Thursday 05th December 2019,
Sinematografik

aBülent Uçar ” BİR ARKADAŞ ve DİĞERİ ”

aBülent Uçar ” BİR ARKADAŞ ve DİĞERİ ”

___________

 

Hiç değilse burnunu filan kırmak isterdi, rastlantıyla karşılaştıkları ender anlarda. Çünkü birkaç yıl olmuştu ve ikisinin arası, benim sinirlerim kadar bozuktu.

Bahadır’ın,  Uğur’a,  ‘’… Çin’e gidiyoruz, para biriktirmeye başla.’’ dediği günün üzerinden geçen sekiz ay boyunca, hayatında ilk defa para biriktiren, bunun için arkadaşlarını, hatta anne – babasını bile dolandıran Uğur; sekizinci ayın sonunda, bir sabah vakti, sırt çantasıyla Bahadır’ın kapısına dayanmıştı.

Bahadır da onu, o halde görünce, ‘’Ne Çin’i oğlum sabah sabah, uyuyorum ben hâlâ. Git başımdan, akşam görüşürüz.’’ demişti. Kapı da aniden kapanmıştı. Ve Bahadır’ın burnu, bu nedenle, hâlâ Japon tasarımı bir animasyon filmden fırlamış çizgi karakterinki kadar güzeldi. Kapı zamanında kapanmıştı. Yoksa Uğur’un sıkılı sol yumruğu, Bahadır’ın burnuna çarpmak için tetikteydi. O sabah vaktinden beri görüşmüyorlardı. Ve rivayete göre de Uğur, o an, yüzüne kapanan kapının dibine çökmüş, dakikalarca ağlamıştı. Hassas bir tarafı vardı. Bahadır da koridorda yankılanan hıçkırık seslerini ninni belleyerek uyumuştu, bebekler gibi, huzurlu.

 

Uğur’u bir konuda uyarmaya, en güzel yaz mevsiminde geçen o iki tuhaf saat başlamadan bir saat önce başlamıştım. Burhan’ın çalıştığı kitapçının kapısı, ertesi gün öğle vaktine dek kilitlendiğinden beri… Defalarca söylemiştim: ‘’Sakın dokunma o kasetlere ve stüdyodan dışarı çıkarmaya kalkma onları.’’ diye, belki yüz kez.

Çünkü radyo kanalının küçük bir stüdyosu vardı ve oradaki tüm arşiv kontrol altındaydı. Raflarda, kaç kaset, kaç CD, kaç plak olduğu önceden belirlenmişti. Ama Uğur, beni dinlemedi. Yayın sonunda, dışarı çıktığımızda sıcak bir yaz gecesiydi. Çok sıcak… Rutubet, sauna etkisi yaratıyordu, terlediğimi sandığım tüm anlarda, aslında eridiğimi biliyordum ve biraz sonra yok olacağımı da… Uğur’un elinde bir Cem Karaca kaseti vardı.

‘’Uğur, manyak mısın? Neden yaptın bunu?’’ dediğimde, diğer elinde de bir Bülent Ortaçgil kaseti gördüm.

Ertesi gün karışacaktı radyo. Çok suçlu adayı vardı belki ama suçlunun ben olduğumu, toplantı odasına giren tüm çalışanlar bilecekti. Çaycı Kenan’ın çırağı Selim, ‘’Keşke ayrılmasaydın abi. Bu radyoda en çok seni severdim.’’ diyecekti belki kovulduğumda. Aklımdan geçenler bunlardı. Ve Uğur, pantolon ceplerinden, başındaki şapkanın altından, atmak için dışarıya çıkardığı çöp poşetinden, hatta külodundan, saklamaya yarayacak her yerinden kaset çıkarıyordu. Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemiyordum. Onun umurunda değildi. Radyonun akşam saat dokuzla, gece yarısı on iki arası yayınını ben kontrol ediyordum. Sorumluluk nasılsa bendeydi. Ona hiçbir şey olmayacaktı ama o, hâlâ eğlence ve birazcık da bela peşindeydi.

Birbirlerine sıkıca sarılmış bir çift geçiyordu kaldırımdan. Uğur, sağ el işaret parmağını, ikisinin gözlerinin ta içine doğru uzattı, Sam Amca’nın meşhur pozundaki gibi. Tehditkâr… Ve onun gibi, ‘’Seni İstiyorum!’’ demek yerine, ‘’Sizi sevmiyorum’’ dedi onlara. ‘’Olabilir.’’ dedi adam, hızla uzaklaşmayı ihmal etmeden.

Belediye binasının yanındaki parka geçip, bankın birine oturduğumuzda; elimizde, yirmi üç kaset, bir 80’ler karışık Rock Balladları CD’si ve yarısı yenmiş bir bisküvi paketi vardı. Eti susamlı. Yayına, benden önce giren kız unutmuş olmalıydı rafta. Uğur affetmezdi. Yer, göz koyar, çalar, dünyayı bile süpürebilirdi altınızdan. Ve siz, dünyanın artık ayaklarınızın altında bulunmadığından haberiniz olduğunda, boşlukta yürüme yeteneğinizi keşfederdiniz ilk o an.

Eve dönecek durumda değildim. O saatte, hem son otobüsü kaçırmıştım. Hem son paramı harcamıştım, üstelik içtikten sonra kustuğum bir şişe nane likörü için. Tüm paramız bitmişti. Yayın masası kusmuk içinde kalmıştı. O karmakarışık ve her an bozulabilirmiş ve üst sınıf teknoloji ürünü gibi görünen yayın masasını nasıl kolaylıkla temizleyerek eski haline getirdiğimizi, cihazların nasıl sağlam kalabildiğini filan aklım almamıştı. Bazı şeyler, göründüklerinden daha güçlüydü. O gün anlamıştım bunu. Yarı ölümsüz olduğumu da yıllar sonra…

 

Parkı terk ederek, yürümeye başladık. Şehrin tüm gençlerinin, özellikle üniversite öğrencilerinin uğrak yeri olan Duygu Kafe’ye ulaşmak için Baraj Yolu’na doğru yola çıktık.  Ama bizim o kafeyi değil, karşısındaki barı açık bulmamız gerekiyordu. Çünkü orada, Yakışıklı Ertuğrul ile Şişko Orhan, geceden, neredeyse sabaha dek müzik yapıyorlardı. Bir masaya kurulur, o ikisini dinler ve müzik eşliğinde kıvrılır uyurduk belki, birkaç sandalyeyi birleştirerek. Barın sahibi pazarcılıktan zengin, Karpuzcu Kara Sülo’ydu. Uğur’la eskiden beri tanışırlarmış. Araları iyiydi. Elinde hep bir salkım üzüm olurdu Kara Sülo’nun. ’’Ooo Uğur, kardeşim, üzüm yer misin?’’ – ‘’Yok Sülo, sağ ol. Ama çocuk yer belki, ona ikram etsene.’’ On dokuz yaşındaydım. Çocuk bendim.

On beş dakikalık yürüyüş sonunda, rutubetten sırılsıklam olmuş halde ulaştık, Bulvar’ın sonundaki köprüye. Orta bölümünün sol – alt kısmında, istasyonun bakım atölyesi bulunan köprünün adı, Kasım Gülek Köprüsü’ydü. Trenlerin ağır ağır ve gürültüyle geçip gittiği atölyede, hâlâ çalışan işçiler vardı. Tam da köprü girişine ulaştığımızda bir polis otosu geçti yanımızdan. Şu, hızla açılıp kapanır gibi yanıp sönen yarı siren sesi, caddedeki sessizliğe çakılıp kaldı ilkin. Sonra,  yankılanarak, yıllar sonra yok oldu sanki. O kadar uzun sürdü. Ağzıyla aynı sesi çıkarıp güldü Uğur: ‘’Vaağğğğğıvvv’’

Köprünün aşağı inen son metrelerinde bir adam vardı. Ayaktaydı. Salınıp duruyordu. Hayır, aslında salınıp durmuyor, oturarak yapmak zorunda olmamanın avantajını kullanarak, yolun ortasına işiyordu. Sahne, bir dakika önce yaşansaydı, polis otosunda, merkeze doğru götürülüyor olacak olan adamın adı Bahadır’dı. Bizi görünce yanımıza koştu. Bir taksi durdurdu. ‘’Paran var mı?’’ dedi Uğur. ‘’Yok ama hallederiz.’’ dedi Bahadır. Taksiye biner binmez, öyle panikle ve korkuyla konuşmaya başladı ki, taksici de korktu onun korkulu halinden. Taksi Şoförünün korkusuysa hepimize bulaşacak kadar büyüktü. Bahadır, bir yandan, ‘’Uzan arkaya, çaktırma.’’ diye fısıldarken bana, öte yandan, bir çeşit krize girmiş gibi bağırıyordu Şoföre: ‘’Abi sür, sür! Abi ne diyorum sana. Sürsene! Hâlâ bana bakıyorsun ya. Sür, çocuk ölecek, uyuşturucudan zehirlenmiş. Bas şu gaza, bizi baraj yolunda bir yere at.’’ Adam, olağan koşullarda on dakika filan sürecek yolu, bir dakikadan bile kısa sürede aldı. Bu bir rekordu ama Guinness yoktu ortalıkta, yine. Taksici, üçümüzü Duygu Kafe’nin önünde bırakarak, gazladı. Polisin gelmesini, başını belaya sokmayı filan istemiyordu. Kafe, hâlâ kalabalıktı. İnsanlar, kahkahaları cadde boyunca çınlayan iki adamın kahkahasına doğru bakıyordu. Kahkaha atan iki kişiden biri ben değildim. Ve barışmışlardı onca zaman sonra.

Bahadır, olduğu yere, kaldırıma bıraktı kendini. Oturdu. Eliyle bize de işaret yaptı. ‘’Gelin şöyle yanıma oturun.’’ anlamında, sakin bir işaret… Oturduk. ‘’Kanıyorum.’’dedi. ‘’Bir yerini mi kestin farkında olmadan?’’ diye soracakken, sustum. ‘’Vücudumdaki tüm kan akıyor, damarlarımın içine boşalıyor. Kan kaybından öleceğim sonunda. Yardım edin bana.’’  dedi. ‘’Kan dolaşımı.’’ dedi Uğur, ona. ‘’Kan kaybetmiyorsun, ölmeyeceksin, sadece olağan kan dolaşımı, hepsi bu. Kendine gel. Manyaklaşma.’’

Bir saat sonra ayrılmıştık. Bahadır, Demet’in evine gitmişti. Aslı, Demet’in ev arkadaşıydı. Ve gece boyu sevişecekti Bahadır’la. Ama Bahadır, Demet’e aşıktı ve Demet kimseyle sevişmezdi. Vajinasında mı, ruhunda mı ne bir sorun varmış. Biz, ikimiz de Uğur’un üvey annesiyle babasının yaşadığı eve gittik. Yol boyu, bela aramayı sürdürdü Uğur ama o gece kolay değildi bir bela bulmak, bulamadı. Buna en çok ben sevindim. Bir ara, önümüz sıra yürüyen bir genç adama baktı, uzun uzun. Sonra, ‘’Pıst pıst…’’ diye seslendi. Adam, arkasına dönerek, ‘’Tanışıyor muyuz? Birlikte kahve mi içmiştik’’ diye sorunca, Uğur, ‘’Hayır ama bu seni dövmeyeceğim anlamına gelmez.’’ dedi, ona. O da kaçar adım uzaklaştı. Yok oldu, gecenin karanlığında. Sonunda eve ulaştık. Bir odaya soktu beni. Simsiyaha boyalı duvarlarında, tebeşirle yazılar yazılı olan, leş bir yatak ve leş bir yastıkla, leşten de leş bir bakır tepsi içinde, kim bilir kaç gün ya da kaç hafta öncesinden kalmış, içlerinde bir kısmı yenmiş yemeklerin bulunduğu tabaklar vardı odada. Küflenmişti hepsi. Küften masmavi olmuş ekmekler ve gözlerimi kapadığımda görmediğim kurtçuklar. Kapıyı üstüme kilitlemişti. Gece yarısı, küçük kız kardeşi, üvey annesi ya da babasıyla yanlışlıkla koridorda karşılaşmayayım diye. Sabaha karşı, çok sıkışınca ve kapıyı açamayınca pencereyi açarak, beşinci kattan aşağı işemek zorunda kalmıştım.

Aynı odaya, Bahadır’ı da kilitlemiş Uğur, yıllar önce. Bahadır, bir şişe tekel votkasını içtikten sonra, getirilip kilitlendiği odada, damarlarını dolaşan alkolden dolayı zaten su kalmamış vücuduna bir de olağan susuzluk eklenince, su içmek için de dışarı çıkamayınca, odanın ortasındaki o meşhur bakır tepside bekleyen şişedeki sapsarı olmuş suyu içmek zorunda kalmıştı. Sabah olup uyandığında da Uğur,  kapıyı açmıştı. Duştan yeni çıkmış, hâlâ sular damlayan uzun saçları ve bornozuyla karşılamıştı susuzluktan ölecek kadar kurumuş Bahadır’ın karşısına. Üstelik bir de kapuz dilimi varmış elinde. Ve sormuş, karpuz dilimini uzatarak: ‘’Bahadır, ister misin?’’ Bahadır da ‘hem ellerim dolu olursa Uğur’u boğmak zorunda kalmam’ diye düşünerek, ‘’Olur.’’ demiş. ‘’Biraz karpuz da ben alayım.’’

 

Üç gün daha yayına çıktım radyoda.  Her gece, aynı iki şarkıyı beşer defa çaldım. Rockwell ‘’Knife’’ Didem’in anısına, Status quo ‘’In the Army Now’’ Uğur’la benim ve o yaz mevsiminin güzel günleri anısına… Sonra, bir gün fark ettiler, Uğur’un cepleri ve külodu aracılığıyla stüdyodan çaldığı kasetlerin yokluğunu. Şüpheli bendim. Sadece işten atılarak, olaydan sıyrılmış olmak hiç fena sonuç değildi. Sevindim, içerideki paramı bile istemedim. Bir ay sonra, Bahadır, gerçekten Çin’e gitti. Uğur da İstanbul’a. Bahadır, gittiği yerden bir fotoğraf makinesi yolladı bana. Şu eski stil, analog makinelerden… Üniversitedeki ikinci yılımın başlamasına iki gün vardı. Elime geçen Leica marka makineden bir hafta sonra, Uzay da bir kart yolladı, İstanbul’dan. Karttan öte, bir konser bileti… Status quo konseri… Küçük bir siyah – kırmızı kart üzerine Grup adı, konser yeri ve saatini bildiren notlar düşülmüş bir biletti bu. Arkasındaki boşluğa da küçük bir not yazmıştı, Uğur:

‘’Konserdeyim, sevgili dostum. Biraz önce, sensiz söyledik, ‘In the Army Now’ı. Ama ben, senin yerine de söyledim. Sonra, sırtımdaki hançerlere baktım. Seninkini bulamayınca sevindim. Bahadır’ınki hâlâ oradaydı. Onu görürsen söyle, canına okumak için bir gün geleceğim oraya, hah hah haaay… Kafam iyi. Bir sürü bira içtim. Ama ne dediğimi biliyorum, Bahadır’ın attığı kazığı, dünyanın tüm biralarını içsem bile unutmayacağım.’’ Kartı, yıllar boyu saklayacaktım. Sakladım. Uğur, Bahadır’ı, sonra attığı kazığı filan elbette unutacaktı. Ortada, atılan bir kazık filan da yoktu aslında. Sadece fazla inanmış ve çocukça davranmıştı Uğur. Unutmayacağını söylediği o şeyi, unutmasına gerek bile kalmadı. Aklına bile gelmedi çünkü, hem de hiç.  O yıl, üniversitedeki ikinci yılımdı. Yaz bitmişti. Okulun ilk günü, kampüse gidemeyecek kadar acı çekiyordum. Bahadır, Çin’den döndü bir ay sonra. Uğur’dan ses soluk çıkmıyordu, aylarca haber alamadık ondan. Ölmesinden korkuyordum. Öyle uzun zaman görmediğim birileri olunca hep korkuyordum ben, bir yerlerde ölüp gideceklerinden. Sonbahar bitti, kış sonu – Okulun ikinci dönemi başlamıştı. Şubat ayı filandı. ‘’Uğur geri dönmüş, buralarda.’’ filan dediler. Onu gördüğümde, hayattaydı. Ertuğrul’a eşlik ediyordu basgitarda. Yolun karşı kısmındaki barın sahnesindeydi. Beni görünce, gitarı sahneye bırakıp yanıma geldi. ‘’Bir saat daha çalacağız. Sonra çıkıp gidelim buradan.’’ dedi.

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri