Tuesday 20th August 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” – BEN OLMAYAN HER NE OLURSA – ya da RUHUN ÖZÜ ”

Bülent Uçar ” – BEN OLMAYAN  HER NE OLURSA – ya da RUHUN ÖZÜ ”

______________

 

Adı, Sami’ydi. Çünkü ona 28 sene önce, ebeveynlerinden biri bu ismi koymuş. Herkes de onu, bu adla çağırmıştı. Ama çok sonra, adından daha başka şeyler, özellikle de hissettiği duygular ve takıntı haline getirdiği bazı düşünceleri belirledi, onun kim olduğunu. İsterdi ki, kimliğinde, ad soy ad yerine onu bunlar yazılarak, belirlesin: Yaşamı, kuytudaki mezar yerlerine benzeten adam. Bu nedenle çok korkuyor. Ödü kopuyor. Ve şarkı söyleyip, dans ederek dolaşıyor. Yalnız olmak da onu feci ürkütüyor.

Hafta sonlarından birindeki, bir Pazar günü, her zamanki yerde biraz votka portakal içerek, yarı sarhoş olunca, dışarı çıktı. İstiklâl Caddesi kalabalığına karışarak, salınıp, tökezleyerek yürüdü. Gümüşsuyu’ndan Beşiktaş Stadı’na doğru ilerlerken, rüzgâr ellerini ve yüzünü üşüttü. O da biraz kendine gelerek, eski bir anısını düşündü: Bu anıda, o, henüz küçük bir çocuktu. Gelibolu Sahildeydi. Babası biraz uzakta fotograf çekiyordu. Ve adamın teki de denizin içinde, bir kayanın üstüne tünemiş, öyle bekliyordu. Sami, ne yaptığını bilmeden adamı işaret etti. Biraz da korkup, bağırdığı için, oradakiler, adamı gördüler. Adam, meğer, mahsur kalmış. Sesini de kimseye duyuramayınca, çaresiz halde, o kayanın küçük alanına sıkışıp, kalmış. Sami de farkında olmadan birinin hayatını kurtararak, birçok kişinin hayatını, kaderini belirlemiş. Hayatta kalıp, kalmamak, kaderin şekillenmesi filan buymuş, meğer. İşin içinde bunlar varmış. Anlaşılmaz, tuhaf ve küçümsenmeye uygun şeylermiş, bunlar.

 

Sami, Beşiktaş’tan Taksim’e, oradan İstiklâl Caddesi ve Atlas Pasajı’na doğru, soğuk bir kış akşamüstü vaktinde, biraz da yağmur yağarken, aklında, çocukluk anısı ve umutsuz düşüncelerle yürüdü.

 

Pasajdan içeri girdiğinde, iyice ıslanmış, daha da üşümeye başlamıştı ki, sinemanın giriş merdivenlerinin ilk basamağının önüne tünemiş, kendisi gibi sırılsıklam olan bir köpek gördü. Köpek öyle acınası, zavallı, sefil ve üşür halde görünüyordu ki, hiç kimsenin yerinde olmak istemeyeceği bu canlıya, uzun uzun baktı. Gözlerini ondan alamıyordu. Bir çeşit, bilinç sarhoşluğu – esrime – yaşamaya başladı. Orada, kendisi ve köpek dışında, üçüncü bir kişi daha vardı. Üstünde, çok eski olduğu her halinden belli olan siyah pardösüyle, zayıf, kılıksız ama iskelet ve vücut çatısı sağlam bir adam…

Sami kaçınıyordu. Ama adam, yaklaştı ve köpeği işaret ederek konuştu: ‘’ Şuna bak. Üstünden nasıl da buhar yükseliyor ve gövdesi, her nefes alıp, verişinde, nasıl da inip kalkıyor. İçi nasıl da yaşam dolu… Lanet olsun. Can taşıyor. Hayatta… Ondaki canın birazı bile işime yarardı. Geçtiğimiz yaz, çok sevdiğim biri öldü. Öyle çaresiz hissediyorum ki, her şeyin içinde can olması, onun ölüp, canını kaybetmesi, çok ağır ve katlanılmaz. ‘’

‘’ Seni anlıyorum. ‘’ dedi, Sami. ‘’ Ben de benzer şeyler hissediyorum. Beni çok mutsuz eden, uykularımı kaçıran bir derdim var. Uykuya daldığımda da beni uyandırarak, acı çekme mesaisini başlatan, çaresizlik yüklü, artık var olmayacak birine dair, soluksuz bırakan, bir özlem duygusu, bu. İşte bu köpek, benim bu duygumu hissetmiyor. Baksana şuna, nasıl da huzurla uyuyor. Yerinde olmayı çok isterdim. Şu merdiven basamaklarından biri de olsam olur. Yere atılmış bir sigara izmariti de olsam, hiç fena olmaz. ‘Ben ‘ olmayan her şeyin yerinde olabilirim. Olmak isterim. Bu, keşke mümkün olabilse…  ‘’ Köpek, yerinden kalkarak, sinemanın merdivenlerine yöneldi.  Sami, susmuştu. Diğer adam: ‘’ Adım Ertuğrul. ‘’ dedi.

İkisi birlikte, caddeye çıktı. Adının Ertuğrul olduğunu söyleyen adam, sağ elini, ceketinin cebine soktu. Eline, iki şey değdi. Biri,  iki sene önce, 22 yaşındayken, henüz üçüncü sınıfta terk ederek, geçmişte bırakmak zorunda kaldığı tıp fakültensinin kimlik kartı, diğeri, metal paraya benzeyen ama para değil de ankesörlü telefonlarda şehir içi görüşme yapmaya yarayan bir küçük jetondu. İkisi, birlikte yürüyeli çok az olmuştu ki, bir yere girerek, masanın birine kuruldular. Ve birer bacardi – cola içmeye başladılar.

 

Ertuğrul, hiç konuşmadı. Sessizdi ve öyle kalmaya kararlı görünüyordu. O sırada da Sami anlatıyordu: ‘’ Aklımda, şimdiki zaman ya da gelecek hiç olmadı. Ben hep geçmişte oldum. Oraya takıldım. Beni, bir gün bu öldürecek. Bir gece yarısı olacak olan, bu. Ben, bir Nostalji Kanseriyim ‘’ Ertuğrul, bunu duyunca, irkildi: Konuşmaya başlamadan önce, cebindeki jetonla oynamaya başladı. Ve sordu: ‘’ Nostalji Kanseri mi? Daha önce hiç duymadım. Bunu, şimdi, sen mi uydurdun? ‘’

‘’ Yani, evet, sayılır. Aklımda bir sokak var, mesela. Pek tanıdık olmayan bir sokak… İnsanlar, doluşmuş, oraya. Hepsi çok mutlu… Çünkü nasıl ve nereden bildiğimi anlamadığım bir şey biliyorum. Mutlular. Çünkü o insanlar, evlerine dönüyorlar. Bense tedirgin ve korku doluyum. Nedenini bilmiyorum. Ama şimdi, ne zaman kaçmaya, bir yere sığınmaya ihtiyaç duysam, o sokağı düşünüyorum. Çünkü artık ben de kuşku duymuyorum ki, tüm güzellikler ve kişisel ruhun özü, geçmişe kodlanıyor. Bu, bir kod yazılımı ve benimki, o sokağa nakşoluyor. Ve bir de bazı çocukluk, okul ve ilk aşklarımdaki anılarla, aile anılarıma… ‘’

 

Sami, susunca, Ertuğrul, Marcel Proust’tan bir alıntı yaptı: ‘’ Cennet, kaybedilen ve bir daha bulunamayacak olan geçmiş’tir. ‘’

Bunu söylerken, jetonla oynamayı bırakmış, jetonu, cebinden çıkararak, masaya koymuştu.

Yaklaşık bir saat sonra, bir ankesörlü telefon kulübesinden, bu jeton aracılığı ile birini arayacak ve bütün hayatı, bir güzellik ve aşk aracılığı ile değişecek, kısmen kurtularak, kısmen mahvolacaktı.

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri