Monday 09th December 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” EKMEK FIRINI ve TERZİ ATÖLYESİ “

Bülent Uçar ” EKMEK FIRINI ve TERZİ ATÖLYESİ “

________________

 

Bütün bir yaz mevsimini ruhundan yayılarak bedenine bulaşan leş gibi yapış yapış bir mutsuzluk içinde geçirmişti. Hava çok rutubetliydi, yapış yapışlıkla ilgili sorun belki buydu.   Ama bilemiyordu. Öyle mutsuzdu ki, ne zaman uykusu gelse kendinden kaçmak için nerede olduğuna aldırmadan uykuya bırakıyordu kendini. Televizyonu açıyor, zemindeki ahşap parkeye uzanıyor, uykunun en güzel hallerini yaşıyordu. Eğer sabah olup da uyanmasa ya da bir yıllık bir uykuya dalsa, ondan mutlusu olmazdı. Bir sabah uyanır uyanmaz, hiç yapmadığı bir şeyi yaparak ayağa kalktı. Oysa çoğu sabah, uyandıktan epey zaman sonrasına dek öylece hareketsiz beklemeyi seçerdi. Alışık olmadığı için başı döndü. Yere düştü ve düştüğü yerde sızıp kaldı. O halde ertesi günün akşam vaktine kadar uyudu. Rüyasında bir kütüphanede gördü kendini. Elinde bir Kierkegaard kitabı vardı, Korku ve Titreme.

Kitabı, kayıt oluşturarak, alıp gitmek için görevli kadına uzatıyordu. Kadın, gerekli kaydı oluştururken, o, ayakkabılarının bağcıklarından birinin çözülmüş olduğunu görüyordu ve bağlamak için eğilirken aklına kurtarıcı bir düşünce geliyor, daha önce hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordu. Ayakkabılarına doğru eğilip, bağcıkları sıkıca düğümlerken bir süre geçecekti. O süre, ne denli uzun olursa, hayatının dışına çıkıp, boşlukta salınmak için o kadar çok zamanı olacaktı. Bir süreliğine de olsa acıya mola verecek olma fikrine tutunmuş, eğiliyordu. Her şeyi öyle yavaş, öyle sonsuzmuş gibi görünen süreye yayarak yapıyordu ki, hayatının en uzun eylem deneyimini yaşıyordu. ‘’Yaklaşık.’’ dedi, rüyanın içinde, yaklaşık bir milyar yıl sürecek bir eylem bu, bitene dek acı ve terk etmeye can attığım benliğim olmayacak hayatımda. Ve bu süre, kendi kendine söylediği gibi o kadar yıl sürdü ama tüm sayılı zamanlar gibi sona erdi. Bağcıkları birbirine tutturdu, sıkıca bağladı, ayağa kalktı. Kitabı alıp dışarı çıktı. Ölecek kadar mutsuzdu. Nefes almak bile taşıyamayacağı bir yük gibiydi. Her soluk, içine binlerce ton ağırlığı dolduruyordu. Hafifletmek için her bir soluğa karşılık sigarasından bir nefes çekiyordu. O haldeyken uyandı.

Akşam vaktiydi. Dışarı çıktı, birkaç saat sonra, şehre elektrik sağlayan hidroelektrik santralini besleyen barajın kıyısında ilerliyordu, 98 model siyah chevrolet… Sular, baraj üstündeki setin üzerine kadar yükselmişti. Az ötede inşaatı henüz sona ermiş uzun köprü üzerinden diğer tarafa doğru ilerleyen chevrolet’nin arka koltuğunda oturan bir gölge vardı. Gölgenin ağız kısmından sigara dumanı yükseliyordu. Gölgeye ve sigara dumanına neden olan kütlenin adı Cemil’di. Aklında rüyası ve orada ayakkabısının bağcıklarını düğümlerken mutlu geçirdiği bir milyar yıllık zaman vardı. ‘’Daha uzun süreli mutluluk yoktur.’’ diye söylendi, içinden, kendi kendine. Dışarıda hava çok soğuktu. Arabanın sıcak hava üfleyen kliması tam randıman çalışıyordu ve şoför koltuğunda oturan adam, arka koltukta oturan Cemil için ‘’Bu çocuğa iyi bakın, çok büyük işler başaracak, büyük bir adam olacak, adı tarihe kazınacak, yok olmayacak.’’ diyordu. Arabada beş kişiydiler, az önce konuşan adam, adamın karısı, Cemil, Cemil’in sevgilisi Yela ve ismi bilinmeyen bir otostopçu.

Araba, köprünün son metrelerindeydi. O son metreler, diğer tarafa ulaşmak için geçilirken, Cemil, konuşulanları duyuyor ama aklı başka yerde olduğu için söylenenlerden hiçbir şey anlamıyordu. O, yıllar önce bir Müslüm Gürses şarkısı yüzünden ölen amcasını düşünüyordu. Amcası ilerleyen yaşına rağmen çok genç ve yakışıklı göründüğü için Cemil ona hayranlık duyuyordu. Ölümü de Cemil için bu nedenle tahammül edilmez bir gerçek halini almıştı. Amcası, ölümüne neden olan kazanın yaşandığı gecenin karanlığında, daha sakin diye mezarlığın yanından aşağı dik inen yola sapmış. Kaseti teybin yuvasına sürmüş, şarkıya kaptırmış kendini, coşkulu bir melankoli duymuş, şarkının sözlerini Müslüm Gürses’le birlikte söylemeye, dahası haykırmaya başlamış. ‘’…Gönlüm bir sevdanın peşine düşmüş, aklı yok, fikri yok, deli misali. Benliğimse hayat seline düşmüş, Hep böyle yıllardır ömrümün hali. Baktım da ömrümün hazanı gelmiş, bir varmış, bir yokmuş oldum sonunda…’’

Sözler bittiğinde susmuş, müzik devam etmiş, Müslüm devam etmiş, o sessizmiş, sadece dinlemiş, o sırada hızlı da gitmiyormuş ama kendini şarkının etkisine öyle çok kaptırmış ki, yolun dışına doğru sürdüğünü fark etmemiş. Fark ettiği anda aşağıdaki araziye yuvarlanıp düşmeden önce ani bir frenle durmuş. Ancak farı bozuk olduğu için, onun ışıklarını takip amacıyla yakınında seyreden araba durmayı başaramadan çarpmış ona, amcası uçurumdan aşağı yuvarlanırken, diğer araç kenara çekip ambulansı çağırmış. Ambulans, polis filan gelmiş. Bir hafta sonra da ölmüş amcası. Cenaze günü imam yerine, Deli Cabbar gelmiş ölü evine. Müslüm Gürses’e benzeyen davudi sesiyle o şarkıyı söylemiş.

________

Cemil, Yela’nın sesine irkildi ‘’Dalıp gittin öyle, yine ne düşünüyorsun?’’ diye söylendi kız. Arabayı kullanan adam da ‘’Planın ne Cemil, nasıl bir gelecek planlıyorsun? Söylesene.’’ dedi.

Cemil de ‘’Hiçbir şey planlamıyorum. Muhtemelen hiçbir şey yapmayacağım.’’ diye karşılık verdi.

‘’Ama böyle bir dehanın heba olmasını istemeyiz, değil mi?’’ dedi adam, karısından onay bekleyerek. Karı – koca üniversitede öğretim görevlisiydi.

Kadın, ‘’Elbette, elbette.’’ dedi. ‘’Cemil, üzgünüm ama buna izin veremeyiz.’’ diye de ekledi. ‘’ Yok olup gidemezsin, senin gibiler iz bırakmalı, o izler de insanlığa yol göstermeli. ’’

Cemil, önce güldü, sonra, konuştu: ‘’ Var olmanın, kalıcı olmanın, bir zamanlar buradaydım demenin, nesi değerli bilmiyorum. İz bırakmadan, hiç var olmamış gibi yok olup gitmek bir yüce erdem gibidir. Bunca yıldır yanlış takıntıya kurban edilmiş bir insanlık kültürü var.  Varlıklarının devamını sağlamaktan kaçan insanlar alkışlanmalı, yazdıkları kitapları yakan romancılar, yaptığı resimleri parçalayan ressamlara övgüler dizilmeli. Dehasını bir hiç uğruna heba eden, aklında onca büyük düşünce varken, bunlardan söz etmeyerek, zamanla unutan, her şeyi mezar toprağının altına sürükleyen her insan cenneti hak etmeli. Çünkü Mutlak Ruh, sanırım bunu istiyor.’’

Cemil’in sözleri bitince, adam, ‘’Hangi Tanrı?’’ diye sordu. ‘’ Bilmiyorum. ’’ dedi, Cemil. Az ötede de indiler arabadan. Çünkü adam, Cemil’i ve sevgilisini eve davet etmek istemedi o akşam. Sorun, aralarında biraz önce geçen konuşma değildi. Önceki misafirliklerinde Cemil’in yaptıklarıydı. Kadın, tatlı yapmıştı. Cemil, nezaketen elinize sağlık demek yerine, tatlıyı ağzından çıkararak peçeteye koymuş, oradakilerin buna neden şaşırdıklarını da anlayamamıştı. Tadı çok kötüydü ve o da ağzından çıkarmıştı, bundan daha olağan ne olabilirdi ki?

Akşamdı. Hava çok soğuktu. Kar yağsa şaşırmazlardı. Üstelik bunun için en olmadık yerde, Adana’daydılar. Üstlerindeki paltolara sarınarak, Metro Sineması’na kadar yürümeye karar verdiler. Yol boyu üşümeye razıydılar. Çünkü sinemaya ulaşınca, sıcacık salona girmenin zevkini doyasıya yaşamak istiyorlardı. Yıl 1998’di. Sinema önüne geldiklerinde, Cemil duraksadı.

‘’Biliyor musun?’’ dedi Yela’ya. ‘’Neyi?’’ dedi, Yela

‘’Ben, hiçbir şey yapmayacağım. Benim en büyük eserim heba ettiğim hayatım olacak. Ama dersen ki paraya ihtiyacımız olacak, okul çıkışlarında bir terzinin yanında çıraklığa başlarım, işi öğrenir, küçük bir terzihane açarım. Kumaşları dikerim, onarır ya da kesip biçerim. Eğer yeterli parayı bulursam bir ekmek fırını da açabilirim. Şu ince uzun kebap pideleri var hani, onlardan pişiririm. Olmaz mı? ’’

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri