Saturday 17th August 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SONDAN ÖNCEKİ GÜNÜN DÖKÜMÜ ”

Bülent Uçar ” SONDAN ÖNCEKİ GÜNÜN DÖKÜMÜ  ”

_____________

Nisan 1998′de, öğle vakti yağmurlu geçen bir günün soğuk akşamüstünde birden fark ettim, eğer istersem dünyayı yok edebileceğimi. Ercan’ın Mithat’a, bir gelin tarafından lanetlendiğini anlattığı geceden tam on yıl önce…

Sahip olduğum bu nedensiz yok etme gücü, korkutmuştu beni.

Bulunduğum yeri terk ederek, şehrin en kalabalık caddesine çıktım. Ve olağan şartlarda kalabalık olan caddede benden başka hiç kimsenin olmadığını görünce tedirgin oldum. Ürperten korku… Ağız boşluğumda elma aromalı bir içeceğin tadı vardı. Adana’daydım ve Metro Sineması’na doğru yürüyordum. Yolun karşısına geçmeden önce, siyah deri ceketimin cebindeki uzun Marlboro Light paketinden sigara çıkardım. Yaktım ve sinemaya doğru karşıya geçmek yerine, sol tarafa dönerek, ıssız cadde boyu yürümeye başladım. Elimde, nereden geldiğini çözemediğim ve sadece dünyayı yok etmeye yarayacak karanlık ve korkutucu büyüklükte bir güç vardı.

O akşam, dünyayı yok edebilirdim. Bunu nasıl yapabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu ama yapabileceğimi biliyordum. Ben, dünyaya çarpmasına saniyeler kala, süper kahramanlar tarafından etkisiz hale getirilecek bir asteroid filan değildim. Daha tehlikeliydim. İstasyon meydanına yürüyüp Gümüşat’a mı gitseydim, soğuk ve ucuz bira içmek için. Çıkışta, istasyona uğrardım hem. Lokomotiflerin gürültüsü, soğuk hava, akşam yağmuru filan, belki aklım başıma gelirdi o zaman. Hem aklı başında onca insan varken, bu güç neden bana verilmişti ki? Hiçbir anlamı yoktu. Tamamen saçmalık.  Birden fazla seçeneğin olduğu her yerde, hep kötü ve yanlış olanı seçerim ben. Dünyayı yok etmek ve etmemek arasındaki seçimde, benim gibi birine güvenilemezdi. Tam da bu yüzden mi elime geçmişti bu güç? Dünyanın yok olmasını isteyen yaşlı ve hep öksürükler içinde kızgın bir patron vardı ve ben, gerçekte; bilmeden de olsa, ona mı hizmet ediyordum? Ve o, işini şansa bırakmamak için mi seçimlerinde benim gibi kafası karışık birine bağışlamıştı bu gücü? Bir ara delirdiğimi düşündüm, ancak bu imkânsızdı. Her şey olanaklıydı belki ama bu olanaksız… Çünkü ben, bir deli dışında her şeye dönüşebilirdim. Her şeye ve her tuhaflığa… Sadece deli bir adam olamazdım. Delirmemi engelleyen bir sırrım vardı benim. Birine söylediğimde yok olacak bir gücün sırrı… Bir tür delilik kalkanı… Ve bu kalkan, delirmemek dışında hiçbir işe yaramıyordu.

Nerede duracağımı bilmeden, dalgınlıkla yürümüştüm o akşamüstü. Sermayesi tamamen devlet tekelinde olan ‘’Gima’’ adında marketler vardı o yıllarda. Akşamın karanlığı çöktüğünde onlardan birine girdiğimi anımsıyorum. Kozmetik reyonundaydım ve hep yaptığım gibi bir exclamation marka deodorantı aldım elime, parmak uçlarıma birkaç defa püskürttüm. Şimdi artık üretilmiyor o deodorantlar. Kokusunu duyduğum anda, reyon aynalarından birinde kendimi gördüm, üç haftadır kesmediğim sakallarım biraz uzamıştı. Saçlarım, her zamanki gibi, istediğim uzunluktaydı. Gözlerimle karşı karşıya geldiğimde onların bir kurdun gözleri gibi parıldadıklarını fark ettim. Dünyayı yok edebileceğim bir akşamda ve buna gücüm yetecekken, elimdeki gofretin ambalajını açıp yemeye başladım. Dünyayı yok etmedim. Bazı günler, şimdi bugün olduğu gibi aklıma geliyor ve pişmanlık duyuyorum ‘’neden yok etmedim’’ diye. Çünkü bunu yapmaya sadece o akşam şansım olmuştu. Bir daha olmadı. Neden yapmadığımı da hiç çözemedim. Yok olmasına neden izin vermemiştim? 2007 sonbaharında, Mithat’la birlikte bir alış veriş merkezinin yemek katında masaya iki paket Winston Super Light paketi koyup Mcdonalds’tan aldığımız kahvelerle, paketler bitene kadar kendi karanlığımıza gömüldüğümüz günleri saymazsak, ‘’1998 Nisanı’’ndan bugüne dek, dünya üzerinde yaşanmaya değer hiçbir şey olmamıştı. Sırf Mithat’la geçen o mutsuz ama dingin ruhlarımızın güzelliğindeki günler için bile dünyayı yok etmediğime sevinmeliymişim gibi, o akşam kullanmadığım yok etme gücü israfımdaki pişmanlığımı unutmaya çalışıyorum.  Kendi kendime ”İyi ki yok etmemişsin.” diyorum. Ama kendime seslenirken bir isim kullanmıyorum. Çünkü benim bir adım yok. Var belki ama kullanmıyorum. Adımla ilgili hep yalan söylerim. Duruma göre Nuri, Selim, Cemil ya da Şükrü olur adım. Hiç kimse gerçek adımı bilmesin istiyorum. Çünkü eğer adımı bilirlerse, bir gün öldüğümde adımı kullanarak ”… öldü!” diyecekler. Ölümden daha kötü ve ciddi bir şey varsa, o da adının sonuna öldü sözcüğünün getirilmesi ve bu sözcüklerin fonetiği artık var olmadığın dünyada çınlarken, yerin iki buçuk metre altından o sözlere karşı koyamamak olmalı. Bu yüzden hiç kimse gerçek adımı bilmez benim. Öldüğümde, Cemil ölmüş diyecekler ve hiç üstüme alınmayacağım. O an belki Nisan 1998′e döneceğim ve Gima’nın kozmetik reyonundan dışarıya çıkarak, tüm dünyayı yok edeceğim.

Sözü geçen o Nisan günü, doğum günümden bir hafta filan önceydi. Bir kitapçıdaydım. Birkaç da masa vardı, kitapçının üst katındaki duvarlara dizilmiş kitap raflarının önünde, orta yerde. Elma aromalı bir şey içmiştim. Bir kızı bekliyordum. Ben kızlarla hep kitapçılarda buluşmuşumdur. Sanki güvende olduğum, canımın acıtılmayacağı tek yer kitapçılarmış gibi… Yine bir kitapçıdaydım. Masada oturmuş, bulunduğum ikinci katın penceresinden görünen tabeladaki tüm yazıları, bilmiyorum kaçıncı defa yine okuyordum: Yolgeçen Kitabevi, telefon numarası filan, bakıp duruyordum. Eğer tabelada uzun bir romanın tüm sayfaları yazılı olsaydı, o anki ruh halimle tüm kitabı bitirirdim. Sadece tabelaya bakmak istiyordum ve beklediğim kızın gelmesini de hiç istemiyordum. Gelmesi gereken saatte eğer ortalıkta yoksa bir dakika bile beklemeyecektim. O kitapçının üst katında, gelmesini bekleyeceğim bir kız vardı ama o da sonsuza kadar bile beklesem gelmezdi. Bir gün rüyalarıma kadar girip; bir gece vakti karanlığında, kalabalık pazar yerinde bulduğu bir aralıktan dünyanın dışına çıkarak yok olmuştu o kız.

O gün, o kitapçıdan çıktıktan sonra, ben de yok olmak istiyordum. Yapayalnız ve dünya üzerinde hiç var olmamış gibi silinip gitmek…

Gündüz yağmur yağmıştı, hava soğuktu. O yıllarda üstümde bir deri ceket ve bir gömlekle gezindiğimden olacak, üşüyordum. Saat sekize sadece birkaç dakika kalmıştı. Saat tam sekiz olunca terk edecektim orayı. Böylelikle, gelse bile beni bulamayacak ve suçlayamayacaktı. Cep telefonları henüz yaygın değildi. Beni orada bulamayınca arayamazdı da…

O günlerde, randevu yerinde bulamayacağınız birini, şanslı bir tesadüf sonucu bir sokakta bulamazsanız, şehrin hiçbir yerinde bulamazdınız.

Ben de böyle yok olacaktım. İçimde güçlü bir yalnız kalma arzusu ve dünyayı yok etme gücü varken, onunla vakit geçiremezdim. Daha önce hiçbir zaman istemediğim kadar istiyordum buluşmak üzere yola çıktığım birinin gelmemesini. Hiç değilse saat sekizden önce gelmemesini. Saat sekiz olunca çıkıp gittim. Şehir neredeyse boşaltılmıştı. Serin bir rüzgâr okşayarak esiyordu ve hava kararmaya başlamıştı. Beş dakika filan sonra, fırtına kopacaktı. Yağmur suları, yollardan berrak akıncaya kadar yıkayacaktı insansız şehrin boşluğunu. Dikkatli bakarsam hayaletleri bile görebilirdim ama bir şekilde emindim ki, tek bir insanla bile karşılaşmayacaktım. O gün dünyanın son günüydü. Her şey sona erecekti. Çünkü bunu eğer istersem ben yapacaktım.

Sonunda akşam vakti, saat, sekizi üç geçe yola çıkmıştım. Yüz metre sonra, çocukken okuduğum ilkokulun önünden geçerken, karşı kaldırımda hızla yürüyen, aceleci bir kız çarptı gözüme. Bu, kitapçıda beklediğim kızdı. Beni görmedi ve kitapçıdaki yokluğuma doğru yol almaya devam etti. Bana ulaşmak için adımları giderek hızlanıyor ve hızlandıkça uzaklaşıyordu benden.

Ayrı yönlere yürüdük. Benimki uzun bir yürüyüş olacaktı. Walkman’imin kulaklıklarını takarak, radyoyu açtım. Adana Kent FM… Yayındaki sunucunun adı, Sanem… Her gün aynı saatte çağrı cihazıma mesaj bırakır; en yakın telefon kulübesine girerek, kendisini aramamı beklerdi. O, bu çağrıyı yine bırakınca, cebimdeki son iki küçük jetondan biriyle onu aradım:

”Aynı şarkı mı?” dedi.

”Evet.” dedim.

Sanem, radyodaki programa, benim yerime alınmıştı. Aynı şarkıyı her akşam üst üste beş defa çaldığım için kovmuşlardı beni radyodan. Radyodaki programımın başladığı ilk aylarda radyo yöneticilerinden hiç kimse fark etmemişti bunu. Aylar sonra, Sarı Kenan, radyonun patronu… Arabasında duymuş programı ve şarkı üst üste henüz iki defa çaldığında radyoyu aramıştı. Ahizeyi kulağıma aldığımda:

‘’Oğlum, sen manyak mısın?’’ demişti.

Telefonu kapattığında, şarkı üçüncü defa çalmaya başlamıştı bile. Bir saat sonra da içerideki paramı ödeyip kovmuştu beni. Kovulmama neden olan şarkıyı çalmasını istiyordum Sanem’den. Gima’ya birkaç yüz metre kaldığında çalmıştı şarkıyı ve şarkının adını sunmamıştı.

Sadece, ”Eğer duyuyorsan, bunu senin için çalıyorum.” demişti.

”Duyuyorum.” demiştim. Beni duymamıştı.

 

On yıl sonra, Nisan 2008′de

Ercan ve Mithat, Mithat’ın dükkânında, açık televizyon karşısında gözyaşlarını salmak yerine burunlarını çeker gibi içlerine çekiyorlardı. Çünkü televizyon hoparlöründen yükselen şarkıyı Nilüfer ve Şebnem Ferah birlikte söylüyordu, ‘’Erkekler Ağlamaz’’

Kadınlar Ercan’ı sevmezdi. Hiçbir kadın… Sadece aşk ya da seksle ilgili bir durum değildi bu. Pazarda tezgâhtan çilek ya da erik almaya kalksın, eğer satıcı bir kadınsa, onun meyveleri seçerek almasına izin vermez ve çürümüş meyveleri poşete doldurur öyle verirdi Ercan’ın eline. Sanki tüm kadınlar Ercan’ı yok etmek için anlaşmışlardı. Adı konulmamış bir düşmanlık ve savaş vardı aralarında. Ercan, bir gece Mithat’a:

”Bu nefret, hep o gelinin laneti.” dedi.

”Ne laneti?” diye sordu Mithat.

”Çocukken, ailece bir düğüne gitmiştik’’ diye anlatmaya başladı Ercan. ”Beş yaşında filandım. Gelin ve damat oyun pistindeydi. Dans ediyorlardı ve dans müziği bitince; gelin, bir düğün kadınının vahşetini takındı. Kendi başına,  şıkırdayarak, deliler gibi oynamaya başladı. Sürtük, nasıl oynuyordu görmelisin. Çiftetelliymiş, tek başına sergilediği bu acımasız dansın adı. Bana kalırsa çifte değil binlerce telden çalıyordu kadın. Tiksinmiştim ondan ama o da neydi öyle? Birden, Big Bang’den bile daha büyük kaos ve patlama içeren bu dans görüntüsünün dışında, sanki cennetten süzülen bir sahne gördüm karşımda: Gözlerim, havalara saçılarak, pistin zeminine kuşlar gibi konan paralara takıldı. Ben parayı hep sevdim ve severim, bilirsin.’’

‘’Bunu bilmeyi hiç istemezdim, keşke arada bazen unuttursan.’’ diye karşılık verdi Mithat.

Ercan, anlatmaya devam etti:

‘’Kadın, yeri sarsarak oynuyor ve onu izleyen kalabalık da ödüllendirir gibi para saçıyordu üzerine. Gelinin üstüne atılan paralar, pistin ışıldayan parlak zemininde kum gibi yığılmaya başlamıştı. Bazı çocuklar, bu paraları topluyor, düğün orkestrasının baterisi yanında duran çantaya dolduruyorlardı. Ben çok fazla şey istemiyordum. Birkaç yüzlük kapsam yeterdi. Sonunda paraları toplayan çocukların gözünden kaçan bir yüzlük, gelinlik kuyruğunun altında kaldı. Bir tek ben görüyordum. Gelinin ayakları dibine kadar sokuldum, parayı aldım ve uzaklaşmak için koşacakken; gelin bana takılarak, üzerine bir yığın altın takılı tonluk et yığını gibi paldır küldür düştü. Neredeyse altında eziliyordum ama kimse benim çığlığımı duymadı. Çünkü oradaki herkes çığlığa odaklandı. Onun çığlıklarına… ‘Allah belanı versin!’ diye bağırıyordu kadın bana. Sanırım sadece bununla da kalmadı. Ve ‘Hayatın boyunca hiçbir kadın sevmesin seni!’ diyerek de lanetledi beni.’’ – Sözleri bittiğinde neredeyse ağlayacaktı. ‘’Bugüne kadar hiçbir kadın, birazcık bile olsa sevmedi beni Mithat.” dedi, sustu.

Gima’dan çıktıktan sonra, tanıdık biriyle konuşmak istiyordum. Evi aradım. Telefonu annem açtı. Sesimi duyunca:

”Oğlum neredesin?” diye sordu.

O böyle sorunca hıçkırık göğsüme kadar yükseldi, orada durdu.

”Anne!” dedim. Sesim titriyordu. ”Bu akşam dünyayı yok etsem üzülür müsün?”

”Anlamadım oğlum.” dedi.

”Boş ver anne.” dedim.

O da üzmek istemediği oğluna:

”Sen ne yaparsan yap, desteklerim seni oğlum. Vardır senin bir bildiğin.” dedi.

”Bu defa bir bildiğim yok anne.” dedim. İki dakikalık konuşma süresi sona ermişti. Telefon kapandı.

Bülent Uçar

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri