Friday 18th October 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” DAVA, ŞATO, KAFKA, MİLENA ve SESSİZLİK HAKKINDA “

Bülent Uçar ” DAVA, ŞATO, KAFKA, MİLENA ve SESSİZLİK HAKKINDA “

_______________

 

En güzel uyku sahnelerinden biri, Franz Kafka’nın Şato’sunda dile gelir, baş karakterin adı kısaca K.’dır. Ve aslında varoluşun acımasız hiçliği içerisinde sığınacak bir yatak bulmuş gibidir. Anlam’ı bulur gibi sığınır.

“ K. köye ulaştığında akşamın geç saatiydi, kara gömülüydü köy. Etrafı sis ve karanlık sarmıştı ve Şato’nun bulunduğu tepe görünmüyordu. Cılız bir ışık pırıltısı bile yoktu. K. ana yolu köye bağlayan tahta köprünün üzerinde durup, yukarıdaki aldatıcı boşluğu izledi. Ardından yatacak yer bulmak için yola koyuldu. Handakiler ayaktaydı. Hancının K’ya verebileceği bir oda yoktu. Ancak gecenin bu saatinde gelen müşteri karşısında şaşıran ve kafası karışan hancı ona salonda bir saman şilte üzerinde yatabileceğini söyledi. K. bu teklifi, geri çevirmedi. Birkaç köylü, aşağıda bira içiyordu. K. kimseyle konuşmak istemedi, çatı katından şilteyi alıp sobanın yanına serdi. İçerisi sıcaktı, köylüler sessizdi. K. gözleriyle bir süre onları süzdükten sonra uyuyakaldı. ”

1

_____________

 

 

FRANZ KAFKA ve DAVA HAKKINDA

 

Kitabın başkarakteri Josef K. dünyadaki var oluşunu bir türlü haklı çıkaramayan, hayatın anlamını bir türlü bulamayan ve hep boşuna çabalayan insanı simgeliyor. Ve suç da tam burada, bu dünyada ne işimiz var, bunu bilmiyoruz ve bu bilgisizlik ağır günah, büyük suç, dünyaya gelmenin kendisi bile bir tür günah ya da suç gibi (bunu Hristiyan düşüncesi de destekler, vaftiz de o nedenle var, günahkâr doğan çocuğun arınması için, günah da Adem ve Havva’dan bize kalan ilk günah, genetik yolla tüm insanlığa geçiyor, her çocuk günahkâr doğar ve vaftiz edilmeli bu nedenle) Ama insan,  vaftiz de edilse, af da dilese hep günahkar, gerçek vaftiz yok, suç belirsiz ama suçlu açıkça orada, o suçlu, insan. Dava bu suç hakkında, her insan suçlu ve suçlayıcı olan, davacı kişi bir türlü görünmüyor, hele yargıç (Tanrı) hiç ortada yok. Josef K. Yargıca bir türlü ulaşamıyor, onunla buluşamıyor. Tanrı’ya ulaşamayan insanı simgeliyor bir türlü gerçekleşmeyen bu buluşma. Her insan, suçunu bir türlü bilmese de suçluluk duygusu taşıyor yaşamı boyunca ruhunda. Nedensiz günahkârlık duygusu… Bir yerlerde büyük bir suç işlemiş de ne olduğunu bir türlü bulamıyormuş gibi, o suçluluk duygusu hep ruhunda. Dava, hiç sonuçlanmayacak, suç açıkça bildirilmeyecek ama dava hayatı boyu, ölene dek görülecek. İnsan davadan hep kaçmak isteyecek, ama ölüm geldiğinde, dava sona erecekken hep korkacak, bu nedenle, Josef K. ölüm anında, karşı koymuyor ve şöyle geçiriyor içinden, eğer ölüme karşı koyarsam, hayatım boyunca bir an önce sonuçlanmasını istediğim sona ermesini, sonuca bağlanmasını arzuladığım davanın sonuçlanmasını engellemiş olurum. Bunları söylüyor içinden ve ölüme boyun eğiyor, tam ölecekken de yukarıda bir yerde pencerede bir kadın silueti görüyor, elini uzatıyor, kurtarılmak ister gibi. O kadın silueti, hayatın anlamı ve Tanrı’nın varlığını Tanrı’nın ışığını inayetini simgeliyor olabilir. Sadece bir kadını ve aşkı da simgeliyor olabilir. Sadece hayatına anlam veren kadını ve aşkı bulanlar davadan uzakta yaşar gibi bir anlam da çıkabilir, o sahneden.

BİR ÇÖZÜMLEME:

 

FRANZ KAFKA HAKKINDA

 

Gece yarısından sonra, şimdiki zamanın yeterliliği içinde iki adam – sınırsız, çerçevesiz bozkırda… Sınırsızlığın orta yerinde dört uzun sütun üstüne kurulmuş bir evin içinde sığınmaya çalışıyorlar. Ev yalnızca sütunlar üstünde yükseliyor, alt kısım boşluk. İki adam… Bunlardan birisi Franz Kafka –  zayıf, çelimsiz ve serzenişler içinde. Bazen fazlasıyla nevrotikve obsesif tutumlar sergiliyor, hani neredeyse o atmosfer ve kaybolmuşluk içinde, şimdiki anın yeterliliği duygusuyla mutlak kurtulmuşluğu hissettiği anda bile; ‘yarın işe geç kalabilirim eve dönsem…’ diyebilecek bir adam gibi. Tutku yoksunu, hasta ve içinde büyük duygular barındırmayan, sıkıcı ve asla birlikte bira içmek istemeyeceğiniz biri… Diğer adam, belki Kierkegaard ölçüsünde nükteli, içinde sadece kendisine değil, etrafındaki diğer insanlara bile yetecek kadar tutku barındıran, takıntılardan arınmış zayıf ancak asla çelimsiz olmayan biri… Geceleri ve eğer Kafka serzenişlerini bırakır odaklanabilirse birlikte planlar yapıyorlar. Gün doğunca aşağıya bozkıra inecekler ve ‘oraya’ doğru yola çıkacaklar. Belki de ‘ŞATO’ ya doğru diyor’ Kafka… Evde öyle pek fazla eşya yok, koltukları kullanmıyorlar, zeminde krem renk, kalın, yumuşak bir halı var. Bedenen zayıf bu iki adamın her ikisinin de incecik ayakları neredeyse içine gömülüyor bu kalın ve yumuşak halının… Bu, onları temiz ve güvende hissettiriyor. Halının üzerine oldukça şık ve görkemli takım elbiseleriyle uzanıyor, sohbete o şekil içerisinde koyuluyorlar ve sigaraları parmaklarının aralarından hiç düşmüyor. Şimdiki anın yeterliliği öyle eksiksiz eşsizlikte bir müzik gibi ruhlarını temizliyor. Okşuyor. O anda neye karar verseler olanaklı görünüyor ve yapılmaya değer… Sabah olunca, aşağıya inecekler ve yola koyulacaklar ‘oraya’ (Şato’ya) doğru, ancak ne zaman sabah olsa, uyandıklarında kendilerini yüzlerine vuran güneş ışığının altında kirli ve bir önceki geceye ve o gece içinde söylenen sözlere alınan karar ve yapılan planlara yönelik yoğun bir tiksinti duygusu içinde buluyorlar. Sonra, yine geceyi bekliyorlar… Güneş, öyle parlak ve eritici ki, sanki her şeyin bir anda yok olacağını, hiçbir varlık türünün, şekil ve içeriğinin sadece birkaç gün bile kalıcı olamayacağını hissettiriyor. Hemen ardından asla ve sonsuza dek yok olmayacağından emin olmalarına neden olan bir apaçıklık içinde duyuruyor kendini mutlak (Klamm’ın ülkesi, Şato’su). Bu paradoksun gerilimine karşı koymaya yetecek çok fazla şey yok. Ya zevkin içinde kendini kaybederek ya da uyuyup kendinden geçerek ve var olmayarak dayanılırdı buna.

Onlar gibi bozkırda, kızgın güneşin altında, gün ışığı dolmuş bir evin içinde üstelik kişisel yaşamınızın yalnızca oradaki zaman ve mekândan ibaret olduğunu düşünüyorsanız, arzu ettiğiniz her şeyin o ev ve sonsuz gibi görünen bozkır hariç başka her yerde olduğunu hissediyor, bunların uzağına atılmış ve buna özlem duyuyorsanız cehennem için Tanrı’nın gazabına ihtiyaç duymazsınız. Diğerini bilmem ama Franz Kafka, kesin bu duygular içindeydi.

Anlatıya bakılırsa üniversite yıllarında bir öğle vakti, bir arkadaşı Ludwig Wittgenstein’a fotoğrafını çekmek istediğini söyler. Genç Ludwig, kabul eder ve poz vermek için birkaç adım uzaklaşır, arkadaşı fotoğrafını çekecekken Wittgenstein “ Bir dakika dur, bekle. Tam olarak nerede durmamı istersin? “ diye sorar. Arkadaşı soruyla pek ilgilenmez  “ Oralarda bir yerlerde… “  diye cevap verir.’ Oralarda bir yerlerde, neden şu ağacın 3 metre sağında ya da solunda değil – neden merdivenlerin hemen önünde değil, neden oralarda bir yerlerde?’ diye düşünür, Wittgenstein ve evine küçük odasına döndüğünde yere kapaklanır, yaşadığı bu belirsizlik bulantısının etkisinde bir ışık yanar zihninde ve kriz belirir,  duygularında. İnsanın nerede durması, nereye doğru yürümesi ve neye yakınlaşması gerektiği konusu belirsizdir. İnsan, bu sonsuz var oluş evreninde bir kılavuzdan yoksundur. Üstelik bu kılavuz kendi aklı bile olamayacak, insana kendi iradesi bile asla yardımda bulunamayacaktır.

Bir kaçağın yaşantısındaki mutlak belirlenimler, tuhaf bir fetiş dünyanın kapılarını aralıyor. Bir kaçağı ve yakalandığında başını fena halde belaya sokacak olan bir kaçak hayatını düşünüyorum. Bir kaçak ki hem kanun tarafından hem de kendisinden intikam almaya kararlı korkunç bir öfkenin taşıyıcıları tarafından aranan biri bu… Nereye gitse, nerede olsa, arayıcılarından uzak olduğu o anlarda o görünmediği, gizlendiği sürece ‘olması gerektiği’ yerdedir ve hiçbir zaman oralarda bir yerde değil, mutlak bir sığınaktadır. Ya da küçük mutlak belirlenim fetişleri, kapılarını tam kapatmak üzereyken içine girilen ve hemen ardından kapıları kapanan metro, sadece bunu yaşayan kişi tarafından değil, bu yetişme anını izleyenler tarafından da bir ‘tamlık, bütünlük eksiksizlik ve mutlak’ belirlenim taşıyan, keyfiyetten uzak bir eylem olarak algılanacaktır.

Kafka’yı içinde düşündüğüm ikinci kurgu bununla ilgili. Neredeyse sızlanıp duran genç bir çocuk gibi yazıştığı Milena’yla birlikte siyah bir taksinin arka koltuğunda hiç konuşmadan ilerliyorlar. Çünkü Kafka, kendisinin de bir mektubunda yazdığı üzere “ … Ben başkalarının kendiliğindelikleri içinde gerçekleştirdikleri eylemleri; bir selam alıp vermeyi, söze ya da güne başlamayı oynayarak gerçek kılabiliyorum. Kendimi bile oynayarak var ediyorum. “ diyecek kadar yaşamın ve insani eylem dünyasının uzağındadır. Bunun artistik bir yönü olduğunu sanmıyorum, yalnızca her anlamda çelimsiz bir adamla karşı karşıyayız. Yine günlüğüne yazdığı bir notta bütün bir günü tek bir cümleyle anlatır. “… Bugün ayağımı kırdım ve hayatımın en güzel günüydü… “Bunun hakkında ben de pek bir şey yazmak istemiyorum. Ancak Kafka’dan bu notu anlamayacak kadar uzak duygular içinde olmayı istediğimi belirtmeliyim. Ayağını kırdığı o gün, dünyaya ait ve olağan bir insan olduğunu duyumsamanın verdiği huzurla nasıl da mutlu olmuş…

O, siyah taksinin içinde Sevgili-si Milena’yla birlikte yol almaktadır, sessizce. Ulaşmak istedikleri yere gelmişlerdir ancak Kafka bir türlü taksiciye ‘… Şurada inelim’ ya da sadece “ Dur. “ bile diyememektedir. İçinden bunları söylemenin provasını yapmaktadır. Derken Milena, oldukça alımlı bir tutumla taksiciye “…Beyefendi bizi meydanda indirebilirler mi acaba? “ diye sorar. Taksici aynada göz göze geldiği bu güzel kadına gülümser “ Elbette hanımefendi. “ der. Araba durur. Milena, kapıyı Kafka’nın panikle “ Hayır, bekle. “ haykırışını duymadan açar ve dışarıya çıkar ki, o anda büyük bir hızla bir başka taksi, neredeyse Milena’nın açtığı kapıyı söküp götürecek denli yakından ve süratle geçer. Geçip giden diğer taksinin rüzgârı içeride panik ve korkuyla sahneyi izleyen iki adamın da saçlarını uçurur. Milena’nın şapkası uçmuştur, korkuyla karışık bir heyecanla yutkunur. Dehşet yüklü yüzüne bir savunma gülümseyişi takınır. Kendisini tekrar taksinin içine, koltuğa Kafka’nın yanına bırakır, titremektedir. “Ölüyordum’. “ der, gülümseyerek. Kafka “ Ölüyordu.  “  diye tekrarlar içinden ve şöyle düşünür. ” Hayatta kalması için ne onun ne benim hiçbir etkim olmadı. Tamamen rastlantıyla ve mucizevî biçimde büyük bir şans eseri… Şimdi burada hâlâ yanımda… İkisinin de kendi dışında gelişen bu yüksek ölüm riski ve mucizevî kurtuluş ve yine kendi kontrolleri dışında gelişen bu ramak kala kurtulma anı Kafka’yı korkutur. Gerçek hayatta yapmayacağı şeyi, gerçek olmayan hayatta (gerçek değildir; çünkü Kafka’nın duyguları kontrolden çıkmış, bu da onu gerçek dışı bir dünyanın, roman kahramanı haline getirmiştir.) gerçekleştirir. Milena’ya sarılır. “ Neredeyse ölüyordun, neredeyse, neredeyse, neredeyse… “  diye yineleyip durur.

Aşk mektupları, uzaktan sevilmekten ve sevmekten duyulan kuşkusuzluk hali azımsanacak bir aşk yaşantısı değildir. Her gün daha da kristalleşen bir aşk ve gerçek dünyanın hayal kırıklığı üretkenliğinden uzak, güvenli bir sığınakta vuku bulan kişisel bilinçte seçilmişlik ve biriciklik algısı oluşturan bir deneyimdir, bu. Kafka, kuşkusuz bunun da farkındadır, Milena ile olan ilişkisinde… Sanki yaşama karşı da aynı duygular içindedir ve tutkunun ayartıcılığına ve onu hiç yere tüketmeye dair paranoyaları vardır. Bu paranoyalar ki gerçeğin detaylı analizidir aslında. Kafka, bir defasında tüm bu duyguları ve düşünceleri kanıtlar biçimde şu satırları yazacaktır.

“… İçinde yaşadığımız dünyanın baştan çıkarma yolları ile yine bu dünyanın sadece bir geçiş yolu olduğuna duyulan inanç, aslında birdir ve aynı şeydir. Böyle olması da gereklidir. Dünya bizi sadece tek bir yolla ayartabilir. Bu yol, gerçeğe karşılık düşer. Ne yazık ki bu baştan çıkarmalar başarılı olunca inançlarımızdan vazgeçeriz. İyi, bizi kandırarak kötünün eline bırakır, tıpkı kadının yatağa bekleyen çağrısı gibi “

Bu pasajda Kafka’nın yaşamın ayartıcılığa karşı sergilediği düşünsel ve eylemsel tutumun ötesinde seksin de ne denli öldürücü olduğuna yönelik düşüncesi de sezilmektedir. Aşk bir inançtır K. için. Baştan çıkarmalar ve birleşmeler gerçekleştikçe inançlarından vazgeçeceğini bilmektedir. Çünkü seks, aşkın aşk olmadığı konusunda yeterli donanıma sahiptir ve hiçbir güç, onun güçlü hitabı karşısında tutunamayacaktır. Milena ile olan ilişkisi oldukça güvenli ve inançlarını korumaya dair güçlendirici bir özelliğe sahip.

Joseph K. bir hayali Kafka karakteri, gözü pek bir adamın eyleme geçen güçlü ve alaycılığıyla ciddiyete gerekli ciddiyeti kazandıran cezbedici bir kişilik hayali. Franz Kafka’nın aksine bir kahraman ve kuşkusuz bir alter ego – Kafka’nın olmaya can attığı kişilik özelliklerine sahip, bir genç adam – Mektuplaşacağınız biri değil, mesafeyi uzatan her türlü aracıyı aşmaya çalışan gerçek bir cüretkâr. Milena’ya karanlık bir odada birçok heyecanı yaşattıktan sonra inançlarını hâlâ koruyacak bir kişilik, hem kim bilir belki de zaten o inançlara ihtiyacı yok.

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri