, yanımızdan. Cemil, onları görünce korkuyla duraksadı. İçlerinden birine dikkatle bakıyordu. Kalkıp peşinden gitmeye başladı. Yolun uzak kısmında yetişti, onlara. Gözlerini ayıramadığı kızı grubun içinden çekip aldı. Öyle rahat görünüyordu ki, sanki hiç tanımadığı bir kızı kolundan çekip almıyordu da kendine ait bir eşyayı evin içinde, bir yerden başka bir yere taşıyordu.

Grubun içinde bulunan diğer çocuklar da tuhaftı. Hiçbiri müdahale etmiyor, sanki olay hiç yaşanmıyor gibi davranıyorlardı. Cemil, kızın elini tutmuş, bana doğru yürüyordu. Kız, bir ara durdu. Cemil yürümeye devama etti. Yaşananlar, hiç yaşanmamış gibi davranmaya devam ediyordu. Kız, geri dönerek arkadaşlarının yanına doğru koşmaya başladı. Onlara ulaşınca,  içlerinden birine sarıldı. Sevgilisi olmalı, diye düşündüm. Cemil, başına bela almadan oradan uzaklaşmalıydık.

Yanıma geldi. Ayağa kalktım. Yürümeye başladık. Galatasaray Üniversitesi’nin olduğu yere kadar tek laf etmedik. Sonra Cemil bozdu sessizliği:

‘’İkinci kez öldüğümde, sanki bu yetmemiş gibi tutup bir de kendimi öldürmüştüm ya, o zaman da hayatımın en kötü gününün bir gün öncesinde açmıştım gözlerimi. Ölmesini hiç istemediğim, öldüğünde ardından ölüp gitmemin bile çare olamayacağı birinin ölümünün bir gün öncesindeydim. Zamanı yavaşlattım. O bir gün geçip de zaman onun ölümüne doğru ilerlemesin diye, saniyeleri günlere, günleri senelere dönüştürdüm. Her nasılsa böyle bir kudretim vardı. Ben de bu gücü kullanmıştım. Ama ne denli yavaşlatırsam yavaşlatayım, durduramadıktan sonra geçen her an ölüme doğru sürükleniyordu. Onu kurtaramadım, öldü. Ben de uyandım ve cenazeye katılmak yerine, orada burada zamanı durdurmanın, hatta eğer olanağı varsa geçmişe gidebilmenin yolunu aradım.

Mucizelere inanmanın ödülünü alır gibi de zamanda yolculuk ettim. Geleceğe doğru gidemiyordum ama geçmişe gidebiliyordum. O kadarlık kusur da olsundu. Bir ölümü engellemek için o ölümün önceki gününe gitmedim. Hayatımın en mutlu gününü düşündüm ve buldum. O günün bin gün öncesine gitmek istedim. Hayatımın en mutlu gününün bin gün öncesinde, o günün nasıl olsa bir gün geleceğinden emin olarak, adım adım o güne doğru yaşamak istedim. Başıma gelecek hiçbir kötü şeye aldırış etmeden, cennete doğru, olanaklı en yavaş hareketlerle adım adım…’’

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri