Saturday 12th October 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” DOĞRU SÖZLER KİME SÖYLENİR? ”

Bülent Uçar ” DOĞRU SÖZLER KİME SÖYLENİR? ”

______________

 

‘’Bir defa görüp de daha sonra hiç karşılaşmayacağım biriyle konuşurken kendimi yalan söylemekten alıkoyamıyorum. Elimde olmayan bir şeymiş gibi kapılıp gidiyorum yalana. İşin kolayını seçsem, bunu bir hata ya da suç olarak görür, vazgeçerdim. Ama görmüyordum. Bunu neyin başlattığını da biliyordum ama bu bahane olamaz.’’ Bunları Nazmi’ye söylediğimde, o da bana konuyla ilgisi olmayan, ancak ilgimi çekeceğini düşündüğü bir şey söyledi.

‘’Birazcık da olsa sağlıklı yaşıyorsam, bunu damak zevkime ve midemin hassaslığına borçluyum.’’ dedi. ‘’Eğer tadını sevseydim, alkolik olurdum. Damak zevkime uysaydı, ağız yoluyla alınan tüm uyuşturucuların bağımlısı olurdum, bulabildiklerimin hepsini denedim ama hiçbiri damak zevkime uygun değildi, midemi bulandırıyorlardı. Ben de içemiyordum. Yoksa ben öyle uyumlu ya da kontrollü biri filan değilim.’’

Nazmi’yi anlıyordum. Ben de farklı değildim ama benim farklı bağımlılıklarım vardı. İnsanlara bağlanıyordum. Hatta sevmediklerime bile. Sonra, mekânlara, nefret ettiklerime bile. Akşamları eve dönerken sigara ve su aldığım marketteki kasiyer kızlar ve reyoncu çocuklar mesela, umurumda değillerdi, fakat iki ay önce, her akşam görmeye alıştığım çocuklardan birini ve önceki hafta yine görmeye alıştığım kasiyer kızı orada göremeyince geçici bir ruhsal çöküntü, bir tür yabancılık duygusu yaşamıştım. Sanki bir daha hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı ve sanki var oluşun dengesi o iki market çalışanıyla sağlanıyordu. Bir iki kişiye sordum. Artık gelmeyeceklerini, ayrıldıklarını söylediler. Üzüldüm, ama belli etmedim. Kendi kendime, ‘’Hayatımda bir şey daha, bir daha var olmamak üzere yok oldu…’’ diye söylenerek eve doğru yol aldım. Eve dönerken kullandığım ve kimi nedenlerle bir süre kullanamayarak uzaklaştığım dönüş yolundaki sokağı özlediğimden ve eski bir sevgiliyle ya da uzun zamandır göremediğim kişisel varlığımla buluşur gibi, o sokağı bir gece vakti, üstelik buz gibi havada ziyaret edişimden söz etmek bile istemem. Sokağa girdim, sokaktaki köpekler çıldırmış gibi havlıyorlardı. Kar yağıyordu. Üşüyordum. Dahası donuyordum. Ama sokağın her metrekaresini özenli adımlarla tavaf etmekten, tüm noktalarına dokunmaktan alıkoyamıyordum kendimi.

Ben hiçbir şeye bağımlı olmadım. Sigara, alkol ya da uyuşturucular stilime uygun değildi. Bedenimde bir kod vardı sanki ve bu kod, bağımlılığı reddediyordu. Bunun yerine ruhumda zaaflar vardı benim ve ben insanlara, sokaklara, gitmeye alıştığım sinema salonlarına, restoranlara, kullandığım arabanın kendine özgü sorunları olan motor ve kaporta aksamına… Kendine özgü sesler çıkaran alt ve üst takımlarına, yanmayan farlarına. Bir zamanlar sinema önlerindeki afişlerde görmeye alıştığım oyuncu adlarına ve akla gelmeyen bir sürü şeye bağlılık duyuyor, onlar kaybolmaya yüz tutarken ya da ben onları farkında olmadan bir süreliğine terk etmişken canım acıyordu. Özlüyordum, bazen kahroluyordum. Bir defasında hiç tanımadığım, apartman koridorunda sık karşılaşmama rağmen selam bile vermediğim bir kadın başka bir şehre taşınmıştı. Kadının taşındığına şahit olan ve durumumu bilen Nazmi, o günün gecesinde beni yalnız bırakmak istememişti. Eve girdiğinde, ‘’Sakın bir şey söyleme, nefret ettiğin liseden mezun olduğumuzda ve kütüphaneci kadın, ‘Evet, Cemil Kalo, demek sen de gidiyorsun, bir daha seni göremeyeceğiz, öyle mi?’ dediğinde, ağladığını, mezuniyet sonrası tüm yaz mevsimini intihar düşleriyle geçirdiğini unutmadım. Üstelik okul umurunda değildi. Bunları anımsıyorum. Sen de unutma. Şimdi bu kadın da gitti ya, ben ruhunun en güçsüz yerlerinde neler olduğunu biliyorum. Bu gece yalnız kalamazsın.’’ dedi. Onun refakatinde uyudum.

Ertesi sabah, masanın üzerindeki kâğıtlardan birini aldım ve üstüne, taşınan kadına ithafen şöyle yazdım.

Tanımadığım biri gider ve ben, tanıdığım tüm şeylere yabancılaşırım.

Kâğıdı yerine bıraktım, kahvaltı sayılabilecek bir şey yaptık. Bir ya da iki saat sonra binanın otoparkındaydık. Yola çıktıktan bir veya iki dakika sonra, biraz benzin alıp uzaklaştık. Yirmi kilometre sonra akıl ettik radyoyu açmayı. Shirley Bassey söylüyordu. ‘’Yesterday When I Was Young’’

Yol boştu ve geride bıraktığımız yola ne zaman dikiz aynasından baksam, sadece boşluğu, kimsesizlik ve güzelliği görüyordum. Önüme bakarken göremediğim güzellik, yolun gerisinde kalırken ve ben aynadan oraya doğru bakarken, sanki birden ve kendiliğinden var oluyordu. Ve ben anlıyordum ki, Marcel Proust haklı, cennet, geride kalan ve bir daha var olamayacak olan geçmiştir.

Arabayı ben kullanıyordum. Yan koltukta oturan sarı Nazmi sigara içip duruyor, sürekli anlatıyordu. Dinlemeye çalışıyordum.

Bir ara, ‘’Hayatın anlamı dediğimde dilim uyuşuyor, ne tuhaf ve utanılası bir sözcük öbeği.’’ dedi.

‘’Bana da öyle geliyor.’’ dedim. Ne demek istediğimi bilmiyordum. Bu nedenle uzatmadım. O da devam etti konuşmaya:

‘’İçinde hiçbir anlam olmadan, kendi halinde, sadece var olmakla yetinen şeylere tahammül etmek, dahası bu tür şeylere sevgi beslemek, bunu anlıyor musun? Asıl erdem bu olmalı. İki hafta önce sen evde yokken, balkonun açık kapısından girdim evine. Televizyonu açtım ve tek isteğim şu filmlerden biriyle karşılaşmaktı. B sınıfı, ucuz Amerikan filmlerinden söz ediyorum. Çünkü canımı sıkıyordu her şeyin yüce amaçlara hizmet etmesi gerekliği, bazı şeyler, hiçbir anlam ve yüceliğe sahip olmadan, sadece kendileri olarak değer bulmalıydılar. Tıpkı o filmler gibi. Eğlen ve unut.’’

O sırada, yol kenarında duran biri kendini neredeyse arabanın önüne atarak otostop çekmeye çalıştı. Çarpmamak için yolun dışındaki toprak zemine çıktım ve tekrar yola dönerken, ‘’Dursaydın keşke, yaşlı adamın teki, ne zararı olabilir ki, alsaydık yanımıza.’’ dedi, Nazmi.

‘’Sence onu tehlikeli bulduğum için mi almadım?’’

‘’Bilmem, başka ne sebep olabilir ki? Arka koltuklar boş.’’

‘’Evet, boş, ama o tehlikesiz olsa da sence benle sen yeteri kadar güvenilir miyiz? Kendi adıma konuşayım, ben o kadar güvenilir değilim. Durup adamı almadım. Onu korumak istedim. Yolun bir kısmında adamı aşağı atmamak, ona kötülük etmemek için bir nedenimiz var mı?’’

‘’Böyle bir nedenin olmaması kötülük eylemini kaçınılmaz mı kılar?’’

‘’Elbette, elbette…’’

‘’Sen öyle diyorsan öyledir.’’

‘’Evet, öyledir, o gece evime bir hırsız gibi girdiğinden söz ediyordun, televizyonda aradığın filmi bulabildin mi?’’

‘’Evine hırsız gibi girmedim. Filmi de bulamadım. Onun yerine başka bir filmle karşılaştım. İçinde neredeyse tek bir replik bile olmayan, sadece rüzgârın ve nesnelerin birbirlerine çarparak çıkardıkları seslerin duyulduğu bir filmdi’’

‘           ’İlginçmiş, konusu neydi?’’

‘’Hiçbir şey, hiçbir şey anlatmıyordu. Sadece var oluyordu. Bir sahne beliriyordu. O sahne bitiyordu. Sonra, ekranda diğer sahne beliriyordu. O da sona eriyordu, film de böyle böyle sona doğru ilerleyerek bitip gidiyordu.’’

‘’Ne güzel, ne iyi, insanın umutlanma arzusunu kışkırtıyor.’’

‘’Evet, söylediklerinde umarım ciddisindir. Filmi öyle sevmiştim ki, film bittiğinde kanalı değiştirmedim. Yönetmenin ve filmin adını aldım. Belki bir gün yönetmeni bulur tanışırız, diye düşündüm.’’

‘’Tanışmasak daha iyi, ya bize filmin ne anlatmak istediği üzerine ahkâm kesmeye kalkışırsa, filmin ona göre ya değerli bir anlamı varsa, bunu duymak ister misin?

‘’Hayır.’’ dedi, Nazmi. Sonra, bir köy yolundan içeri saptık. Meydanda bir kahvehane vardı. Arabayı kahvehanenin önüne çektim. Mekânın önünde ve içinde bir sürü yaşlı adam vardı. Hiçbiri başını kaldırıp bize bakmaya yeltenmedi. Umurlarında bile değildik. Bu iyiydi. İçeri girdik. Orta yerde yanan sobaya yaklaşarak ısınmaya başlamıştık ki, köyün delilerinden biri gibi gözüken, genç, ama fazla kederle, uğradığı aşırı şiddetten ötürü yıpranmış yüzüyle –  olduğundan daha yaşlı görünen adam – yanımıza geldi. Selam bile vermeden, başladı konuşmaya. Titreyen eliyle yolun karşısındaki boş dükkânı işaret etti ve neden delirdiğini anlattı:

‘’İşte tam da orada bir bakkal dükkânı vardı. O dükkânda da güzeller güzeli bir kız. Bakkal sahibinin kızı… İlkokuldan arkadaştık onunla. Ben bir gün alışveriş yaparken, bana, o günlerde boş olan bu kahvehanenin yerini işaret etti ve dedi ki, ‘Bakkal dükkânını oraya taşıyacağız’ Ben de ‘Tamam, iyi olur.’ dedim ona. Neden iyi olur dedim, bilmiyorum.

O günden sonra, o bakkal dükkânını hep orada, olduğu yerde değil de taşınılma olasılığının bulunduğu yerde hayal ettim. Oraya hiç taşınmadılar, ama ben ne zaman kızın yanına gitmek istesem, yolun bakkal dükkânının bulunduğu karşı tarafını hiç getirmedim aklıma. Hep de boş kahvehane dükkânına uğradım. Orayı boş görünce hatırladım, dükkânın ve kızın karşı tarafta olduğunu. Bunu defalarca yaşadım. Neden böyle olduğunu, söylenmiş bir sözün, gerçek olanın yerini hangi sebeple bu denli güçlü şekilde tuttuğunu hiç anlayamıyordum. Böylesi bir saçmalık iki yıl boyunca sürer mi? Sürdü işte. Ben hep öyle düşünüp, öyle sanıp durdum. Biri çıkıp annen yaşıyor, o kaza hiç yaşanmadı, annen ölmedi, evde seni bekliyor dese, eve koşar, onu görmeyi umardım. Göremeyince de aldırmaz, bir sonraki sefere göreceğimi umarak, gün sonlarında eve her dönüşümde onu evde bulacağımı düşünür, o beklentiyle yaşardım.’’

Nazmi, araya girdi. ‘’Abi sen hiç de deli gibi konuşmuyorsun, aklın başında görünüyor.’’ dedi.

‘’Evet.’’ diye karşılık verdi, adam. ‘’Biliyorum, ben deli değilim, bu delilik benim seçimim, baktım aklım işe yaramıyor, bir dükkânın yerini bile olmadığı yerde hayal edip duruyor, baktım hiçbir gerçeklik ya da hiçbir düşünceyi kontrol edemiyorum. Sonra, düşünceler ve içimde taşıdığım tüm kanaatler, sanki yabancı birer varlıkmış gibi kendiliğinden var oluyor, işte o zaman fark ettim, kontrolsüzlük midemi bulandırıyor. Ve ben, herhangi birini ne zaman kontrolsüz şekilde ağlarken, gülerken ya da elinde olmaksızın, bir eylem ya da davranışa çaresizce bulaşmışken görsem tiksinirim. Buna uyuşturucu bağımlılarının kontrolsüzlüğü, kumarbazların kontrolsüz istekleri, sonra, onların elimde değil, bu isteğe karşı koyamıyorum, deyişleri de dahil. Tüm bunlar midemi bulandırıyor. Baktım ben de aklımı kontrol edemiyorum. Dedim, o zaman bu iş buraya kadar ve aklım başımdaymış gibi düşünmeyi bıraktım. Deli olmadım, ama öyle olmaya karar verdim. Babamla kardeşlerim de utanıyordu benden. Dövüp durdular.’’

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Live Sex Webcam Sex Backstreet Theme Herbalife Ürünleri