Friday 18th October 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR MUTLU SINIRSIZLIK UĞRUNA ”

Bülent Uçar ” BİR MUTLU SINIRSIZLIK UĞRUNA ”

_____________

 

 

2003 yılıydı, mevsim kıştı ve o kış çok kar yağmıştı. Hatta bahar gelip de Nisan ayı olduğunda da karla karışık yağmur yağmış, bu son yağış, kış mevsiminin ne denli sert geçtiğinin altını ıslak bir bıçakla çizer gibi çizip terk etmişti gökyüzünü.

O günlerde evde pek durmazdım. Özellikle de yalnızken, kaçar gibi çıkıp giderdim, odamdan. Çünkü eve, sadece yalnız olduğumda uğrayan bir canavar vardı ve ben ondan çok korkuyordum. Hem de eve arada uğrayan bu canavar dışında, odamda bir tür örümcekle beraber yaşıyordum. Ona sorsam ki birkaç defa sordum ve şu cevabı aldım.

‘’Sorun yok, evde olsan da olmasan da yaptığım şey aynı.’’

‘’Neymiş yaptığın?’’ diye sorduğumda da,

‘’Ağ örüyorum.’’ dedi.

Sanki çok masummuş gibi bunları söyledi ama çok sonra, bilen kişiler söyledi, örülen o ağın bir adı vardı: Tümör, diğer adı da ‘’yakın zamanda gelecek olan ölüm’’ Örümceğe inanmazdım. Evde olmadığım zamanlarda ağ örmek için gerekli malzemeyi bulamayacağını biliyordum. Çünkü o ağ için en gerekli hammadde, kişisel takıntılarımdı. Evi terk ettiğimde hiçbir şey öremezdi.

Kafamda bu düşüncelerle çıkıp gittim evden. Ocak ayının ilk günlerinden biriydi. Tarihi anımsamıyorum ancak gün pazardı. O gün saçlarım tam istediğim gibi, kabarık ve düzenli punktı. Yatağımın üstünden atkımı alıp kendi koridorumdan geçerek apartman koridoruna çıktım. Biraz yürüdükten sonra, sokağa açılan kapıyı ittim ve ben henüz uzaklaşırken, gürültüyle kapanan kapıdan yükselen ses, sanki karanlık koridorların her birinde, tüm katları gezerek yankılandı ve sustu. Ben ilk katta yaşıyordum. Bina on beş katlıydı. Sesin gezintisi uzun ve haşmetli olmuştu. Yola çıktığımda uzağa bakamadığımı fark ettim. Sonradan edindiğim bilgilerden destek alarak söylüyorum: Uzağa bakamıyor oluşumun nedeni, birkaç gündür evden çıkmadığım için yakına, sadece duvara bakan gözlerimin yakın mesafeye olan alışkanlığıyla ilgiliydi. Yürüye yürüye metro istasyonuna gittim. Metroda, üniversite yıllarımdan beri görmediğim bir arkadaşımla, Cahit’le karşılaştım. Ama onu görmezlikten gelerek, kalabalığın arasına karışarak kuytu bir yere geçtim. Çünkü onunla konuşmak istemiyordum. İnsanların birbirilerini rastlantıyla gördükleri alelade anlarda, nasıl olup da sıradan, olağan bir şey yapar gibi konuşmaya başladıklarını anlayamıyordum. Sonuçta konuşma sırasında laf lafı açardı ve o lafın nereye koşup, nereye ulaşacağını kimse bilemezdi. Sonra, bir bakardınız ki, hayatınızın en korkunç anı ya da en pişmanlık dolu deneyiminiz, belki annenizin öldüğü gün, en utanç dolu anınız filan çıkıp karşınıza geçmiş.

Ben, hem böyle yolda kendi halimde, kendi içime gömülmüş halde, dalgın dalgın yürürken, birdenbire biriyle karşılaşsam, kazara göz göze gelerek selam filan versem, donup kalıyor, abuk subuk konuşmasam da en iyi ihtimalle tuhaf şeylerden söz ediyor, hatta bazen kekeliyor, utanç içinde terk ediyorum olay yerini. Çünkü aklım gittiği yerden dönüp gelene dek, en aptal halimle, bildiğim tüm şeyleri unutmuş, sözcükleri bile anımsayamaz halde dilim ve bilincim tutulmuş gibi taş kesiliyordum. Ben metro treninde kuytu bölgede sırtımı soğuk metale yaslamış halde bunları düşünürken, Cahit, oturmak için bulduğu koltukta bir yandan kitap okurmuş gibi yapıyor, diğer yandan beni gözetliyordu.  Ben, Levent durağında inecektim. O, Şişli’de indi. İnmeden önce de yanımdan geçerken avuç içinde sıkılıp top haline getirilmiş buruş buruş halde bir kâğıt parçası bıraktı üstüme. O indikten sonra, kâğıdı açıp düzelttim. Yazı da kâğıt da tanıdık görünüyordu. Okudum: Var olmak bir utanç ve günahtır. En başında ‘’İnsan için en iyi olan şey, hiç var olmamış olmaktır ama bu şansı kaçırdık. En iyi ikinci şeyi denemeli. O da bir an önce ölüp gitmektir’’ diyen Silenus, sonra, ondan epey zamanın ardından ‘’Yaşayıp yaşlanmak öyle büyük günahtır ki, bedelini ölerek ödersiniz.’’ diyen Immanuel Kant haklıydı. Var olmak günahtır.

Nedensiz suçluluk, günahkârlık ve kirlenmişlik duygusunun, her sabah mide bulantısıyla uyanıyor olmamın sebebi de budur. Çok sosyalleşip, çok dile geldiğimde, intihar etmeyi düşünecek kadar ağır bir karanlığın, bunalım ve çöküntünün içine dalıyor oluşumun nedeni de budur. Kanıt da hemen orada yanı başımdadır. Tanrı bile insanı dünya için değil, cennet için yaratmış. Burada olmamızın nedeni bir günah… Sonrası da bu günahın tekrarı ve biçimsiz mutlak tezahürü… Bu, bir gün sona erene dek huzur da yok, arınmışlık da. Tüm yaşam bir tür klostrofobi, bir tür mezar yeri deneyimi… Ve kabir azabı denilen şey, mezar yerinde iki buçuk metre derinliğe gömülmekle ilgili değil de yüzölçümü beş yüz on milyon km kare olan dünyada bulunmanın haklılık nedenine sahip olmamakla ilgilidir. Ben dünyaya bırakılmış, üstü gökyüzüyle örtülerek sıkı sıkıya kapatılmış bir adamım ve boğuluyorum, durumu anlatabileceğim, yardım isteyebileceğim hiç kimse yok.

Yazıyı okuyup bitirdiğimde, bir sonraki durakta inerek, Şişli’ye geri dönüp, Cahit’i bulmak, onu bu kâğıdı bana bırakma eylemi nedeniyle cezalandırmak istedim. Ama yapmadım. Kâğıdı, üstüne yazdığım düşüncelerimden yıllar sonra yırtıp Levent’teki bir cadde üzerinde duran çöp konteynırına attım.  Cahit, belli ki bu kâğıdı, ona verdiğim günden sonra, onca zaman boyunca yanında taşıyacak ve beni gördüğü ilk anda hesap soracak kadar manyak birine dönüşmüştü.

Benim tüm bunlardan çıkardığım sonuç buydu. Bir de anlamıştım ki ben hiç değişmemişim. Hâlâ aynı düşünceleri savunuyor, bunlara inanıyordum. Akşama kadar karda soğukta gezip dolaştım. Akşam olunca, eve, örümceğin yanına gitmek istemedim. Tarlabaşı’nda bir arkadaşım vardı. Onun yanında kaldım. Ertesi gün de Asmalımescit’e geçerek, bir birahaneye oturup bir şeyler içtim. Yarı sarhoş olunca, bir şarkı ve bir filmi bulmak için önce İstiklâl’e, oradan Beşiktaş ve Kadıköy’e doğru yola çıktım. Sendeleyerek yürüyordum ama mutluydum. Bazen dünyanın dönüş hareketindeki bozukluğa uyum sağlandığında mutlu olunur. Bazen de düşerek…

Soğuktan donmak üzereydim ama vitrin camlarına yansıyan görüntüme baktığımda gördüğüm şey beni ısıtıyordu. Birkaç dakika sonra şehrin en yalnız iki insanı birbiriyle karşılaştı. Biri kuşkusuz oydu. Onun yalnızlığından öyle emindim ki, en yalnız iki kişiyi belirlemek zor olmadı. Bir kitapçıda çalışıyordu. Kitapçının bir de müzik reyonu vardı ve ben, onun yanına yaklaşarak sordum: ‘’Şarkının adı, My philosophy, radyoda duydum ve bulamıyorum. Şarkıyı biliyor musunuz?’’

‘’Evet, biliyorum ve ben de çok seviyorum ama bizde o albüm yok. İnternetten baktım. Kapak resminde böyle tavşan olan bir albüm…’’ (Dişlerini tavşan gibi yaptı) O günlerde ne bilgisayarım vardı ne de internet böyle yaygındı. Youtube var mıydı? Ondan bile emin değilim. Sene, 2000’lerin ilk birkaç senesinden biriydi

Kızı orada öylece bırakıp uzaklaştım. Aynı kızla aylar sonra karşılaştık. Akşam olmak üzereydi. İstiklâl’in kalabalığı içinde birbirimizin yanından geçtik. Ben onu gördüm, o beni görmedi. Uzun bir süre boyunca da bir daha karşılaşmadık. O karşılaşma anında gelecekteki bir sevgilim geldi aklıma. Ona aşık olduğumu anladığım ve onun da beni sevdiğini söylediği akşam, Cat Power’dan The Greatest adlı şarkıyı açıp, repeat tuşuna basmış, sabaha kadar bu şarkıyı dinlemiştim. Öyle mutluydum ve kız öyle güzeldi ve ben onu öyle çok seviyordum ki, bir çeşit cennetteydim ben ve bu cenneti hak eden kendime duyduğum hayranlık ve minnettarlık duygusundan dolayı gözlerimi kapayamıyor, bir türlü uyuyamıyor, kendimi bir türlü terk edemiyordum.

 

Yürüyerek Taksim’e ulaştım. Dolmuş ya da otobüslere binmek işkence gibi olduğundan, Taksim’den de aşağı inerek, parkı geçip, Beşiktaş’a doğru yürüdüm. Kış vakti olduğu için hava kararmak üzereydi ama saat henüz beş filandı. Film ve şarkıyı bulmak için Kadıköy Çarşı’ya uğramak maksadıyla vapura bindim. Çok kalabalıktı. Hava çok soğuk olmasaydı, içeriye hiç bakmaz, oturacak bir yer aramazdım ama aradım. Her yer öyle tıka basa doluydu ki, dışarı güverteye çıktım.  Sonra, orada, kalabalığın içinde her şey öyle kargacık burgacık ve kara kötü görünüyordu ki, koşarak üst kata çıksam, kendimi oradan denize atsam hiç üzülmezdim ama canım yanardı.

Bu acıyı aklımdan geçirerek hissedince bunu yapmanın aptalca olacağını hemen anladım. Çünkü bunu bir arkadaşım yapmıştı ve cenaze töreninin ardından birkaç gün geçmişti ki unutulup gitti. Toprağın altında karanlıkla baş başa kaldı. Hem ölüp gittikten sonra; binlerce, on binler, yüz binler, hatta milyonlarca yıl ölü kalacakken ve sabırlı olunursa birkaç on yılın içinde mutlak şekilde ölecekken, bunu erkene almak matematiksel bir işlem hatası, dahası aptallıktı.

Ben bunları düşünürken, güvertenin ışığının arızalı olduğunu ve arızanın giderilerek, ışıklarının açıldığını, ışıklar belirdiğinde anladım. Birden her yer aydınlandı. Ve ben insanların yüzlerini görmeye başladım. Onca yüzün ardından, uzakta kuytu bir köşede, saklanır gibi bekleyen, tertemiz olduğu her halinden belli olan açık mavi kot ceketi ve elleri pantolonun cepleri içinde, gülümsemeden, sadece durgun yüz ifadesiyle etraftan kaçınan, karanlık denize odaklanmış bakışlarıyla on yedi yaşlarında bir çocuk çarptı gözlerime. Öyle güzel görünüyordu ki, yanına yaklaştım ve tanıdık bir koku ve çok tanıdık bir görüntü gördüm. Bu koku, Old Spice kokusu, görüntü, gülkurusu renkte bir gömlekti ve ben, onunla göz göze geldiğimde hayretler içinde kaldım. Çocuk, benim on yedi yaşındaki varlığımdan, benden başkası değildi. Vapurda hiç konuşmadık. Sadece birbirimizi uzaktan sinsice süzüp durduk ama yolculuk sona erince yanıma geldi. Ben, çarşıya doğru yürürken peşimden geldiğini gördüm ama bunu fark etmemiş gibi yaptım. Sonra, şarkıyı bulamayıp, filmi bulmuştum ki, beni hâlâ takip ettiğini gördüm.  Moda’ya doğru yürürken yanıma geldi. Selam bile vermeden.

‘’Sen kimsin?’’ diye sordu.

‘’Bilmiyorum ama seninle konuşursam bunu ikimiz de öğrenebiliriz’’ diye cevap verdim.

O da durup dururken bana tuhaf bir soru sordu: ‘’Sence bir erkeğin ömrü kaç genç futbolcunun ilk maçına çıktığını, sonra, uzun yılların ardından jübile yaptığını görmeye yeter?’’

Soru tuhaftı ama itiraf etmeliyim ki dahiyane, ironik ve etkileyiciydi. Çünkü bir ömrün uzunluk ya da kısalığını ölçmek için iyi ve geçerli bir ölçü birimi olabilirdi. Cevap olarak: ‘’Bilmiyorum.’’ dedim. ‘’Sen söyle, uzun yaşamış olmak için sence kaç genç futbolcunun başlangıcına ve sonuna şahit olmalı?’’

‘’Ben de bilmiyorum’’ diyerek geçiştirdi. Ama ben her ne kadar cevabı bilmiyor olsam da umut ettiğim sayıyı biliyordum. Bir futbolcunun ortalama futbol hayatı süresini düşünüp 7 ile çarptığımda ortaya çıkan sonuç, yaşamak için hiç de kısa sayılacak bir zaman süreci olmazdı.

Az ötedeki otobüs durağına doğru yürürken, ‘’İçinden hesap yaptığını biliyorum.’’ dedi. ‘’Şimdi söyle, kaç futbolcu?’’

Çok cüretkârdı ve benim en sevmediğim, karşılaştığımda beni en çok öfkelendiren tavır buydu. Cüretkârlıktan tiksinirdim. İçinde seksin olmadığı bir tür tecavüzdü bu tavır. Ve ben mutlaka cezalandırmak isterdim onları. Durup dururken birine kin duymak için de hiç uygun zaman değildi. İç huzuruma ihtiyacım vardı ve ben bu huzuru sabote etmek isteyen her şeye karşı savaş açmak ister, anında açar, kazanır ya da kaybederdim ama içimde taşımadan bir an önce sonlandırırdım.

Otobüs durağına yaklaştığımızda ortalık karanlıktı. Işık sadece durak olarak kullanılan kısmı aydınlatıyordu. Metal oturaklardan birinde tek bir kişi vardı. Ortalıkta onun ve bizim dışımızda başka hiç kimse yoktu. On üç – on dört, belki en fazla on beş yaşlarında, şişman olmasa da besili görünen bir çocuktu. Yanımdakine sordum: ‘’Adın ne?’’ soruyu sorduğum anda duyacağım cevabı bildiğimi anladım. Ben o yaştayken adımı soran herkese, özellikle de bir daha görüşmek istemediğim kişilere, Adım Cemil ama çok sevdiğim arkadaşlarım bana ‘’Şükrü’’ der, diye cevap verir. Bu iki isimden birini, bazen ikisini birden kullanırdım.

‘’Adım mı?’’ dedi, küçümseyerek. ‘’Adım Cemil.’’ dedi.

‘’Tamam.’’ dedim. Kendi adımı söylemedim. Ondan pek hoşlanmamıştım. Ben, hoşlanmadığım kişilere adımı hiç söylemezdim. Durağa iyice yaklaştığımızda, duraktaki çocuğa ‘’Otobüslerin duraktan geçtikleri saatleri biliyor musun?’’ diye sordu. Çocuk ‘’Hayır.’’ deyince, ‘’ Neden bilmiyorsun, buradan ya bir daha hiç otobüs geçmezse ve sen sonsuza dek burada bekleyip ölür gidersen, buracıkta fosile dönüşmek ister misin, sen bundan hiç korkmuyor musun?’’ dedi, ona.

O sırada, kitapçıda çalışan kız geldi aklıma. Nedense, beni huzura erdirecek tek kişinin o olduğunu düşündüm. Ve onca zamanın ardından hayatta tanıyıp güvenebileceğim tek kişinin de o olduğunu hissettim.

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri