Sunday 18th August 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” TELEVİZYONDAKİ KORUYUCU ŞÖVALYE “

Bülent Uçar ” TELEVİZYONDAKİ KORUYUCU ŞÖVALYE “

________

 

Sabahları uyku sona erdiğinde, içimde kendimi öldürmek isteyen bir ŞEY’le uyanıyordum. Gözlerimi açmaya korkuyordum bu yüzden ve kapalı göz kapaklarının arkasında görüş açısı bulamayan gözlerime ellerimi kılavuz ederek, televizyon kumandasını arıyordum. Çünkü içime mevzilenmiş ve suikast saati olarak her zaman sabah vakitlerini kollayan o ŞEY, sadece televizyon sesinden korkuyor, yalnızca o zamanlarda kayboluyordu. Ama ben, televizyon kumandasını bulamıyordum. Çünkü bir televizyonum yoktu. Bu yüzden, uzun zamandır, erkenden dışarı çıkıp duruyordum, ölmemek için. Çünkü o ŞEY, bir de kalabalıktan korkuyordu. Hele bir arkadaşımla filan karşılaşmışsam, çekip gidiyordu, sanki bir daha gelmeyecekmiş gibi. Yıl 2007’ydi. Kapalı mekânlarda sigara içilebilen son yıl… Bu yüzden ve başka birkaç nedenden dolayı çok özel ve sınır yıllardan biri…

2007 yılından 2009’a kadar birçok kadınla iyi kötü ilişkilerim oldu. Seks ya da duygular… Ama hiçbirine aşık olmadım. Buna karşın, o iki yıl içinde çok aşk acısı çektim.  Çünkü ben, onlarla birlikteyken, hiçbir şey hissedemiyordum ama beni terk edip gittiklerinde, dünyayla ve onun ürkütücü ıssızlığıyla karşı karşıya kalmış gibi ödüm kopuyordu korkudan. Yaşamadığım bir aşkın acısı başlıyordu bu nedenle. Biliyordum, var olmayan bir hayatın ölümle karşılaşması gibiydi bu acı.

Sonra, bir telefon mesajı aldım. Kargo şirketinden geliyordu. Merkez şubede bir kargom varmış. Merak ettim. Ertesi gün almak istedim. Çok üşengeç bir günümdeydim. İki gün sonra uğradım şubeye. Büyük bir kutuydu. Ağırdı da. Güç bela taşıdım onu. Önce otobüse, sonra metroya – derken, üst geçitten geçtik birlikte, kucağımdaydı.

Kollarım hiç o kadar acımamıştı, o güne dek.

Kalp çok hassastır, derler. Aşk acısı çeker, intihara filan sürükler ama hiç ağır yük altında ezilen bir kolun acısını çektiniz mi? Kalp acısı solda sıfır kalır. Eve ulaşıp da kutuyu yere bıraktığımda, tüm vücudumu dolaşan endorfin, bir çeşit morfin etkisi yaptı. O an anladım uyuşturucuya gerek yok. Ölesiye yorul – Yorgunluktan acı çek, sonuna kadar zorla ve rahat bir yer bularak oturup bekle. İşte bu en güçlü uyuşturucunun en ağır doz tarifi… Bütün bedeninle duyumsadığın, vücudunun en ücra kısımlarının bile katıldığı bir orgazm şöleni başlıyor. Hiçbir anını kaçırma.

Kutuyu açtım. İçinden bir televizyon çıktı. Eski televizyonum. Artık işe yaramaz diye almamıştım yanıma. Mustafa da ihtiyaç duyacağımı düşünerek ta buralara kadar yollamıştı peşimden. Belki de bir cinayet girişimiydi bu kargo işi. Ne kadar hassas ve yorulmaya elverişli bir üşengeç olduğumu biliyordu. Kutuyu taşırken kalp krizi gibi bir şey geçirip öleceğimi hesaplamış olabilirdi. Ama başaramadı. Kuşku yok, yine deneyecekti. Ancak ben polise filan da gidemem. Delice bulurlar bu iddiayı.

Artık evde bozuk bir televizyon vardı. Şu tüplü olanlardan… Onu iyi tanıyordum. Daha önceki hayatımda çok kullanmıştım. Bir süre çalışıp sonra, birden kapanıyordu. Özellikle yaz mevsimlerinde yapıyordu bunu. Kışları iyi çalışıyordu. Hiç öyle birden kapanmıyordu. Yaz aylarında da bir süre izledikten sonra kapanıyordu. Çünkü sanırım ısınıyordu ve kendi ısısına tahammül edemeyerek vazgeçiyordu var olmaktan. Sanki bir tür küskünlük ve kendinden hoşnutsuzluktu hissettiği.

Sonra, vantilatörü tam arkasına yerleştirdik bir gün. Mantık basitti. Vantilatör serinletecek, televizyon ısınmayacak ve kapanmayacaktı. Yeni bir televizyon almak daha kolaymış gibi görünebilir. Ama değil. Çünkü bu iş para işiydi. Para da bizim işimiz değildi. Hem televizyon da değerli bir dosttan hediyeydi. O televizyon, ben nereye gitsem benimle birlikte geldi. Ama kullanamadım. Ya anten sorunu oldu ya da vantilatörüm olmadı.

Bir gün, çatı katında ucuz bir daire buldum. Yatağımda saten perdelerden bozma çarşaflar, ev sahibi kadının, çatıda kullanılmayan boşluğa attığı çekmeceli bir televizyon sehpası, temiz ve menekşe rengi duvarlarla bir süre mutlu olduğum bir evdi. Hiç televizyon izlemedim. Bozuktu. Havalar soğuduğunda açmak istedim. Hiç ısınmadı, kapanmadı ama bu defa da anten yoktu. Siyah noktaların beyaz fon üzerindeki kaotik dolanımını seyretmek de benim tarzım değildi. Evde zaman geçirmiyordum. Kendimi dışarı atıp duruyordum. Pis bir mahallede yaşıyordum ve sokağa adımımı atar atmaz, uzaklaşmak için koşar adım yürüyor, deniz kıyısına kadar hiç durmuyordum. Sonra, o bardaki akşamüstleri, akşam ve geç saatler olmasa daha ne kadar katlanırdım, bilmiyorum.

Eve dönerken, yol kenarlarındaki yankesicilere dikkat etmem gerektiği söyleniyordu. Elimden geleni yapıyordum. Ama yine de birkaç defa cüzdanımı kaptırdım onlara. Nasılsa çalacaklarını bildiğimden içine hiçbir şey koymuyordum. Boş cüzdanları alıp gittiler. Ben de  iki haftada iki gün köprü üstündeki işportacılardan yeni cüzdanlar aldım. Nasılsa onları da çalacaklardı. Aldırış etmedim. Ucuz ve boş cüzdanlardı.

Bu, bir yıl boyunca böyle devam etti. Haftada bir soyuldum. İki haftada iki yeni cüzdan aldım. Ama hiç korkmadım onlardan. Ben daha çok evde tek başıma olduğum gecelerde korkuyordum. Aklıma çok eski günler ve arkadaşlarım geliyordu, gecenin çok karanlık vakitlerinde. Sanki hiç var olmamış gibi, bir daha geri gelmemek üzere yok olmuş geçmişim, sanki çoktan ölüp gitmişim gibi korkutuyordu, beni.

İki nedenden dolayı istiyordum yeni günün gelmesini ve havanın aydınlanmasını… Çünkü korkuyordum ve korumak istiyordum kendimi, ölümden. Ölüm, en büyük yankesici gibiydi. Ve sanki birden belirecekti evin içinde, hiç kullanmadığım mutfakta, mesela.

Cüzdanımı hiç hissettirmeden çalan usta bir yankesici gibi, bana duyurmadan alıp gidecekti, canımı. Yığılıp kalacaktım, koridora. Oraya çıkmaya kokuyordum, bu yüzden. Suyumu ve sigaramı yanıma alıp öyle giriyordum, odama. Odanın içinden banyoya açılan bir kapı vardı. Gün doğuncaya kadar odamdan çıkmadan – hayatımı alıp gidecek yankesiciyle karşılaşmadan huzur içinde geçirebilirdim geceyi.

Bu korku ve ruh karanlığı eve girmekten alıkoyuyordu, beni. O günlerde keşfettim boş havuz başındaki barı. Bir televizyon tamircisi de buldum, o günlerde. Çünkü hiç unutmayarak, hep söylediğim gibi, geceleri hayaletleri korkutarak kaçıran tek şeydi, açık bırakılmış televizyon ışığı ve o ışığın özünden çıkıp gelen sesler.

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri