Friday 24th May 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR MEKTUP KONUSU ”

Bülent Uçar ” BİR MEKTUP KONUSU ”

________________

 

Önceki gece… Ercan, votkaya tekila muamelesi yapmayı denemiş ve buzdolabında önceki kıştan kalan çürümüş limonla, tuz, votka üçgeni kurarak, sonunda başarmıştı bunu. Sonra da sesini, hayranlık duyduğu Müslüm Gürses’e benzeterek, onun repertuarından bir şarkı söylemeye başlamıştı. Şarkının adı: ”Haberimiz yok…” Şarkıyı art arda defalarca söyledi. Yedinci kez söylemeye henüz başlamıştı ve Cemil’in ricaları işe yaramayınca, Mithat, küfür ederek, susturmuştu onu. O da bin yılda bir gerçekleşen alınma anlarından birini yaşayarak, çıkıp gitmişti o saatte. Evden çıktıktan sonra, bir köpek sürüsünün çılgınca sesleriyle birlikte, boğuşma ve kudurma hallerini duyuran gürültülü diş bilemeler ve tehditkâr havlamaları duyulmaya başladı. ”Umarım parçalıyorlardır ibneyi.” dedi Mithat. ” Umarım.” dedi Cemil. ”Umarım…”

Mithat, sabahın beşinde, henüz gün ağarmamışken, kül tablalarından birinde yarısı içilmeden söndürülmüş sigara artığını bulduğunda, sevinçten güç kazanan sesiyle, Cemil’e seslenerek, ”Onca şeye rağmen hâlâ hayatta ve sağlıklı olduğuna inanamıyorum.” dedi. Cemil, ”Ben, beş yıl mı, yoksa daha fazla mı oldu bilmiyorum. Ama bir akşam ya da öğle vakti, yani şimdi tam olarak hatırlayamıyorum ama sonuç değişmez. Ben, o zamanlardan birinde öldüm. Ve ölülerin sağlıkları bozulmuyor.” diye karşılık verdi ona. Mithat, gülmeye yeltenirken, Cemil devam etti: ”Gülmek, korkunu yenmene neden olur sanıyorsun, ama korkmaya devam etmek, onu yenmeye çalışmaktan… Her neyse, ne bileyim… Bedenim sağlıklıydı, ama ölmeden önce ruhum sakatlanmıştı, sekerek yürüyordu. Çok eskiden fark ettim bunu. 1998 yazında, üniversitedeki ilk yılımın tatil aylarından birinde… Adana’daydım. Toros Caddesi’nde… O yaz, Ağustos sıcağı şehri ateşe verirken, parkın yanındaki büfeye uğrardım önce. Ve birden fazla seçeneğin olduğu her yer ve durumda olduğu gibi büfedeki soğuk içeceklerin karşısında da kararsız kalırdım. Sonra, ‘’Ne içsem?’’ diye düşünürken; sonunda, buz gibi soğuk kayısı suyuyla vişne suyunu karıştırmasını isterdim büfeci Kazım’dan. Ardından da, Harman marka sigara paketimden sigarayı çıkarır, en yakışıklı arkadaşımız Serkan’ın yanına, Mustang’e uğrardım. Birkaç sigara içtikten sonra, Adana’nın THK pasajından sonra ikinci alış veriş merkezi olan Galleria’ya doğru hızla yürürdüm, Burhan’ın yanına. Burhan, adı ”ADA” olan bir kitapçıyı işletirdi. Çok hızlı yürürdüm. Hava çok sıcak olurdu çünkü. Bir an önce de Galleria’nın klimalı, serin havasına ulaşmak isterdim. O kadar hızlı yürürdüm ki; ne zaman giriş kapısına ulaşsam, orada on beş dakika filan beklemek zorunda kalırdım. Çünkü sağlıklı ve hızlı bedenime karşılık, sakat ve topallayan bir ruhum vardı benim. Kapıda durur; Adana’nın Ağustos sıcağı caddelerdeki asfaltı eritirken, toz toprak içindeki perişan ruhumun bana doğru topallayarak seğirişini izlerdim. Sonra, onu da yanıma alarak, Burhan’ın yanına geçerdim. Bazen Uzay da orada olurdu.”

Cemil’in sözleri bittiği sırada, mektubu gördü Mithat. ”Okuyabilir miyim?” diye sordu. ”Sen bilirsin.” dedi, Cemil. Mithat, mektubu okudu. Saat, gecenin sonuna yakındı.

 

Sabah olduğunda; Mithat, Cemil’in uyumadan önce kustuğu balkona çıkmıştı, elinde Cemil’in kıza yazdığı mektupla boşluğu ve karşıdaki masmavi denizi birbirine gerekli ve hassas dozlarda karıştırarak izliyordu. Bir yandan da uyanmasını bekliyordu Cemil’in. Saat, henüz sabahın yedisiydi ve uyanması için birkaç saat daha geçmeliydi. Cemil, öğle vaktine yakın bir saatte uyandığında ”günaydın” yerine geçen cümleleri söyledi Mithat ona. Ve hiç beklemeden ekledi, ”Sonunda bunun olacağı belliydi. Sen deliriyorsun. Bu mektubu kıza vermeyeceksin. Buna izin veremem.” dedi. Cemil,  ”Sorun değil. ”diye karşılık verdi ona. Ve o da balkona çıkıp boşluğa bakınırken, ”Denizle karıştır!” diye seslendi Mithat. Cemil, içinden, ” … Mektubu, kıza elbette vereceğim…” diye geçirirken, duymadı bu seslenişi.

O sırada Ercan, binanın giriş kapısındaydı. Korkudan ödü patlayacak haldeydi ve kırk dört numaralı zil tuşuna basıyordu panikle. Mithat ayaktaydı, sağ el işaret parmağıyla otomatiğe basınca kapı açıldı. Cemil, içinden saymaya başladı. Kırk iki dediğinde Ercan kapıyı yumrukluyordu. Mithat’ın sesi balkona kadar ulaştı. ‘’Sakin olsana oğlum! Hâlâ uyuyan insanlar var.” ”Uyansınlar!” dedi Ercan ve kendini açılan kapıdan içeri attı. Savaştaki bir asker gibi de sipere yattı. Mithat, Cemil’i çağırdı. ”Cemil buraya gel! Gösteri var.”

 

Cemil, Ercan’ın her türlü halini bilirdi. ‘’Farklı bir şey var mı, yoksa Ercan yine kişisel koleksiyonundaki gösterilerden birini mi sergiliyor?’’ diye düşünerek, salona doğru yürüdü. Gösteri, bu defa farklı ve ciddi görünüyordu. Ercan ağlıyordu. Cemil’i görünce bir destekçi bulduğunu düşünerek ayağa kalktı. Ağlaya ağlaya yürüdü Cemil’in üstüne ve tam boynuna sarılacakken Cemil itti onu. ”Geç koltuğa otur, anlat ne oldu?” dedi. Kararlı, sert, ama yine de ilgiliydi sesi. Ercan, Cemil’in ilgili tavrını görünce daha güçlü ve gürültülü biçimde ağlamaya başladı. Ağlayarak anlattı. ”Korkuyorum abiler.” dedi. ”Abiler mi?” diye alay ederek tekrarladı Mithat. ”Yine neyin peşindesin oğlum sen?” diye devam etti. ”Abiler filan… Bu nasıl bir konuşma biçimi.” Ercan, onu duymamış gibi devam etti: ”Çok korkuyorum abiler. Bu korku yüzünden uyuyamıyorum.” ”Tamam, anlat! Neden korkuyorsun?” dedi Cemil. ”Geceleri uyursam, uyku sırasında sanki kişilik kodlarım değişecek ve sabah olunca bambaşka biri olarak uyanacağım sanıyorum.”diye söze başladı Ercan. Sonra, devam etti anlatmaya. Ağlaması yerini hıçkırık ve iç çekişlere bırakmıştı. ‘’Evimin bulunduğu apartmanı biliyorsunuz. Yan dairede fıstık gibi bir kız var. Bankacı… Sabahları görüyorum onu, sırf görebilmek için de erkenden koridora çıkıyorum, çöpü filan atma bahanesiyle. Kız nasıl güzel anlatamam. O enfes popo, şehvet yüklü gülümseyiş, zarafet, orospuluk karışımı endam ve o nefis yüzü, onu orada koridora yatırıp…” Ercan, kendinden geçmişti. ”Tamam, uyan. Bizimle kal!” diye araya girdi Cemil.

Ercan, derin bir uykudan uyanır gibi uyandı. ‘’Her neyse abiler… Nerede kalmıştık?’’ diye sordu, cevabı sanki çok merak eder gibi. ”Bankacı kız diyordun…” dedi Mithat. ”Ha! Evet, işte her şeyin nedeni o kız. Nasıl bir asilzade, görmelisiniz abiler…” Cemil de kızmaya başlamıştı, sık sık tekrarlanan bu ‘abiler’ sözcüğüne. Ama Ercan’ın vazgeçmeye niyeti yoktu. ”Geceleri eğer uyursam, kişilik kodlarım değişecek ve sabah uyandığımda, koridorda o kızla karşılaşınca, onu oracıkta koridorun tozlu beton zeminine yatırıp, boğarak, öldürecekmişim gibi korkuyorum. Hayatımın kadınını oracıkta…” Mithat, bu sözü duyunca araya girdi. ‘’Şimdi de, birden hayatının kadını oldu. Bu hikâye bitmez. Ben sigara almaya çıkıyorum.” deyip bakkalın yolunu tuttu. Ercan, o gittikten sonra da konuşuyordu hâlâ…  ‘’Ben, kıza bunları yapacak biri değilim, ama ya gece uykudayken birden değişirsem… Canım abilerim benim! İşte ben, bunları düşünüyorum ve uyuyamıyorum.” dedi ve tam o anda, sözleri biter bitmez, başını kaldırıp Cemil’e baktı. Gözleri, uykusuzluktan kanlanmış, beyaz olması gereken kısmı kıpkırmızıya boyanmıştı sanki. Kendi kanıyla… Ortada kahverengi, iki küçük yuvarlak vardı. Bunlar da onun gözleriydi..

Anahtar, kilit içindeki dönüş turunu tamamladığında Ercan’ın yüzünü asıldı. Mithat’ın geldiğini anlamıştı. Mithat’ın sağ elinde iki paket sigara vardı. Biri Cemil için Marlboro Red One, diğeri, Cemil’in hiç sevmediği Parliament Blue… Ercan, Mithat’ın elinden sigara paketini kaptığı gibi, neredeyse yırtarak açtı. Mithat, ”Bırak lan! O Cemil’in sigarası. Sen buradan al.” diyerek, Parliament paketini uzattı. Sigara yanmaya başladığında ilk nefesini çekti ve konuştu Ercan. ”Abiler, bu bankacı kız, nasıl desem, Victoria Secret’tan Candice Swanepoel’la yan yana gelse, yani hangisini becereceğinizi şaşırırsınız, o kadar taş yani.” dedi ve sustu. Cemil ve Mithat, dünyanın en yalnız ve en az nüfuslu korosu olarak aynı anda ”Delirmiş ibne.” dediler fısıltıyla. Ercan da tam o anda ayağa kalktı. Duvarda mavi bir tuş vardı ve oraya yanaştı. Cemil de Mithat da eve taşındıklarından beri bu mavi tuşun ne işe yaradığını çözememişler, merak da etmemişlerdi. Ama Ercan, insanlık adına yeni bir keşifte bulunmuş gibi heyecanlıydı. Korkuyla bağırdı. ”Abiler! Koşun buraya! Şuraya bakın! Bu mavi tuş sonumuz olacak. Bir gün, biz uyurken, biri bu tuşa basacak ve dünya yok olacak. Ayaklarımızın altındaki mekân, bir okus pokus etkisiyle yok olacak ve zaman duracak. Geçmişimiz silinecek, yok olacağız, hiç olup gideceğiz. Sanki daha önce hiç var olmamışız gibi…’’ Sözleri bittiğinde çocuklar gibi hıçkırıyordu, ağlayarak…

Hıçkırıklar dindiğinde, konuştu: ‘’Ya her gün, birimiz, bu düğmenin başında nöbet tutalım ya da çelik bir kasa alalım. Tuşu da yerinden çıkarmadan, kasayı üstüne kurarak, saklayıp koruyalım onu. Kasanın şifresini de sadece Cemil bilsin.’’ dedi.  Mithat, ”Asıl o bilmesin. O, dünyayı yok etmek konusunda hepimizden daha tehlikeli. Çünkü bunun için önemli bir nedene ihtiyacı yok. Bankamatik sırasında umduğundan daha fazla bekledi ya da sinemada bir makinist, filmi birkaç dakika geç başlattı ve canı bu nedenle sıkıldı diye bile yok edebilir dünyayı.’’  Cemil, ”Mithat, bravo sana!” dedi. ”Deli, bir tuş hakkında konuştu, sen de hazine bulmuş gibi dinliyor, destekliyorsun onu.’’ Mithat, Cemil’in sesini duyunca bir kâbustan uyanır gibi kendine geldi birden. Aklı, sanki bir çölde uzun zamandır yolculuktaymış da, bu yolculuktan birden dönmüş gibi aydınlanmıştı. Ve bu aydınlanmanın etkisiyle aklına gelen öfkeyle konuşmuştu. ” Ercan sabrımı zorlama ya s.ktir git ya da sesini çıkarmamak koşuluyla kal burada.”  Ercan, susmayı tercih etti. Mithat, Cemil’e döndü. ”Mektubu kıza vermeyeceksin değil mi?” diye sordu birden ” Vereceğim elbette” dedi Cemil. ”Vereceğim, çünkü onun hakkında tam olarak mektupta yazdığım şeyleri hissediyorum. Ve bu hisler, bir kadını sonsuzlukmuş gibi arzulamaya yeterli” ”Ne bileyim.’’dedi Mithat, ”Ters de tepebilir.”

 

Sonunda vakit gece yarısını geçtiğinde; Cemil uyurken, Mithat’la Ercan kendi aralarında anlaşmış, kasa alınıncaya kadar mavi tuşun başında ilk kimin nöbetçi kalacağını tespit etmişlerdi. İlk nöbetçi Ercan’dı ve daha nöbetin ilk saatinde uykuya dalmıştı. Cemil, uykusu bölünüp sabaha karşı ayağa kalktığında balkona çıkmak için hareketlenince Ercan’ı tuşun bulunduğu duvarın dibine sızmış olarak buldu. O sırada, sabah ezanı okunuyordu. Cemil, mavi tuşa doğru uzattı işaret parmağını. Dünyayı yok etmeye kararlıydı. Bunun için ikna edici bir gerekçeye de ihtiyaç duymuyordu. ”Yokedebiliyorsam ederim.” diyordu, kendi kendine. Zaten var oluşunun da bir nedeni yoktu dünyanın. Yokoluşu kimin umurunda… Sırf Ercan, bankacı kızı her sabah görecek diye var olmaya devam edecek bir dünya… Sadece Ercan’ın umurunda… Tuşa basmaya kararlıydı. Ama basmadan ve her şey yok olmadan önce, cebinden, kıza yazdığı mektubu çıkarıp okumaya başladı. Mektubu okuyup bitirince, Ercan’ın uyandığını gördü. Ercan, ‘Hiç değilse ezanın bitmesini bekle.” dedi. Ezan bitince, Cemil mavi tuşa bastı. Çocukken öttürdükleri şekerli düdüklerin çıkardığı sese benzer bir düdük sesi yayıldı sabahın erken başlangıcındaki sessizliğe. Cemil’in dilinin ucuna, şekerden düdüğün tadı bile geldi. Mithat da uyanmıştı. ”Cemil ne yaptın! Dünyayı yok edecek gün müydü bugün?” dedi korkuyla ”Onca gün varken, bugün olmak zorunda değildi” diyerek, ağlamaya başladı.

Üçü birlikte balkona çıktılar. Cemil, kolundaki saati ve güneşin doğuşunu kontrol etti. Saat de güneş de çalışıyordu. Dolmuş ve otobüsler ilk seferlerine başlamışlardı. Dünya yok olmamıştı. Ercan, ellerini çırptı sevinçten. Dünya, beklediği ve korktuğu gibi yok olmamıştı. ”Oh be dünya varmış” dedi Mithat gülerek. ”Maşaallah de lan!” dedi, Ercan. ‘’Maşaallah de! Yoksa nazarlara gelecek, yok olacak, içinde bankacı fıstığın olduğu bu güzelim dünya.” Mithat, Cemil’e bakıp güldü. ”Uzaya da bir mekik yollasınlar, nazarlardan korumak için kurşun döksünler dünyaya.” diye karşılık verdi Cemil. O sırada, Ercan’ın elinde zarif ve pahalı olduğu her halinden belli deri bir cüzdan gördü Mithat. Cüzdanı görür görmez de, ”Bu ne lan!” diye çıkıştı ona… Ercan, Cemil’e de duyurmaya çalışarak, ”Benim şu asilzade bankacı kadın, o da bunun gibi bir şey kullanıyor. Ben de aynı cüzdanı kullanarak, ondan bir parçayı elimde tutuyormuş gibi hissediyorum.” dedi. Cemil, Mithat’a göz kırptı ve bu hareketin hemen ardından diğer gözünün ucuyla da Ercan’ı işaret ederek, içinden, ”Kurtul şundan”  dedi, ama Mithat duymadı onu. Cemil’in canı iyice sıkılmıştı.  Onları balkonda bırakarak, salona geçti. Kıza mesaj yolladı telefondan. ”Bugün seni görmeliyim. Mektubu alman lazım…” Kız, elinde telefon; sanki saatlerdir bu mesajı bekliyormuş gibi, aynı anda karşılık verdi ”Tamam, öğleden sonra, saat beşte her zamanki kitapçıda buluşalım. Mektubu çok merak ediyorum.” Cemil, mektubu sakladığı yerden çıkararak, ‘’düzeltilecek bir şey var mı?’’ diye son bir kez okudu:  ”Gömleğinin altından kısacık eteğine doğru süzülen beyaz fanilanın, eşsiz geometrisiyle; varlık, hiçlik ve zamanı kutsayan enfes poponu yukarı kısmından sarışı… Güzelliğine hiç alışamadığım ve sanki kutsanmışlığın özü güzelim yüzün, değersizleşemeyen göğüslerin, dudaklarına karşı duyduğum yakınlık ve bir adım geride dururken, onlara istediğim an dokunabilecek olmanın verdiği esrik bilinç hali, yavrum vay canına…  Ve lanet olsun. İçinde senin olmadığın bir dünyayı dile ya da aklıma getirmek istemiyorum.”

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri