Tuesday 10th December 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR AŞK İÇİN, OLASI, EN TUHAF HAMLE ”

Bülent Uçar ” BİR  AŞK İÇİN, OLASI, EN TUHAF HAMLE ”

Mithat’ın sahibi olduğu dükkânın giriş kapısına göre sağ iç tarafta bulunan bisküvi reyonunun sol köşesinde, artık kimsenin tercih etmediği susamlı bisküvilerin açılmamış karton kutularını örten bir coca cola dolabı vardı. O dolabın üstünde de reklam yüzü olarak sarışın bir kız gülümseyerek kola kutusunu tutuyordu, elinde.  Her şeyi o başlattı. Ve dürüst olmalıyım. Ben de kabul ediyorum, kız çok güzeldi. Çok güzel gülümsüyordu ve sanki sonsuz bir aşk vardı yüzündeki sevinçte ve o aşka sahip olmayı bir genç adam bir süre sonra çok isteyecekti. Hatta bu yüzden kısmi delilik nöbetleri geçirecekti. Bazı günler ben de gözlerimi alamıyordum o kızdan ama hepsi bu kadardı yani. Fazla takıntı yapmaya gerek yoktu.

Ama Ercan, yalancıların en ahmağı, söz konusu para olunca görülebilecek en sahtekâr insan ve şu hayattaki en yalnız adam, dolabın üstündeki bu sarışın kıza aşık olmuştu. Dükkânın ilk açıldığı günlerde, eğer Cemil’i ya da Mithat’ı dolandırmak istemiyorsa oraya pek uğramayan Ercan, yaz mevsimi için yeni gelen dolapların sol yan kısmında bu kızı görünce, olur olmaz tüm zamanlarını dükkânda geçirmeye başlamıştı. Hatta bazı günler, Mithat’tan dükkânın bir köşesine kıvrılarak uyumayı isteyecek kadar ileri gitmişti. Bir gece, dükkân kapanana dek dükkânın arka kısmında, iddia oynanan bölümde saatlerce oturmuş, kızı izlemişti. Dükkân kapanmaya yakınken de ayağa kalkmış:

‘’Mithat…’’ demişti. ‘’Bu kız suratıma bile bakmıyor, ne yapacağım ben bununla.’’

‘’Bilmem, belki de onun baktığı yere oturmalısın. Ve ibne gibi konuşmayı kes. Tarzını yenile, bir şeyler yap işte.’’

‘’Mesela nasıl şeyler?’’

‘’Bilmem, daha sert ol ve hiçbir zaman taviz verme. Bir de güzel giyin, eski Amerikan yıldızları gibi, ne bileyim Humphrey Bogart gibi mesela.’’

Ercan, bunları duyunca sinsi sinsi gülerek, yaşlı bir tilki gibi fısıldadı: ‘’İyi fikir, iyi fikir…’’ dedi. Ama şimdi gitmeliyim diyerek de dolaba yaklaştı, kıza baktı. Sonra, usulca öptü kızı yanağından. Mutlu görünüyordu. Öyle mutluydu ki eve kadar koşarak gitti. Başarabilse uçardı da.

İlk günler gülüp geçmiştik. Ama sonra anlaşıldı ki durum ciddi ve Ercan gerçekten ama gerçekten hasta. Çünkü burnu akıyordu, o haliyle de nasıl bir özgüvense, burnunu çeke çeke kızı tavlayacağını düşünüyordu. Bir gün, elinde bir fotoğraf makinesiyle geldi. Cemil’in evinden almıştı makineyi. Cemil, makinesini kimseye vermezdi. Muhtemelen izinsiz almıştı. Kızın fotoğrafını çekti. Biraz dükkânda kaldı. Sonra çekip gitti. Uzun süre de dükkâna uğramadı. Söylenenlere bakılırsa, o gün kıza bir facebook hesabı açmış. Çektiği fotoğrafı da kızın profil fotoğrafı yaparak kızla mesajlaşmaya başlamış. İlk gün tanışmışlar. İkinci gün kıza arkadaşlık isteği göndermiş. Bu isteği, kızın biraz naz yapmasına izin vererek, iki gün sonra kabul etmiş. Zaten kendi saygınlığını da düşünerek, kızın üzerine fazla gitmemiş. İlk mesajı ondan bekliyormuş. Sonunda almış mesajı ve ilişkinin duygu yükü alıp gitmiş başını.

Öğle vakitleri kıza kendi hesabından mesaj yolluyor. Akşamüstü kızdan karşılık geliyor. Ama o, gelen mesajı gece yarısı okuyarak, içindeki derin umutsuzluğu yenmeye, gecenin o kör vaktinde mutlu olmaya çalışıyormuş. Çünkü başka türlü mutluluk nedeni bulamayacağını biliyormuş. Bazı günler, kıza mesaj yolluyor, akşam olunca da mesajı görüyor ama karşılık yazmıyormuş. Ertesi gün de mesajıma neden karşılık vermedin, diyerek sitem ediyormuş kıza. Bir – iki gün küs kalıyor, sonra bir bahaneyle barışıyormuş.

İki hafta sonra dükkâna uğradı. Mithat’la göz göze geldiğinde, Mithat göz ucuyla selam vererek boştaki sandalyeyi işaret etti ve Cemil’i dinlemeye devam etti. Cemil üzgün görünüyordu ve kimseye duyurmadan, kısık sesle konuşmaya çalışıyordu:

‘’…Evet, evet, Nuri ölmüş. Sabah uyandığımda cami megafonundan gelen dua seslerini duydum. Sonra, ölen kişinin adı duyuruldu.’’

‘’Öldüğüne emin misin?’’

‘’Yani bilemiyorum, megafondaki ses açık açık söyledi. ‘Nuri Bayeh ölmüştür. Yakın dost ve akrabalarına duyurulur’ Bana söylüyordu. Duymuştum. Duyuruyu aldım ve Uzunköprü’deki abisini aradım. ‘Öldü.’ dedi. ‘İki hafta Keşan’da kaldı. Sonra, İstanbul’a yazlık eve gitmiş, orada da ölmüş.’- ‘’

‘’Nasıl oldu?’’ diye sordum.

‘’Bilemiyorum, kalp krizi diyorlar ama bana kalırsa…’’

‘’Evet, size kalırsa…’’ dedim, telefon kapandı. Sonra da ulaşamadım adama.

‘’Sence ne diyecekti?’’ diye sordu Mithat. O sırada gözü Ercan’a takıldı. Ercan neredeyse ağlayacak kadar hüzünlü ve şefkatli – sevecen bakışıyla dolabın üstündeki kıza bakıyordu. Mithat, ‘’Lanet olsun.’’ diye geçirdi içinden. ‘’Kıza gerçekten aşık olmuş.’’ O sırada Cemil’in sesi ulaştı kulaklarına: ‘’Bana kalırsa ölümünün kalp krizi süsü verilmiş intihar olduğunu söyleyecekti.’’ dedi, Cemil. Sonra da devam etti:

‘’Önceki kış, bir ara, bir hafta filan boyunca göğüs ağrısından şikâyetçi olduğuna dair numara yapmış. Sonra, isteksizmiş gibi yaparak, sözde gönülsüzce hastaneye gitmiş. Eve döndüğünde hiçbir kanıt göstermemiş, kimse de doktor raporu filan görmek istememiş ama Nuri, ‘Kalbinden ciddi şekilde rahatsız olduğunu’ söylemiş. Hastaneye filan gitmemiş aslında. Çünkü ta o zamanlarda koymuş aklına kendini öldürmeyi. Bir insanın kendini öldürmesinin günah olduğunu çocukken öğrenmiş, buna inanmış ve bir tür oyun oynayarak, Tanrı dahil herkesi kandırarak intiharına hastalık süsü verebileceğini düşünmüş.’’

‘’Tamamen saçmalık.’’ dedi, Mithat.

‘’Boş ver.’’ diyerek, ayağa kalktı Cemil. Dükkândan çıkarken ardından seslendi Mithat:

‘’Akşam mutlaka uğra, seni bir hayaletle tanıştıracağım. Dükkânın arka kısmındaki ahşap dolapta yaşıyor.’’

O sırada, Ercan’ın sesi duyuldu:

‘’Mithat, bu kız benim sonum olacak. Onu düşünmeden geçen tek bir dakikam bile yok. Bazı günler mesajlarıma karşılık vermiyor. Çıldıracak gibi oluyorum. Küsüyorum, haddini bildirmek istiyorum. Birkaç gün konuşmuyorum ama umuruna bile almıyor. Sonra,  gururumu da korumaya çalışarak, bir bahane bulup barışıyorum. Çünkü çok özlüyorum onu, ne yapacağımı bilmiyorum.’’

Mithat, gülse mi yoksa küfür mü etse bilemedi.

‘’İlişkilerde sakin olunmalı Ercan. Sakin ol ve kızı idare et. Her şeye kızma öyle. Belki bir mazereti vardır, o nedenle ilgilenemiyordur seninle.’’

‘’Olabilir abi, olabilir.’’ dedi ve kızın yüzüne son bir defa daha bakarak ayağa kalktı. Dükkânın kapısından tam çıkarken, ardına baktı, kıza gülümsedi. Sağ elindeki işaret parmağını öptü. Kıza doğru uzattı, ‘’Seni Seviyorum.’’ dedi ve uzaklaştı.

Birkaç hafta görünmedi ortalıkta. Aşıktı, mutluydu ve bize ihtiyaç duymuyordu. Telefonlarımıza bile çıkmıyordu. Sonra, bir gün, çıkıp geldi ansızın. Mutsuz görünüyordu. Dahası tam bir leşti hali.

Mithat’a sarılıp ağlamadan hemen önce, ‘’Kızdan ayrıldım.’’ dedi. Sonra, toparlanmaya çalışarak:

‘’Bir hafta oldu, yolladığım hiçbir mesaja karşılık vermedi.’’ diye ekledi.

Mithat, gülmemek için güçlükle kontrol ediyordu kendini. Ben, onun kadar kontrollü değildim.  Önce kesik kesik birkaç kahkaha püskürdüm. Sonra serbest bıraktım. Delicesine güldüm. Derken – birden eksildi kahkaha. Durdum. Ama söylemeliyim ki, biraz önce gerçekleşen tüm o gülüşlere, kahkaha ve komediye rağmen hayatım boyunca çok ciddi olduğum anlardan birine geçiş yapmıştım. O denli ciddiydim ki, o yüz ifadesi ve içimdeki duygu haliyle insanlara – birkaç saniye içinde dünyanın yok olacağını söylesem, buna bile inandırabilirdim. Alay etme tavrı ya da küstah bir ironi eylemi sergilemiyordum. Ölümüne ciddiydim:

‘’Ercan…’’ dedim. ‘’…Senin yaşadığın şey gerçek bir aşk ve buna saygı duyuyorum…’’ Sözlerim bitmemişti ama o, ilk cümleyi duyar duymaz, ağlayarak çıktı dükkândan ve koşmaya başladı.

Yaşadığı aşk, o güne dek şahit olduğum en gerçek aşktı. Bir aşkı gerçek kılan ölçü neydi ki… Onsuz yaşayamamak mı? O olmadan kendine yeni bir ayakkabı almanın bile anlamsızlaşması mı? Onsuzken gerçekleşen tüm eylemlerin, onun şahitliğinde gerçekleşmediği için hiçliğe karışarak yok olması mı? Onunlayken ve tek bir şeye sahipken, sanki her şeye sahipmiş gibi kazanmaya dair tüm hırslardan arınmak mı? Defalarca öpmüş olmaya rağmen, hâlâ ve hep onu öpme hayaliyle yaşamak mı?

Eğer gerçek aşk ölçüleri bunlardıysa, Ercan’ın aşkı bunları ve daha fazlasını içeriyordu. Üstelik karşılıksız seviyordu kızı. Buluşmuyorlardı bile. Umurunda değildi. Yaşadığı aşkın gerçek sanılan ve karşılıklı yaşanan tüm o aşklardan tek bir farkı vardı. O fark da taraflardan birinin gerçek olmamasından kaynaklanıyordu. Ancak bunun dışındaki her şey kusursuzdu.

Bir süre daha ortalıkta görünmedi Ercan. Kendine zarar vermesinden korkuyorduk.  O sırada, kolacılar geldi. Sonbahardı artık, insanlar oruç tutuyorlardı. Dini bir aydaydık. Yeni dolaplar gelecekti. Dolabın yine sol kısmında ama bu defa o güzelim kızın fotoğrafı yerine içinde yaşlı insanların da bulunduğu bir sofranın çevresine dizilmiş mutlu bir aile fotoğrafı olacaktı. Gerekçeleri  buydu ve eskisini alıp götürmek istediler. Kız, dolabın sol yan kısmında hâlâ gülümsüyordu ve hâlâ çok güzeldi. Zaman onu yıpratamıyordu. Hiç değişmiyordu kız.

Yeni dolap istemiyorduk, eskisini alamazlardı. Arkadaşımızın sevgilisine dokunamazlardı. Onu korumak boynumuzun ve erkekliğimizin borcuydu. İzin vermedik. Israr ettiler. Artık Mithat’la çalışmayacaklarını,  sözleşmelerini fesh edeceklerini söyleyerek, tehdit bile ettiler. O sırada Mithat’a baktım. O da göz ucuyla izin verdi. Ben de anlatmaya başladım.

Sonuçta ortada büyük bir mazeret vardı ve bunu duyduklarında durumu anlayışla karşılayarak dolabı bırakıp gideceklerdi. Bundan kuşku duymuyorduk. Ama her nedense öyle olmadı. Ben durumu anlattım. Onlar da polis çağırdılar. Dolabı alıp gittiler. Yerine yenisi de gelmedi. Bayram geldi, bayram geçti. Sonraki bayram geldi, koyunlar, kuzular kesildi. Ama Ercan hiç gelmedi.

Bir yıl sonra, bir gün – biz onu neredeyse unutmuşken, birden çıkıp geldi. Mevsim kıştı.  Dolabı yerinde göremeyince, ne yapacağını bilemiyorduk. Ona anlatmak istedim. Ama dinlemedi.

‘’Boş ver…’’ dedi. ‘’Beni aldatıyormuş. Şifresini ele geçirdim. Masajlarını okudum.’’

Mithat araya girerek: ‘’Başka biriyle mi ilişkisi varmış?’’ diye sordu.

Ercan başını öne eğdi: ‘’Başka bir sürü kişi…’’ dedi. Sonra anlatmaya devam etti:

‘’Madem beni artık sevmiyorsun ve başkaları girdi hayatına. Eski günlerin hatırına son bir defa konuşalım, dedim. Tamam, dedi. O gece, sabaha dek konuştuk, hem facebooktan,  hem telefondan. Buluşmak isteyecektim. Hiç değilse yüz yüze konuşalım, bunu hak ediyorum, diyecektim ona. Sonra, bu da anlamsız göründü bana. Sonunda şehri terk ederek, Adana’ya gittim önce. Sonra, Kozan’a geçtim oradan. Bir yıldır da oradaydım. Bazen… Evet bazen… ( iç çekti, dudakları titredi – neredeyse ağlayacaktı) Bazen, gizli bir numara arıyor beni. Hep de gece vakitlerinde arıyor. İlk zamanlar oralı bile olmadım. Açmadım telefonu. Çalıp durdu. Kapandı. Sonra, neredeyse her gece, aynı saatlerde aramaya devam etti. Bir ya da ne bileyim belki iki hafta sonra, bir gece açtım telefonu. Sesimi dinledi ama konuşmadı. Ben de kapattım. Biliyorum arayan oydu. Ama artık bitti. Geri dönemem ona.’’

İtiraf etmeliyim ki acıklı bir hikâyeydi.

Mithat, ‘’Bunca zaman sonra dükkânıma gelmişsin, bir şey ikram edeyim, ne içersin?’’ deyince, artık orada bulunmayan dolabın eskiden olduğu yere baktı. İç çekti, acınaklı haliyle sesi titreyerek konuştu:

‘’ …Ne içerim ha, öyle mi? Bilmiyorum ki, limonata, var mı ? ’’

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri