Wednesday 16th October 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” GÜNEŞ ALTINDA BEKLEYEN BAKIR MUSLUKLAR “

Bülent Uçar ” GÜNEŞ ALTINDA BEKLEYEN BAKIR MUSLUKLAR “

_______

2006 Sonbaharında, soğuk akşamüstleri, bulutlarla kararan gündüz vakitleri ve sahici ciddiyetle yağan güçlü yağmurlar erken başlamıştı. Eylül sonuydu… Ercan’ın sırtında Cemil’in kara-gri paltosu vardı. Öğle vakti yağan yağmurla sırılsıklam olmuş bir binaya doğru yürüyordu. İçindeki dairelerden birinde, annesinin, adresi tarif ederek, taksicinin biriyle yolladığı 72 ekran tüplü televizyonu ve güzelim yatağının bulunduğu binaya doğru… Binaya yaklaştı, sokuldu ve her zamankinden daha yalnız girdi, açık bırakılmış giriş kapısından içeri. Ve kapıyı da kapatmadı ardı sıra, sanki unutmuş gibi yaparak. Bu defa acı çekiyordu, yalnız başınalığından ötürü. Önceki günlerdeki gibi değildi. Unutamamıştı bir başınalığını. Merdivenleri yürüyerek çıktı. Asansörde kalmaktan korkmuştu. Bazen korkardı. Bir tür, gel-git fobi. Kalıcı değil.

Evinin salonuna girdiğinde, kara geceyi gördü kanepenin üzerinde ve kapalı televizyonun sessiz siyah cam yüzeyinde  fark etti ıssızlığı. O an, hızla yardıma koşan bir ses işitti, aklının ta derin kısmından gelen bir ses… Ercan Taner futbol maçı anlatıyordu ve o kendine özgü sesiyle ‘’Arif’’ diyordu.

‘’Arif, pası sol taraftaki Hagi’ye attı.’’ Ses devam ediyordu, ama Ercan Taner, o efsane tonda ‘’Hacciii…’’deyince birden kesildi. Ani elektrik kesintisi gibi… Sonra aklına hakem Özcan Oal geldi. Çoktan unuttuğu bu ismin fonetiği çınladı zihninde. Spiker bu defa İlker Yasin… ‘’Koseçki, ceza sahasına girer girmez düşürülüyor. Hakem Özcan Oal, penaltı noktasını gösteriyor. Pozisyona çok yakın, koşarak geliyor beyaz noktaya’’

Ercan, tuhaf sesler duyuyor, delirdiğini düşünüyordu. Ama umurunda bile değildi. Işıkları açmadı. Koltuğu el yordamıyla buldu. Karanlık salon, neredeyse 20’şer saniyelik aralıklarla, düzenli şekilde, usulca patlayıp sönen yıldırımların kesik ve ani aydınlık flashları eşliğinde aydınlandı, karardı, sonra yine aydınlık oldu. Sonuncusu karanlık… Cemil de, o sırada, Mithat’ın yanından henüz ayrılmıştı. Eve doğru yol alırken, zihninde çalan müzik, TRT’de, yıllar önce, perşembe akşamları yayınlanan, ‘’Avrupa’dan Futbol’’ adlı programın jenerik müziğiydi. Ve Mithat, tüm bunlar olurken, siyah Jeepten aşağı, ıslak asfalta inerek, dükkâna giren fıstığa soruyordu: ‘’Marlboro Light mı demiştiniz?’’ Kız inatla susarken, Mithat, raftan çıkarıp eline aldığı Marlboro Light paketini tezgâhın üzerine fırlatıyordu. Kız, uzaklaştıktan birkaç saat sonra…

Saat gece yarısından sonra 03.07… Ercan’ın gözleri, son üç saatte usul usul boşalttığı süt şişesinin yanı başındaki masa saatine takılmıştı. ‘’03.07’’ dedi kendi kendine. Kendisiyle olan kısa konuşması sona erdiğinde de, Çatalca pansiyondaki 307 numaralı odayı anımsadı. Çatalca’da, gecenin bir vakti, delice bir yanlış anlama sonucu odasına yapılan baskını ve yediği dayağın acısını duyumsadı tüm vücudunda. Süt şişesindeki son damlalar hemen önünde, karanlık salonunun orta yerindeki masa lambasının lokal ışığa boğduğu ahşap masanın üstündeki bardaktaydı. Votka şişesi de boşalmak üzereydi ve son hamleyi bekliyordu. O son hamle gecikmedi. Ercan, yarısı süt dolu bardağın içine boşalttı şişede kalan son votka damlalarını. Büyük Lebowski’den öğrenmişti süt- votka karışımını ve ondan edinmişti, bu karışımdan alınacak zevk olasılığındaki güçlü çekim cazibesini. 1997 yılında Adana- Sun Sineması’ndaki salonda, Cemil ile birlikte. O, filmi çok sevdi diye üst üste iki seans izlediği ‘’Big Lebowski’’adlı filmden sonra, yerleşmişti zihnine, bu karışım. ‘’Beyaz Rus’’ Bardaktaki karışımı ağzına doldurdu. Çalkaladı ve yuttu. Canı sıkkındı ve nedensiz bir heyecan duygusu dolaşıyordu, damarlarında. Adrenalin ve balkondan içeri süzülen rüzgârın serinliği… Mithat’ı aradı. ‘’Gecenin o vakti, henüz uyumamıştır, hem dükkânı da daha yeni yeni kapatmıştır.’’ diye düşünerek.

Mithat, telefonu, Ercan’a karşı hep yaptığı gibi ‘’Selam Kermit, Piggy pazara çıktı.’’ diyerek açtı. Gecenin geç vaktinde ‘’Alo’’diyemiyordu. Söz konusu Ercan olunca, gündüz de söyleyemiyordu, bu sözcüğü. ‘’Ahbap’’ dedi, Ercan. ‘’Evet’’dedi, Mithat. ‘’Ahbap, belki zamanı değil ama acil bir durum var.’’ Dinliyorum.’’ dedi, Mithat, uykusuzluktan esneyerek.

Mithat, hattın diğer tarafındaydı hâlâ. Ercan, konuştu: ‘’Diyorum ki, şu eski zamanlarda, kralların filan kullandığı yüzükler varmış ya hani. İçinde, onurlarını kaybedeceklerini hissettikleri zorlu anlarda kullanılmak üzere zehir taşıdıkları yüzükler… Sadece birkaç saniyede öldüren o güçlü zehirlerden söz ediyorum. Romeo da onlardan içmişti, hatırladın mı? Ne dersin, bulabilir miyiz, bu zehirlerden? Bu konuda yapabileceğin bir şey var mı?’’ diye sordu ve sustu.

Mithat, ‘’Gecenin bu vakti, bu mu acil konu?’’ dedi önce. Sonra, aklına birden gelmiş gibi, ‘’Yavrum dinle bak, bir belgeselde duydum, aşırı doza ulaşabilecek kadar çok miktarda portakal suyu içersen de zehir etkisi duyumsayabilir, ölebilirmişsin.’’ dedi ve kahkahayı patlattı, gecenin sessizliğinde yankı yaptı bu kahkaha, kepenk ve kapılarını henüz kapattığı tekel ve iddia bayiinin tüm metrekarelerinde…

Ercan, ‘’Hayır öyle değil, benim hemen ölmem gerekiyor ya da hiç ölmemem, bu, anlık bir iş dostum.’’ dedi.

Delirmiş gibi konuşuyordu, her zamanki gibi. Mithat şaşırmadı bu yüzden. Sakindi ve ‘’Peki, tamam, dinliyorum, anlat.’’ dedi. ‘

’Bir kız var’’ dedi, Ercan. ‘’O bir kız, hep yok mu?’’ dedi, Mithat, gülerek. Ercan, bu gülüşe, ağır geceden de karanlık ciddiyetle karşılık verdi:

‘’İşte bu kız, nasıl desem, şu, Cemil’in de çok beğendiği eski Victoria Secret kızlarından, Rosie Hungtington’a benziyor, yani anla diye böyle tarif ediyorum, aynı dudaklar, aynı gülüş ve aynı enfes popo. Kız çok genç. Belki en fazla 21, ya da 19 bile olabilir yaşı. Nişantaşı’nda, sadece asortik sürtüklere kıyafet ve çeşitli entariler satan bir butikte çalışıyor. O güzelim yüzü, enfes poposuyla, öyle görkemli ve zarif bir varlık kontrastı oluşturuyor ki, bazen yanına kadar yaklaşmak ve yüzünü avuçlarımın arasına almak istiyorum ve onu, tam da orada, uzun uzun öpmek, yüzünden, bir ara dişlerini aşıp pembe damaklarından, dudaklarından… Ama bunu yaptığım anda, durumu, sadece ölerek kurtarabilirim. O yüzüğe ve zehre bu nedenle ihtiyacım var. O an yanımda 5 litrelik portakal suyu taşıyıp, orada kaldırıma oturup içerek, zehir etkisi yapmasını bekleyemem herhalde. O yüzük ve zehri bulmalıyız, bul onu bana dostum. Lütfen bul, o kadar esnaf çevren var, bunu ancak sen yapabilirsin, Cemil’e söylesem, hayatta yardım etmez, dinlemez bile. Onun işi, filmler ve kitaplar. Beyimiz akıl ve düşünce meleği ve soylu bir aziz ya, ondan yani… Bir defasında tüm şehri dolaşmıştık onunla, bir filmi bulmak için, bir kere de eski bir şarkıyı aramıştık. Ama yüzük ve zehir konusu ilgisini hiç çekmeyecektir.’’

Ercan’ın sözleri bitmişti ama Mithat telefonu bu uzun konuşmanın ilk sözlerini işittiği anda kapatmış, arka taraftaki odasına geçmişti. Cemil ile ilgili konuya geçildiğinde belki bir rüyanın ilk anlarına giriş bile yapmış olabilirdi.

Ercan, telefonun karşı tarafındaki sessizliği duyunca kapat tuşuna bastı. Telefon kapandı.  Ve uyumadan önce Cemil ile yaptıkları anlaşmaya uygun biçimde, ona bir telefon mesajı yollamaya karar verdi. Uygun gecelerde, uykuda olmayan hangisi olursa, diğerine olanaklı en absürd, en paradoksal düşüncelerini yazacaktı, uzun telefon mesajlarıyla. Yüksek paradoks gerilimi…

Ercan yolladı ilk mesajı, ‘’Uykuda mısın?’’ diye sordu. Mithat, anında cevapladı. ‘’Evet.’’

Ercan, oyunun başladığına sevinmişti. İkinci mesajı yolladı. Uzun olanı…‘’ Bugün, öğle vakti Mithat’ın Emlakçı Sefa’dan ödünç aldığı Audi’ye binmiştim. Sağ koltuktaydım. Aracı, Mithat kullanıyordu ve emniyet kemerimi takmadığım için sinir bozucu bir sinyal sesi duyuluyordu. Susmak bilmiyordu, kahrolası ses. Çınlıyordu kafamın içinde, delice… Mithat, ‘Taksana lan emniyet kemerini!’ dedi. Taktım. Ses kesildi ve sonra sen aklıma geldin ve şu soru: ‘Acaba dünyadaki bunca gürültü de bu yüzden mi var, kendimi emniyete alsam, ses kesilir mi?’’

Cemil, mesajı okuduktan sonra güldü. ‘’Güzeeel’’ dedi, kendi kendine. Önce kısacık bir mesaj gönderdi., hayranlıkla.‘’Ercan,ahbap… Bravo! Bu çok iyiydi, gerçekten iyi…’’ Sonra kendi paradoksunu yazıp yolladı:

‘’İki akşam önce, eve döndüğümde, asansörü çağırdım.  Asansör gelene kadar da uyarı yazılarını okudum, oyalanmak için. Eve girip de koridorda yürümeye başladığımda, okula geç kaldığımı fark ettim. Meğer hâlâ bir lise öğrencisiymişim ve o gün okula gitmeyip de orada olmadığıma dair kayıt tutulursa devamsızlıktan sınıfta kalacakmışım. Üniversite biteli beş yıl olmuş, benim düşünüp inandığım şeye bak. Okul kıyafetlerimi aradım. Bulamadım. Çok geç kalmıştım. Okula gidemedim. Öyle uyumuşum. Sabah olduğunda okulu aradım. Müdürden bana bir şans tanımasını istedim. Adam, sürekli soruyordu, ‘’Kimsiniz’’ diye. Sesi tuhaftı, tanıdığım müdürün sesine hiç benzemiyordu. Beyefendi, bilmelisiniz ki bu konuşma hiç hoşuma gitmedi, siz beni okuldan atmasanız da ben artık oraya gelmek istemiyorum, dedim, telefonu yüzüne kapattım. Sonra birkaç arama oldu, telefon çaldı ama ahizeyi kaldırmadım’

Ercan, gelen mesajı okudu ve kendi mesajıyla Cemil’in dikkatini çektiğine ve ondan duyduğu övgüye karşı öyle mutluydu ki, bu büyülü anı bozmadan kısa kesti. Ve iyi geceler dileyerek,  karanlık odasına geçti, uyku için. Işığı açmadı. El yordamıyla ulaştı yatağına ve yumuşak yatağa uzandığında gerindi. Rahatladı ve aklına nereden geldiyse, ilkokul zamanlarındaki iki manyak öğretmen, Hayrullah Sarı ve Erdoğan Gönül geldi. İkisi de şiddet düşkünü manyaklardandı. Ercan, bu ikisinden hiç dayak yemediğine hep şükretmiştir. Ama gecenin bu vakti, hangisi daha manyaktı?’’diye sormaktan da alıkoyamamıştı kendini ve bu soruya cevap vermeden uyuyamayacağını bilmekten de rahatsız olmuştu. Sonra, kendi kendine konuşmaya başladı, içinden, ‘’Erdoğan Gönül, hıyarın tekiydi, bana hiç vurmadı, ama bir gün koridorda Turhan’ı dövmüştü. Yoksa Duran mıydı çocuğun adı? Her neyse, Erdoğan Gönül, ona, elindeki sopayla öldürmek istercesine vururken, o çocuk, öylece duruyordu, hem de gülümseyerek, sessizce… Çok acımıştım o gülümseyen yüzdeki ifadeye. Hem o zamanlar çocukların özelliği değildi konuşmak ve hiçbir anne – baba da, bir öğretmene hesap soramazdı, o günlerde. Bu iki unsurdaki değişim çok sonraları oldu. Bok vardı sanki, bazı şeyler dünyanın çivisidir. Değiştiğinde de çıkar o dünyanın çivilerinden biri, değişmemeliydi. Çocuğun ellerine, o sopa şiddetle değerken, o acıyı ben de hissediyordum. Ta içimde ve ellerimde… Hayrullah Sarı da hep gülümseyen, tokadı çarparken ve sopasını çocukların ellerinde cilalarken bile hep gülümseyen bir manyaktı. Evet, sanırım Hayrullah daha manyaktı.’’ Ercan konuyu çözdüğüne sevindi ve uyumak için sıkıca yumdu gözlerini. Uykuya geçmeden önce, gözlerinin önünden geçen son görüntü, okul bahçesindeki muslukların önünde bulunan beton su yolunun yaz tatillerindeki kupkuru görüntüsüydü. Tıpkı, ölüp giden insanın geride bıraktığı büyük hiçlik, acı ve boşunalık gibi… Kupkuru beton ve kör tapa vurulmayı bekleyen eski stil, bakır renk musluklar…

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri