Tuesday 17th September 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” HİÇ KIPIRDAMADAN “

Bülent Uçar ” HİÇ KIPIRDAMADAN “

_________________

 

Sabah uyandığımda saat beş buçuktu. Uyumaya devam edebilirdim ama etmedim. Bunun yerine planımı gerçekleştirmeye koyuldum. Tek planım vardı. Banyoya girip yüzümü yıkamak ama o plan da banyoya girdikten birkaç saniye sonra değişti. Duşa girdim.

Ve ben – bir plan daha yaptım. Tüm günü sıcak suyun altında geçirme düşüncesini koydum, kafama. Bunun beni neye benzeteceğini, nasıl bir his vereceğini merak ediyordum. Sıcak suyun altında, dünyanın dışında bir yerde… Kim bilir, kim çıkardı banyodan, benim yerime. Uysal birinin çıkması hiç fena olmazdı. Çünkü öfke sanki benim kanımdı ve bu duyguyu kontrolsüzce yaşamadığımda kan kaybından ölecekmişim gibi tedirgin oluyordum.

İlk iki saat geçmişti ki banyonun kapısı açıldı. Bir elin bilinçli olarak açtığı kapı sesiydi bu. Evde tek başıma yaşıyordum. Koridora açılan kapı da kilitli ve sürgülüydü. Suyu kapattım. Kimse yoktu. Rüzgârın bazen insan taklidi yaptığını ilk o an anladım. Ve bir şey daha anladım. İnsan, tüm günü sıcak su altında asla geçiremez.  Saat hâlâ çok erkendi ama umursamadım. Telefon ahizesini elime aldım, hafızasında telefon numarası taşıyan son insanlardan biri olarak tuşlara bastım. Telefonun karşı tarafındaki ses uykuluydu ve sesin sahibinin adı Mithat’tı.

‘’Günaydın’’ dedi.

Ben hızla konuya girdim. ‘’Hayat çok acımasız ya da umurumda değil. Bugün kibar olamayacağım. Hayat çok pis ve berbat.’’ dedim.

‘’Anlıyorum.’’ dedi.

‘’Mümkün değil’’ dedim.

‘’Sabah sabah…’’ dedi.

“ Evet, sabah sabah bu nedenle aradım, hayatın berbat olduğunu söylemek için. Sabah uyanıyorsun, akşam olup da uykun gelinceye, dahası uyuyuncaya kadar, arada bir sürü şey oluyor. Sonra, gece vakti zehirlemeye başlıyor, olup biten o şeyler. Bir mide bulantısıyla kalkıyorsun, yataktan. Aslında amacın o saatte, o zehirlenme anındaki mide bulantısı esnasında kendini öldürmek… Ama sanıyorsun ki bu bir intihar dürtüsü değil ve sen sadece susamışsın. Kendini yok etmek yerine, buzdolabına doğru yürüyorsun yarı uykulu, yarı açık gözlerle.  Kapısını açıp suyu çıkarıyorsun. İçip uyuyorsun, yeniden. Oysa o an son andı ve kaybolup uzaklaşman gerekirdi. “

“ Bu defa gerçekten anladım.”

“ Tamam, o halde kapatıyorum telefonu. ”

“ Bekliyorum .”

“ ’Ha unutmadan Ercan’ı görürsen, ona söyle kendini öldürsün. ”

“ Neden? “

“ Çünkü üçümüzden biri kendini öldürmeli. İkimiz için en acısız olanı bunu onun yapması. ”

“ Tamam. “ dedi.

“ Hoşça kal.” demeden kapattım, telefonu.

Televizyonu açıp karşısına geçtim. Ya da tam tersi oldu. Ama bir an bile izlemedim. Hiçbir şey yayınlamamakla, karıncalı görüntü arasında bir yerlerde program yapan kanallardan birini açtım. Hiçbir şey yapmamanın keyfini ve içerdiği bedensel hazzı sadece can sıkıntısını bile korkutacak kadar tembel olanlar başarır. Onlardan biri öyle sanıyorum ki benim. Televizyon karşısında, ne ekrandaki görüntüyü izledim ne de bir eylemde bulundum. Bir hiç oluncaya dek oturdum. İki saat kadar sürdü, bir hiçe dönüşmek. Tamamen arındığımda, yerimden kalktım, yine banyoya girdim. Gözüme takılan ilk şey, eski sevgilimin beni sevdiğini sandığı günlerden birinde, ev hediyesi olarak bıraktığı çamaşır sepetiydi. Çöp kutusuna atılmış yarısı dolu votka şişesi çarptı gözüme. Alıp tek dikişte boyladım dibi. Başım döndü. Çamaşır sepeti hâlâ çekiyordu dikkatimi. Çamaşır sepeti derken gerçekten gerçek bir sepet yani… Kahverengi ve hasırdan… 70 santim kadar uzunluğu, 40 santim kadar genişliği olan, işe yarayan bir araç.  Aklımdan Mithat’ın yanına gitme fikri vardı. Ve çamaşır sepetine bakarken –  “ Kurtuluş Planı “ geçti, aklımdan. Gıcır gıcır ve ne bileyim ilk kullananı biz olacağımız 200’lük banknotlar. Bunlardan yüzlük desteler halinde 180 tane var diye düşündüm, o sepetin içinde. Kabaca bir hesap yaptım. 3 milyon liradan daha fazla filan yapar. Bu para da, tüm sosyal yaşantımızı ve varlığımızdaki sosyal yanı öldürmeye yeter. Üstelik artar ve artan parayla da eskiden beri tanıdığım Teşrifatçı Bahri abi ve mahalleden birkaç serseriye bira ve sigara parası da sağlanabilir. Bir yıl boyunca bira, kraker ve sigara stoklanabilir, onlar için. Biraz da kibrit ya da çakmak…

Banyonun girişinde durmuş, bunları düşünüyordum. Banyoya girip duşa girdiğimde biraz önceki votka, etkisini gösterdi, suyu açmadan uyumuşum. Uyandığımda neredeyse akşam olmuştu. Mithat’ın yanına, dükkâna uğradım. Onu görür görmez, yüzümde büyük bir hüzün ve hoşnutsuzlukla, acı çeker gibi konuştum: “ Ne olacak böyle? “

Hiç şaşırmadı ve bu kadarcık sözle de ne demek istediğimi anlamış gibi ve gerçekten anlayarak, o da benimkiyle aynı yüz ifadesiyle, “… Bilmiyorum, ben de bilmiyorum. Ölmüş ve gömülmemiş gibi hissediyorum, kendimi. Bunca şey yetmiyormuş gibi, bir de rezalet ve rüsva olma riski var. Sonra utanç… Biraz para olsa, hiç kimsenin olmadığı bir yerde, hiç değilse sosyalleşmekten kurtulur, sadece var oluşun ve insan olmanın zorluğuyla ilgilenir, bebekler gibi uyuruz. Düşüncelerimin içinde başka insanların yol açtığı sorunların olmasından öyle bunaldım ki… Kafam iyi olmadan; çıkamıyorum, insan içine. O iki kız vardı ya, seçim filan yok. Ya ikisi birden beni seçer ve sırasıyla sevgilim olurlar, bazı günleri birine, bazılarını diğerine ayırırım ya da hiç bulaşmasınlar. bana. Bulunmaz bir adam olmayışım, daha azıyla yetinmem gerektiği anlamına gelmez. ”

“ Anlıyorum. Anlıyorum Mithat. Çamaşır sepetinde sadece kirli çamaşırlar vardı. Hiçbir yere gidemiyoruz. ”

‘’ Efendim, anlamadım. Çamaşır sepeti de neyin nesi?

Cevap vermeye tenezzül bile etmedim. O sırada Ercan girdi dükkâna.

Ercan, hiç değilse kimi zamanlarda, çoğunlukla da akşamüstü vakitlerinde hassas bir adamdı. Çocukluğundaki travmalar neden olmuştu bu hassas ve her an zarar görecekmiş gibi korkan, tarafına. Bir defasında ağlayıp durmuştu, günlerce konuşmamıştı, kimseyle. Tek bir sözcük bile çıkmamıştı ağzından, çıkardığı tek ses, ağlarken püskürdüğü böğürme sesleriydi. Sonra, bir gün sustu, kesti ağlamayı. Çünkü haber asılsızmış.

Cüneyt Arkın, kötü adamları dövdüğü macera filmlerini bırakarak – “Salon Filmleri ”’nde asil beyefendileri canlandıracakmış. Aldığı kötü haber buymuş ve Ercan, Cüneyt Arkın’ı dövüşmek ve kahramanlık yapmak yerine, takım elbiseler içinde, kibarlık taslarken görmeye katlanamayacağını düşünüp umutsuzluğa kapılmış.

Ve meğer gazetecinin teki yanlış haber yapmış. Haberin asılsız olduğunu öğrenene kadar Ercan, öyle korkmuş ve üzülmüş ki Cüneyt Arkın’ı filmlerde bundan böyle sadece bir Salon Beyefendisi olarak göreceğinden. Onun ütülü takım elbiseler içinde, kavgadan gürültüden uzak duracağından öyle ürkmüş, öyle yalnız hissetmiş ki kendini, günlerce kendine gelememiş. Dahası yıllar boyu, içinde saklamıştı bu travmanın etkilerini. Sonunda hassas ve ne zaman ağlayacağı belli olmayan birine dönüşmüştü.

Ve hayatın canlı bir varlık olduğunu, onun sürekli cingar çıkarmaya hevesli yaşlı bir kadına benzediğini, tek zevkinin de insanla ironi yarışına giren karanlık yanı olduğunu da dedesi öldüğünde anlamıştı. Nefret etmişti bu yüzden hayattan ve birkaç şey hariç her şeyden.

Dedesinin akciğer kanseri olduğunu öğrendiği seneyle Ercan’ın dünyaya geldiği sene aynı yıl içinde olmuş. Adam öldüğünde Ercan 7 yaşındaymış. Yıllar sonra, aklına gelmiş olup bitenler ve karar vermiş hayat konusundaki tavrına. Dedesi yıllar süren başarılı tedavi sonucu tedavisini sonlandırmış. Bu zorlu sürecin sonunda büyük tahribat görmüş ama iyileşmiş. Kendini toparlaması zaman alacakmış. Zaman da geçermiş. Ama adam Mersin Adana arasında gidip gelen tren seferlerinden birinde devrilen trenin vagonlarının birinin içinde ölmüş.

 

Ercan, dükkâna girer girmez açtı bira dolabının kapısını, iki soğuk tuborg gold ve çerezlikten bir paket kaju kapıp arka tarafa geçtiğinde, ben de dinlenmek için oradaydım. Gölgeydi arka taraf ve serindi bu yüzden. Güneşin giremediği gizli bir alan… İlk birayı tek dikişte bitirdi. Yüzünü buruşturdu. İkincisini bana uzattı. İki küçük yudum alarak, yine ona uzattım. Mithat da geldi, elinde başka bir şişeyle. Kapıya, ‘’Hiçbir yere gitmedim ama kapı kapalı kalacak bir süre.’’ notunu asmış, yanımıza gelmişti. İki dakika sonra sigara dumanında boğulmamak için panzehir olarak, daha fazla sigara içmeye başladık. Ercan, ağlamaklı bir sesle konuşmaya başladı: ‘’Bugüne dek beni tek bir kadın bile sevmedi beyler.’’

‘’Annemin sevdiğini sanıyordum. O da sevmiyormuş.’’

‘’Saçmalama.’’ dedi, Mithat.

‘’Hayır, hayır saçmalamıyorum. Sevmiyor, apaçık ortada. Ben henüz lise yıllarımdayken, bazen yorgunluk ve uykusuzluktan kanepede sızıp kalıyordum. O da, yatağımda yatmadığım gecelerde, evi ve kendisini terk etmişim gibi hissettiğinden, beni yatağıma taşımak için yanıma gelir, diz çöker ve kalkıp yatağıma gideyim diye adımı tekrar eder dururdu. Bir defasında saat gecenin 2’siydi. O, beni uyandırıp yatağa götürmeye çalışmış, ben uyanmamıştım. O arada da çok derin uyumuşum. Onu hiç duymadan saatlerce uyanmamışım. O da yatağına gidip uyumak yerine başımda beklemiş, o arada da uyandırmaya çalışmış. Şimdi umurunda bile değilim. Eve gitmediğim zamanlarda bile aramıyor, sormuyor. Ölsem umurunda değil.’’

Onu uzun uzun dinledik. Ben yerimden kalktım. Elindeki birayı aldım. Hâlâ çok soğuktu ve tek dikişte bitirdim. Bir avuç kajuyu ağzıma attım. İnanılmaz lezzetliydi. Mithat, bir şişe tekila açmıştı. Ercan’la birlikte iki küçük shut bardak içindeki tekilayı midelerine yuvarladılar. Çok sert geldi. Yüzlerini buruşturdu ikisi de. Ben, son kaju kırıntılarını da çiğneyip yuttuktan sonra, Ercan’ın kulağına eğildim, fısıldadım: ‘’ Korkma, öldüğünde annen umursar ama biz umursamayız.’’

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri