Tuesday 17th September 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” YOLDA – HER ŞEY ve HERKESTEN UZAKTA ”

Bülent Uçar ” YOLDA – HER ŞEY ve HERKESTEN UZAKTA  ”

______________

 

Hiçbir zaman cesur biri olamadım. Fiziksel ya da ruhsal bir acıya, karşı koymaya, onu kabullenmeye ya da yok saymaya yetecek özelliklerim de yoktu. Ve yine nedensizce korkuyordum. Sokağın sonuna, büyük kilise kütüphanesinin karşısındaki yüksek duvara yetişebilseydim, kuşkusuz geçecekti bu korku. Yürümeye çekindim. Eskiden beri, sokulup beklemeyi sevdiğim saçağın altına baktım. Yolun karşısındaki pürüzlü, kırık dökük beton zemin, kuru, tozlu bir eski anı gibi aklıma geldi önce, ardından gözlerimin önüne… Sonra gerçek oldu. Yorulmuştum ve eskisi kadar güçlü de değildim. Durdum. Derin bir soluk aldım. Hiç beklemeden, yukarıya, eski otobüs durağına yürüdüm. Gözlerimi, ulaşmaya çalıştığım noktaya, kırpmaksızın dikmiş, var olduktan hemen sonra, hızla yok olacağına emin olduğum o şeye odaklanmıştım. Hızlı da değildim artık. Yavaş ve küçük adımlarla yürümüyordum da sonsuz, esrik bir yavaşlıkla, zamanı durdurarak, seğiriyordum sanki. Bir hayalet gibi… Süzülerek.

 

Sokaklar boşaltılmış, büyük buz erimiş, eski ateş sönmüştü. Ve sessizlik, evden uzaklaştıkça büyüyordu. Bir daha hiç kimse olmayacaktı. Hiçbir yerde.

 

Tüm bu olanlar, sessiz soluksuz bir karanlığa sarılmış, izlemeye zorunlu tutulmayan, ancak, insanın gözlerini alamadığı bir gösteriymiş gibi sunuluyordu. Ben gözlerimi ovuşturmuş, göz kapaklarıma kadar değen ıslak saç uçlarımı yukarıya kaldırmıştım. Huzur içinde ve kımıldamaksızın, bu gösterinin bütün ayrıntılarını görmek istiyordum. Nedenini hiç bilemeyecektim – fakat olanlar geri çevrilemezdi artık. Şüphe sona ermişti. Başkasının söylemesini bekleyemem, hem itiraf etmekten de çekinirler ama biliyordum: Hiç kimsenin arzu edebileceği bir kesinlik olamazdı bu… Olan olmuş, ölülere karışılmıştı.

 

Sıradan bir günün alışılmış herhangi bir görünümü için bile güçlü bir mucize bekleniyordu. Olağanlık için bir mucize… Hiç gerçekleşmeyen… Gerçekleşemeyecek olan. ‘Mucize bile çalışmaz, işe yaramayacak.’ diye söylendim. Başlamayan şeyler bile bitmişti. Henüz var olamadan yokluğa karışmışlardı. Bir rüyanın içinde yaşanan hayatların gerçekliğine karşı duyulan, o tekinsiz, ancak pırıl pırıl ışıldayan kuşkusuzlukla emindim bundan. Başlamayan şeyler bile sona ermişti.

 

Gözlerimin önüne yaklaşık bir yıldır girilmeyen ölü evi ve aylardır kullanılmayan duş zemininin ‘kurumuş’  görüntüsü geldi. Varlık ve hiçliğin gerilimi, birinin diğerine, ötekinin öbürüne dönüşüp durduğu an. Ne tam anlamıyla var oluyor ne de yok olabiliyorlardı. Otobüs durağına yaklaşınca durdum. Yukarıya baktım. ‘Bulutlar güneşi gün boyu gizleyerek, günü merhametli kılmayı başardılar.‘ Bunu not aldım. Ben bir şair değilim, yine de unutmak istemem, arada yazarım. Bir şeylerin, yok olmaya karşı koyması, neden bilmem iyi hissettiriyor. Oysa yine de biliyorum bahanem yok. Var olmasını ne kadar çok istersem, onu, o denli mutlaklaştırıyor, bir mucizenin ardına taşıyorum. Nedeni bu ve anlayabiliyorum bu tekinsizlik sona ermeyecek. Terk edilmiştik, üstelik geri dönüşsüz biçimde. Bu duygu, ölümden de ciddi ve katlanılmaz olan tek şeydi. Ölümün tüm belirtilerini gösterirken hâlâ hayatta kalmak ve bunu yaşamanın utanç verici zorundalığı…

Gökyüzündeki kuşkulu aydınlık, bulutlardan dolayı erkenden karanlığa dönüşecekti. Bunun öngörüsü umut etme yetisini canlı tutuyordu. Bu, fizik ötesi kaynaklı bir güven duygusu sunuyordu ve içimi sevinçle doldurmaya yetmişti. Hiç değilse o kısacık an için yeterliydi, daha fazlası için, kuşkusuz daha fazlası gerekiyordu. Yağmur yağacaktı.  Buna sevindim. Çünkü yolda olma fikrimi sonsuzca haklı çıkaracak, beni vazgeçmekten alıkoyacak başka bir neden bulamıyordum. Yağmasını bekleyecektim.  Geç uyanmış, nefesimi tutarak, yutkunmayı bile fazlalık sayabileceğim uzun bir bekleyişin sonunda çıkmıştım dışarı. ‘Öğleden sonra, saat dört.’ diye geçirdim aklımdan. Büyük saat kulesi, zaman akıp giderken yolun orta yerinde görkemli ve ağır, kıpırdamaksızın bekliyordu. ( Dördü on iki geçiyor. )  Son bir kaç araç daha, kimisi yavaş, diğerleri neredeyse son hızla, kulenin yanından geçip gidiyorlar, ayrı yönlere…

 

 

Kule yolu ortadan ikiye bölüyor…

 

O araçlar da gittikten sonra şehrin bu kalabalık, hiç durmadan, durdurulamayan bir ‘hayvan makine’ gibi işleyen caddesinde hiçbir yaşam belirtisi kalmamıştı. Yine de saf sessizlikle, birilerinin yokluğunun duyurduğu sessizlik arasındaki farkı birbirinden ayırabiliyordum. Etrafım bu yüzden hayaletlerle sarılmıştı. En son geçip gidenlerin uzaklaşan motor sesleri de kesilmeye başlayınca, son kalanların da iyice uzaklaştığını anladım. Onlar da gitmişlerdi. Yollar boştu, eski otobüs durağında hiç kimse yoktu. Bir daha olmayacaktı… Oysa bu saatlerde aradığım herkesi, hatta ölüp gitmiş olanları bile bulacağımı düşündüren biçimde kalabalık olurdu burası. Tıpkı mahşer yeri gibi, yaşayanlar, ölüler hep bir arada… O kalabalıkta, sınırsız meydanın, büyük hayvanımsı makinenin büyükten de büyük hangarımsı sağanağında, cadde kıyısının ucuna eklenmiş, karşı yolun uzağındaki eski otobüs durağında… İşte orada bulamayacağım birinin başka hiçbir yerde olamayacağını hissettiğimde, o kişinin mutlaka orada olduğuna dair, kuşkudan uzak, güçlü bir inanç geliştiriyordum.  Bu inancı da riske atmıyor, aradığım kişinin orada olup olmadığını anlamak için durağa kadar gidip bakamıyordum. Çaresizlik…

Gökyüzü daha da kararıyor, yukarıya baktım. Bulutlar… ‘Saklanma arzumu büyütürken, yok olma duygumu çoğaltan sığınaklar…’Görüp duyduğum her şeyi tanımlıyordum, bu tutumuma sonraları ‘belirsizliğe karşı mutlaklaştırma refleksi’ diyecektim. Eve doğru yürüyor, daha önce hissetmediğim yoğunlukta duyduğum, ancak tanımlayamadığım o sona ermişlik anını aklımdan çıkaramıyordum. Bir milat gibi sonraki her şeyi o ana bağlayarak başlatıyordum. İnsansızlık, seslerin yokluğu… Ağaçlardan dökülen kurumuş yapraklar; hiç değilse bugün için uzun ve dar olması gereken sokağın asfalt zeminini boylu boyunca saran yapraklar. ‘Günlerdir hiç kimse uyanmıyor, rüyadalar …’ diye söylendim. Binanın sokak kapısı ardına kadar açıktı, girişte, kurumuş yapraklara karışan çer çöp neredeyse saldırarak görünür kıldı kendini. Binadan içeri ilk adımımı attığımda ikincisini atmadan önce bildiğimi fark ettim, asansörün bozuk olduğunu. Son bir haftadır böyleydi bu. Biri mi söylemişti, bir önceki binişimde bozuk olduğunu kendim mi anlamıştım? Bilmiyorum. Hiç denemedim. Merdivenlere yöneldim. Böyle korkulu bir günün erkenden gelen akşamüstünde hâlâ çalışan bir asansör, ‘her şeyin yolunda olduğu izlenimini’ duyurmaya yeterdi oysa.

 

 

 

 

 

1

 

Balkon kapısını kapatmam gerekirdi, ama bunu yapmadım. Rüzgârın içeriye uçuşturduğu yaprakların arasından yürümeye çalışıyordum. Odanın dışına, salona taşıdığım ve günlerdir toparlanmamış yatağa eğilerek, aylar önce Sanem’in küçük kâğıtlara yazdığı notlara baktım:

‘Uyku bir kara deliktir. İnsan, eğer yok olmaya karşı koyabilirse; kara delikler, başka dünyalara açılacaklar.’

 

Notları yatağın üzerine bırakarak, yeniden dışarıya çıktığımda, gece yarısı başlayacak rüzgâr fırtınasına saatler kalmıştı. Sanem, yola çıkmak için çoktan hazırlanmış olmalıydı. Yola koyuldum. O eski, ağır Çekoslovak Jeep’ini çalıştırmak zor olacaktı. Ancak elimin altında başka bir araç da yoktu.  ‘Arı kuşu kanadı.’ dedim birdenbire. Solucan tozu… Keşfettiğim heyecan verici bir buluşu ilk defa dile getiriyor gibiydim. Oysa bunu, yola çıkmadan önce, ilk ‘O‘ dile getirmişti. Bir çeşit halüsinatif etki taşıyan madde ile ne mene şey olduğunu kimselere söylemediği o tozu birleştirerek, sonraları mutlaka kullanılmak üzere küçük bir kutuya saklamıştı.

 

 

2

 

Vedalaşmasını bekledim. Kalabalık değillerdi. Üç eski arkadaş, tanıdık gibi görünse de bir türlü tanıyamadığım yabancı bir-iki aile efradı… Bir de o vardı. Ben bazen var olabiliyorum… Uzun sürmeyecekti. Sırtımı döndüm. Beni gördükleri zaman yüzlerinde oluşacağını bildiğim o tuhaf ifadeyi görmek istemiyordum. Kendimi ait olduğum her şeyden uzak ve yabaniymiş gibi hissettiren bakışlar… Hiçbir şeye hakkım yokmuş ve elim boş dönmem gerekirmiş gibi hissetmeyeli uzun zaman olmuştu. Geriye dönmek istemiyordum.

Sesleri duyuluyordu. Diğerlerinden biraz daha uzun ve şişman olanı ağlamaklıydı. Ve yüksek ağlama sahteliğiyle sergilediği gerçek ötesi güçsüz fısıltılarla, sessizce ve yine de o sessizlikte hedefini bir mermi gibi bulan sözcükleri seçiyor, o çaresiz anında bile beklenmedik bir titizlikle sıralıyordu ‘…iyice düşündün mü? … Lütfen…’ diyor, bekliyor, sonra kesiliyordu sesi. Ardından ruhumu bulantıyla sarsan bir ağlama nöbetiyle sarsılıyor, sarılıyordu ona. Diğeri, küçük olanı, içime sevinç yükleyen neşeli sesiyle ve ağlamadan ki tek ağlamayan oydu: ‘Yani sen şimdi bir daha hiç geri dönmeyecek misin?’ diyor. En büyükleriyse gerçekten ağlıyor: ‘İstediğin zaman geri dönebilirsin, ne zaman istersen. Seni hep bekleyeceğiz.’ diye hıçkırıklara salıyordu kendini. Sanki sadece kendini değil de özel olarak dolgun göğüslerini, insanı ne durumda olursa olsun davet eden o harikulade, büyük, yine de zarif görünen güzel göğüslerini bırakıyordu hıçkırıkların sarsıntısına. Bu lanet aile, hep birlikte şehvet yayıyordu boşaltılmış bu tekinsiz sokaklara ve onun bağlı bulunduğu; tutkuya doymayan, bıkmak usanmak bilmeyen dünyaya. Bembeyaz tenleri, uzun bacak ve kollarıyla görkemli bir seksüel kontrast oluşturan bu kadınlar, güzelim yüzleri ve enfes göğüsleriyle… Tanrım! Bir Balkan kadınında ne aranırsa, genetiğin sunduğu güzellik, zarafet ve alımlılık adına her ne varsa… Sırtım onlara dönüktü. Arabanın camına yansıyan görüntülerini izliyordum… Aralarında belli belirsiz şişman olan sarışın genç kadın, özenli duraksamalar eşliğinde bestelediği hüzün dolu cümleyle: ‘Her zaman… Burada. Ne olursa olsun… Bekleyeceğiz seni, unutma!’ diyor, sarılıyor, cama doğru bakıp, oraya yansıyan varlığımla kendisini gördüğümü görüyor, gözlerini dikiyordu bana. Öfke ve buna eklenen çaresizlikle…

Eğer ölümüm, birinin bunu istemesine ve bu isteğin yoğunluğuna bağlı olsaydı, o an oracıkta, o arabanın çamurlu lastiklerinin dibinde can vermem gerekirdi. Neyse ki buna bağlı değildi. Yanındakilere son defa sarıldı, ‘Hoşça kalın!’ dedi. Ondan duyduğum en güzel sözdü. Doğru yerde, doğru zamanda söylenen öyle az şey vardı ki, bu da onlardan biriydi ve doğru kişilere…

Sanem, arabaya yöneldi. Uzun, şişman olan koşup önüne geçti. Son bir defa daha ağladı, sarıldı. Sanem’in huzursuz yüzü, arabanın camına yansıyordu. Diğerinin sırtı dönüktü, hıçkırdı. Kocaman gövdesini Sanem’e sardı. Yine hıçkırdı. Dudaklarımı büzerek, yüzümü buruşturdum. Tanrım, dayanılmazdı. Sanem, camdaki görüntüsüyle bana doğru baktı, gülümsedi. Birbirine bakan iki yansımaydık. Camdaki iki görüntü, asla gerçek olamayacak kadar uzak… Sonra arkamı dönerek, O’na baktım. Yürümeye başladı. Yaklaşınca, ‘İyi rol yapabiliyor muyum?’ diye sorar gibiydi. ‘Hayır.’ diye cevap verdim, duymadı.

Aceleyle uzaklaşmak istiyordum.

Sokaklar ve onun kalabalığı, Tanrı’nın yokluğunun olmasa da şeytanın bile var olmayı katlanılmaz rüsvalık olarak gördüğünün kanıtlarından biri sayılmalıydı. Ancak biz de gittikten sonra, sokaklarda hiç kimse var olamayacaktı artık.

 

 

3

 

 

Sonunda arabaya binebilmiştik, içerisi soğuktu, eğilip kaloriferi açtı. Eski, güçlü ve beyaz bir Çekoslovak jeepiydi. Kalorifer, motordan aldığı ısıyı içeriye üflemeye başlamıştı bile. Kim söyleyebilirdi ki; bir kalorifer peteğinden süzülen motorin türevi bir maddenin yanan soluğunu duyduğumuzu. Kaybettiğimiz tüm güzel günlerin; eski, güzel bütün anların ölmüş sanılan ruhları sokuluyordu kaloriferin mazgalından koltuklara, oradan ayaklarımızın uçlarına doğru.

 

‘Nereye’ dedim, ‘Uzağa’ dedi, saçlarını çözdü… Arkasına baktı, unuttu.

 

 

‘İnsan neden çift olmak, diğerini bulmak ister?’ Var olmanın utanç verici anlamsızlığına iki kişi daha kolay ve utanmadan katlanabilir diye mi? Çünkü utanç, iki kişiyle azalıyor, üç kişiyle gurura dönüşüyor, daha da kalabalıklaşırsa bir krallığa… Biliyorum.

Orada öyle kalsa yanımda, bir daha hiç ayrı yerlerde olmasak, dünyanın yıkıldığı gün bile her şeyin yolunda olduğundan kuşku duymazdım. Bu yüzden, en güvenli yerde, yoldaydık. Bilmediğimiz bir ülkenin uzak, yitik otobanında, gri bulutların altında, bu ıssız yolda hiç sapmadan, dümdüz, ileriye doğru yol alıyor. ‘Yoldayken kimse seni terk edemez’ diyordum kendime, durmaya niyetim yoktu.

 

4

 

Yağmur, başladığı andan beri hiç durmamıştı. Yağıyordu durmaksızın ve başlangıcı olmayan şeyler gibi; sonsuz olmaya, bitimsizliğe ikna edici… Oysa biliyordum, başlamayan şeyler dahi bitmişti. Doğmalarına binlerce yıl olan çocuklar, onlar bile binlerce yıllık ölüydüler, on binlerce yıl sonra. Zaman durmayacak…

Uzayıp giden asfalt ıslanıyor, önümüzdeki yol ve yakın gelecekte şimdiki zamana tutunamadan geçmişe karışacak olan, henüz ulaşmadığız o mesafelerin hepsi bir bir geride kalıyordu. Sınırları olmayan bu yolda yalnızdık. Yanımdaki koltukta sessizce oturuyordu. Kaloriferin içeriye yaydığı sıcaklığı biriktirip saklayarak, ısınan, üstelik yeni ve temiz kokan, açık kahve renk battaniyeye sarındı. Koltuğa iki büklüm uzandı. Kendini kucağıma doğru bıraktı. Başını usulca eğerek, sol kasığıma yaslayıp uykuya daldı. Bunun bir rüya olmadığına kimse inandıramayacaktı beni. Böyle anlarda uyanırdım. Gözlerimi kapadım, birkaç saniye. Sonra açtım, hâlâ yanımda… Rüya olmadığını anlamak bile inanılır gibi değildi. Uyandığımın rüyasını görmüşüm gibi kuşkuya düştüm.

 

‘’Kopenhag’da seviştik, Paris’te uyandık.’’ diye bir ritim dolandı dilime. ‘’Kopenhag’da seviştik Paris’te uyandık.’’ Başka bir yerde, sokaklarda gece geceydi, gündüz de öyle…’’

 

5

 

Islak yolun, gündüze rağmen, bulutlardan ötürü karanlık gökyüzünün altında yavaşladım. Yolun dışına, yağmur sularıyla ıslanmış koyu çimenlerin üzerine sürdüm, durdum. Uyandırmadan indim. ‘’Orada, hiç kimsenin olmadığı boşlukta, hayatımdan kilometrelerce ve binlerce yıl uzakta, yapayalnız olduğumu’’ düşündüm. Korkmaya başladım. Onun, uzakta kalmış, bir eski zamanın güvensiz anında söylediklerini anımsadım. ‘’Korkmaya başlarsan uyandır.’’ demişti. Yanına döndüm. Uyanmıştı, gülümsedi, ‘’Korktun mu?’’ Konuşamadım. Sadece öpebildim. Dudakları yumuşacıktı. İçeriye doğru beyaz, yumuşak ve ıslak bir pamuk parçası gibi büyüdüler. O an, bir etin sadece et olmadığını ve hiç olmayacağını anladığımda, orada olamadığımda başka hiçbir yerde olamayacağımı da… Biliyordum.

 

İçimden öyle çok şey söyledim. Duysaydı, ikimiz de unuturduk.

Başlayan her şeyin biteceğini bilen ve bu yüzden başlamadan sürdüren iki saf hilekâr gibiydik ve sonsuzlukla oynuyorduk. Kartları dağıtan da oydu, onları çalıp saklayan da… İkimiz için…

Mutluluğu, kalbimin olduğu yerde, fiziksel bir acıyı hisseder gibi hissediyordum. Sol tarafta bir serinlik oluşuyor. Serinlik ve kanatlanmış gibi hissettiren ağırlıksızlık, salt hafiflik, sağ tarafının buna asla katılamadığı, bu yüzden çok mutluyken, diğer tarafın hep kırıcı olduğu bir tuzak.

 

6

 

İnsanların başına, başkalarının asla kendilerinin yerinde olmak istemeyeceği derecede kötü şeyler, felaketler ya da mutluluktan soluğunu kesecek denli iyi yaşamlar geldiğinde; bunların her ikisi de hiç başlarına gelmemiş, hiç yaşanmamış gibi geçip gidiyor. İlk zamanlar, öyle hayretler içinde kalındığından, bütün bunların kendi başlarına geldiğine inanamadıklarından, sonraysa geçip giderek bir anıya dönüştüğünden… Hiç yaşanmamış gibi… Her iki durumda da, yaşayana ait hiçbir şey kalmıyor, yaşanmamış ya da yaşanıp çoktan bitmiş bir hayat, tüm bunlar sana olmadı.

Hayatta, uzağa gitmek ve bunu durmaksızın yinelemek dışında güven verici hiçbir şey yoktu.

Keskin nişancılar gibiydi felaketler, durduğunda alnından çivilerlerdi.

7

 

Haritayı çıkarmaya çalışırken, cebimde eski bir kâğıt parçası buldum. Sanem’e, umutsuz günlerimde yazdığım bir mektup… Göndermemiş, diğer eski şeylerin arasına atmış, yola çıkarken, bulmasın diye de cebime koymuştum. Çıkarıp göz ucuyla baktım. Tanrım, neler yazmışım… ‘’Bugünlerde öyle çok zarar veriyorum ki kendime. Kahvaltı yapmadığım gibi, öğle zamanı ve akşamları da yemiyorum. Uyandıktan hemen sonra sigaraya sarılıp uyuyana kadar parmaklarımın arasından düşürmüyorum. Çürüdüğümü, içimde bir yerlerde büyük oyuklar, kapanmayacak kara delikler açıldığını gün gibi biliyorum. Ancak hiç bu kadar sağlıklı da hissetmemiştim. ‘Hastalık’ sarıyor parmak uçlarımı. Gözlerimi ve yürüyüşümü… Bazen saçlarımın bile acıdığını, ancak bunu hissetmediğimi düşünüyorum. Ölüyorum ben. Hastalandığımı hissetmeden, hastalık, vücudumu çepeçevre sardığında bile, onu bir an dahi hissetmeden, ancak yine de o hastalık yüzünden öleceğim. Sapasağlam ve ölümüne hastayım.’’

 

 

Uyanmıştı, gülümsüyordu. Nedeni hiç olmamış mutluluklar gibi güven verici ve kaybetmeye hevesli anlardan biriydi. Uyanır uyanmaz, hayat sanki güzelmiş gibi neşeli olup da onun kadar güzel ve haklı görünen başka biri daha yoktu. Başını camdan dışarıya çıkardı. Rüzgâr, saçlarını savururken, gözlerini yumdu. Onu, o haliyle bir tek ben gördüm. Tanrı da gözlerini kaçırdıysa, sonsuza dek benim olacak ‘bir an’ diye geçirdim içimden. Kendi kendime fısıltıyla, ‘’Aynı rüyayı iki kişi neden aynı anda göremez.’’ diye söylendim. Gün bitmek üzereydi. Gece olduğunda, karanlıkta, onun hâlâ yanımda olacağını düşününce ve zaman sonsuzken aldırmıyordum buna.

 

.           Nehir kıyısında, eski, tarihi bir kalenin karşı kısmında ve şatodan bozmaymış gibi görünen o tuhaf otelin yanı başında, yerini bilemediğimiz, evimizden çok uzaklarda bir yerde durduk. Otel kapalıydı, ancak görünüşe bakılırsa kapatılmamış da terk edilmişti sanki.  Yolun karşı kıyısındaki şu kale, geçmişte, sanki sadece otele dönüştürülen bu şatoyu korumak için yapılmıştı. Çünkü uçsuz bucaksız yol üstünde başka hiçbir şey yoktu. Daha önce de olmamış. Bu kale ve kalenin şövalyeleri tarafından hep hiçlik, hep boşluk korunmuştu burada, şatoyla birlikte.

Arabadan inerek, koşmaya başladı. Nehre ulaştığında eğilip yüzüne su çarptı. Çığlık attı, neşeyle. ‘Çok soğuk!’ dedi sözcükleri uzatarak. Öyle mutluydu ki. Çimenler, nehir suyuna kadar uzanıyor, orada bir süre daha görünüyor, sonra kayboluyorlardı. Suyun kıyısında, ormanlık alandaki onca ağacın içinde bir elma ağacı vardı.  Kendini, saklanmış gibi gizliyor, ancak dalları suya uzanırken, görünür olmaktan da alamıyordu kendini.

 

Geceyi orada, o şatodan bozma otelde geçirmeye karar vermişti. Otele doğru yürüyüp içeriye girince, bu kararını, geri dönüp başını giriş kapısından uzatarak, bana da söyleyince, kabul ettim. Onunlayken zaman ve mekân ölçüsüyle ilgilenmiyordum da, orada kalma kararını duyunca ‘Yol almaktan çekinmeye mi başlıyor?’ diye düşünüp, tedirgin olmaktan da alıkoyamamıştım kendimi.

 

 

8

 

Otelin içinde hiç kimse yoktu, ne görevlilerle karşılaşmıştık ne de otel müşterileriyle… Otelin bu ıssız ve tekinsiz hali ve hiç kimsesizliğin korkutuculuğuyla, pırıltılar içinde nasıl da tertemiz kalabildiğinin şaşkınlığını duyarak yol alıyorduk. Sonunda en üst kata çıktık. Aşağıdaki nehri bütünüyle görebileceğimiz bir oda bulduk. Odanın kapısı açıktı.  Bizi bekliyordu sanki. Seçim yapmaya gerek kalmamıştı. Uyuduk, yüzümü yumuşacık beyaz boynuna yasladım. Göğüs kemiğinin başladığı yerin hemen üstündeki boşluğa değdi dudaklarım. Öylece uyudum onunla. Gece yarısı, açık pencereden yükselen rüzgâr ve köklerinden neredeyse ayrılarak, uçup gidecekmiş gibi savrulan ağaç dalları ve nehirde oluşan büyük dalgaların sesine uyandım. Fırtına başlamıştı. Öyle karanlıktı ki gökyüzü, ‘’Rüzgâr, ay ve yıldızları da savurup uçurmuş olmalı.’’ dedi, gülerek. Uyandığımı görmüştü. Kıyafetlerini giyiyordu. ‘Kalk! ‘ dedi, öyle neşeliydi ki sesi… Yine de korkuyor, uyumak istiyordum. Güçlükle konuştum. ‘Nereye gidiyoruz?’ diyebildim. Cevap vermedi. Pantolonumu uzatıyor, gömleğimin düğmelerini ilikliyordu. ‘Ceketim nerede?’ diyecekken uzattı, hazırlıklıydı. Anlamıştım. Provası daha önce yapılmış bir anın içindeydik. Karanlık koridorlardan geçtik.  Merdivenleri indiğimizde, nehirden gelen yosun kokusu, balıkların kokularıyla karışmıştı. Rüzgârla birlikte yüzümüze doğru esmeye başladı. Bu koku, bu serinlik, olağan koşullarda uyandırmaya ve güvende hissettirmeye yeterli görünüyordu. Ama yetmedi. Yağmur, daha da güçlenmişti ve hızla yağıyordu. Sanem, eski, pastel ve bu yüzden daha da ihtişamlı görünen gri bir pardesüye sarınmış, elinde şemsiyesi, başında sıcacık yün şapka, ayağında çizmeleriyle, rüzgârla sarsılan gökyüzünün ılık yağmur sularının altında, gece yarısından hemen önce, balo salonunda dansa kaldırılmış bir kadın gibi zarifti. Ve ışıldayan güzelliğiyle adımlıyordu yolu. Sarılmıştım, gri pardesünün üzerinden bedenine. Güvende ve sıcak hissediyordum.

urduğunda alnından çivilelerdi.

 

 

9

 

‘Nereye gidiyoruz?’ diye sordum yine. ‘Bekle.’ diye cevap verdi, bu defa.  Elimi tuttu, ben de sıkıca tuttum elini. Otelden uzağa adımladık yolu, ‘Eğer akşamüstü olsa yemeğe yetişemeyecek denli uzağa’ diye geçirdim içimden. Ve bu çok uzak demekti. Kaybolmaya yetecek kadar uzak.

 

Tanımadığımız ve dünyanın ötesiymiş gibi görünen bu uzak yerde, her gün geçip gittiğimiz, bildiğimiz yollardan geçiyorduk sanki. Onun anlatmaktan usanmadığı bahçeler, yollar, yağmur sularının örttüğü çimenlerin diyarı… Daha önce gelmediğimiz bu karanlık uzaklıkta, her şey tanıdık görünüyordu. (Sonra cebinden bir şey çıkardı, bir kutu… Kızıl, pazenden bir kumaşa özenle sarılmış o kutuydu bu.) ‘Arı kuşu kanadı‘ dedi, tedirgindi. Refleks bir eylemde bulunur gibi, ‘Solucan tozu’ diye karşılık verdim. Beklemeden açtı kutuyu. Kutunun içinden, parmak uçlarıyla bir parça toz alıp ağzına götürdü. Sonra bana uzattı. Heyecandan ve üşümekten titriyordum. Tozdan bir parça da ben aldım. Ağzıma götürürken, ‘’Hayır!’’ dedi. ‘’Dilinin üzerinde beklet.’’ Öyle yaptım. Dudaklarını dudaklarıma değdirdi. Diliyle dokundu dilime. Dillerimiz, birbirine dolandığında, şehvetin neden olduğu salgılanımın, bilinci esriten etkisiyle karışan toz, yok edici zamanın zehrine karşı bir çeşit panzehir gibi aktive oldu.

 

Korkuyorduk, sarsılan bedenlerimiz savrulup gidecekken gözlerimizi açtık. Sonunda, daha da karanlık bir bölgedeydik. Burası, sokaklarla çevrilmiş, uçsuz bucaksız görünen bir boşluktu. Bahçeler vardı. Her bahçe, kendi sınırlarıyla çevrilmişti. Sokaklar, bu bahçelerin birbirlerine olan sınırlarının çizgileri nedeniyle oluşmuşlardı. O, sokaklardan birine doğru koşuyordu. Öyle güzel ve öyle gençti ki; kim olsa izleyen, kalbi elbette kırılacaktı. Bu küçük kadın, kendini sokaklardan birine atıyordu, sonra başka birine… Üstündeki gri pardesü rüzgârda uçuşurken, başından da şapkası boşluğa fırlıyor, saçları savruluyor, uzun boyu, ıslak, ince bedeni, savrulan pardesü içinde gözlerimi alamadığım bir eşsiz gösteriyi sunar gibi şimdiki zamanın yeterliliğini sunuyordu. Sonunda oradaki adam olabilmiştim. Sokaklardan birine girdi  ‘İşte bak burası! ‘ dedi, bağırarak ve sevincini gizlemeden.

 

Peşinden koştum. Ortalık birdenbire aydınlandı, gözlerime inanamıyordum. Şaşkınlıktan donakalmıştım. Sokaklarda, ben yaşlarda erkekler ve onun yaşında genç kızlar vardı ve bu insanlar, tıpkı ikizlerimizmiş gibi bize benziyorlardı. ‘Hayır, bu olamaz! Bu olanaklı değil, mümkün değil!’ dedim. Korkuyla karışık bir sevinç izi vardı dudaklarımda. ‘Bu gerçek değil, gerçek olamaz, gerçek değil…’ diyor, elini tutmuş, sıkıca kendi elime birleştiriyordum.

 

‘Sakin ol, lütfen korkma. Bu gördüklerin gerçek.’ dedi.

‘Bunların hepsi sen, hepsi ben miyim?’ diye sordum.

‘Evet.’ dedi.

Ben, ‘Ama o son gün, benden bir parça bile kalmamıştı. Sen çoktan gitmiştin, şimdi nasıl böyle…’ demeye çalışırken, öpmek için yüzüme uzandı. Ağlayacaktı. Korkutuyordu bu hali. Belli etmemeye çalıştım. Korkumu anlamasını istemiyordum. Benim korktuğumu anladığında, o daha da çok korkacak ve onun korkusu, benimkini daha karanlık ve yoğun bir korkuya, dahası, buzdan bir ürpertiye dönüştürecekti. Bunu istemiyordum.

 

Sokaklardan insanlar dolup taşıyorlar, bu insanların her biri ben, diğeri o ve her biri yine öyle sayısız insan, ama hepsi ben, hepsi o oluyordu. Binlerce ben, binlerce o.

 

‘’Bunu ne zamandır biliyorsun?’’ diye sordum. Sustu, cevap vermedi.

 

10

 

Orada, o sokaklarda binlerce genç, zayıf ve ince adamlardan biri, kadınlardan birine ‘’Bunu hiç anlatamayacağım, bu öyle çok ki; asla ölçemeyeceğim…’’ diyordu. Kadının gözleri doluyordu. Çoktan var olup yok olmuş, artık anımsamayla bile geri çağıramadığım, benim ve onun o son gününden önce iyice karanlığa sürüklediğimiz, birlikte geçirdiğimiz o ‘ilk gün’dü bu. Ve ona söylediğim ilk sevgi sözleriydi bunlar. ‘’Bu öyle çok ki asla ölçemeyeceğim. Seni öyle çok, ölçüsüz seviyorum’’demiştim ona. O uzak geçmiş, ellerimizi uzatsak yakalayabileceğimiz yakınlıktaydı şimdi. O geçmiş an’a sözün gerçek anlamında dokunabilirdik. Ben olan öteki ”ben adam” sözünü bitiriyor ve aynı söz, hiç bekletilmeden o an içinde yinelenmeye başlıyordu. Zamanın sonsuzluğu içinde, kendimizi ve birlikte geçirdiğimiz tüm günleri tekrar ediyorduk. Bu yinelenme devam edecek, biz hiç durmayacaktık. Öldüğümüzde bile…

 

Başka bir sokağa koşuyorduk. Başka bir geçmiş gün. O, benimle bir yemek masasındaydı. Başkalarıyla birlikte yemek yiyor, diğerleri yokmuş gibi, yalnızca birbirimizle konuşuyorduk.  Genç adam,  ‘Ben kışı severim. Yaz, benim mevsimim değil.’ diyordu. ‘’Yaz günlerinde ruhumu yatıştıracak şeyler uzakta ve onu başka türlü canlılar kullanıyorlar sanki. Ruhun kurtuluşu insanla ilgili bir şey değilmiş gibi yaz günlerinde. Oysa kış mevsimi insani ve merhametli, alaycı hiç bir yanı yok.”diyordu.

Orada, uzak bir sokağın, bir başka karanlık gizli gölgesinde, adam, kadına ‘Senin gibi biri.’ diyordu. Kadın ‘Benim gibi biri mi, o ben miyim?’ diye karşılık veriyor, öpüyordu onu bir uçurum kenarında, dalgaları metrelerce yüksekliğe çıkan denizlerin yukarısında.

Bir başka sokağa koşuyorlar, kadın çığlıklar atarak, sevinçle, ‘’Bak burada ne var, koooş!’’ diye sesleniyordu. Yağmur yağmaya devam ediyor, sokağın çıkışına yakın bir bahçenin önünde kendime sarıyordum onu, koridorun uzak serinliğinde. Sonra sokak değişiyor, bir başka sokak diğerinin üstüne açılıyor. Büyük Sokak beliriyor birdenbire gözlerimizin önünde. Bana yaklaşıyor, haritalarla dolu bir odada. ‘Benimle gelir misin? Hiç kimse bilmeden, benimle oraya?’’diye soruyorum ona. Mutlulukla karşılık veriyor, ‘’Evet.’’ diye. Sonra zamanın alıp götürdüğü bir başka geçmiş günü izliyoruz. Onu bekliyormuşum. Bir yol üstünde ellerini tutuyor, bir merdiven boşluğunda öpüyormuşum yüzünden, dudaklarından, gözlerinin üzerindeki kapaklardan.

 

 

‘Burası, bu sokaklar…‘ diye söylenirken ben. O, ‘Evet…’ diyor, devam ediyordu anlatmaya, ‘’Mutlulukla yasadığımız her gün burada. Bu bahçelerde bütün hayatımızın mutlu anları, bu sokaklarda her gün yineleniyor geçmişimiz. Bütün güzel günlerimiz bu yağmurların altında…’’

 

Korkuyorum, sessizce beklerken, ruhumu dehşete düşüren bir geçmiş zamanı anımsıyorum.  Fısıldayarak ‘Şimdi ben de…’ diyorum, sözümü sürdürmeme izin vermeden  ‘ Sus… ‘ diyor. ‘Bunu hiç söylemezsen gerçekleşmemiş, başına hiç gelmemiş olacak. Sakın! O son günle ilgili konuşma, lütfen…’’diyor.(ağlamaya başlıyor)  ‘Lütfen bunu bir daha yapma.’ (hıçkırıklar arasında)

 

 

11

 

Sabah olduğunda fırtına dinmişti, ancak güneş hâlâ görünmüyordu. Bulutlar, sabahı ve günün sonraki tüm gündüz bölümünü yine katlanılır kılacaklardı. O da uyandı. Geceyle ilgili hiç konuşmadık. Bir ara kalktı, suya koştu. Önceki gece, sanki hiç uyanmamış gibi sağlıklı ve dinlenmiş görünüyordu. Yüzünü yıkadığında doğruldu, yaklaştı. Yüzüme, gözlerimin içine öyle baktı ki; ‘Biliyorum.’ dedim. ‘’Buradan başka gidebileceğimiz hiçbir yer ve zaman yok.’’

 Bülent Uçar

 

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri