Tuesday 17th September 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR ESKİ HÜZÜN ”

Bülent Uçar ” BİR ESKİ HÜZÜN ”

_______________

 

 

Bazen ihtiyaç duyulduğu olur. Bu, kendine özgü bir acının; var olan her şeyden, her kütle ve zamandan bağımsız formu. Kaç yıl oldu hatırlamıyorum, beni uzun zamandır bir kadın terk etmedi.

Daha önce sık olurdu. Çünkü acımasızdım ve sakat bırakmayı sevmediğim için, her şeyi öldürdüğümü söylemişti bir adam. Kabul etmezdim. Ama şimdi anlıyorum. Tuhaflık anıtı gibiydim, hak ediyordum terk edilmeyi. Ve o günlerde kısmen tehlikeli olduğumu da kabul ediyorum. Tek başıma bırakıyorlardı beni, daha da delireyim diye, belki.  Kızgın güneşin altında yapayalnız… Terk edilmiş. Bir erkek için olanaklı en tuhaf acı – saplanıp kalıyorsun. Zaman yok oluyor. Mekân, sadece bulunduğun yerden ibaret… Olası hiçbir yaşam biçimi yok. Çoğu düşünce ya da tasarımın yolu eylemsizliğe çıkıyor. Sadece sigarayla nefes alabiliyorsun. Soluksuz kalıp ölmemek için, dumanı içine çekerken, arada oksijen de alman gerekiyor. Gerçekten var olduğun bir zaman parçası başlıyor. Sonsuza dek sürmesi ile bir an önce bitmesini arzulamak arasında ikilemde kalıyorsun. Bazen uykusuzluk da olur. Ya da daha kötüsü, uyuyup, gece vakti ansızın uyanmak, en zayıf anında, acı veren bir anıyla göz göze gelmek. Bu yüzden, hiç uyumamak en iyisi… Hem zaten sürekli uykun gelir. Ağır bir uyku isteği, neredeyse ölüme yakın bir eylemsizlik arzusu ama bir türlü uyuyamazsın. Açlıktan ölmek üzereyken ve sofra kurulmuşken, iştahsız olmak gibi bir şey… Her neyse ve bu arada, bu saydığım şeyler, uzun zamandır olmuyor. Olmasını istediğimden ya da özlediğimden filan değil – Sadece bu sırada neyi doğru ya da yanlış yaptığımı ya da hâlâ yanımdaysa, beni terk etmediyse, yaptığım o kusursuz şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Belki de kadın merhametli. Yine de her neyse, gerçek hep oradadır. SADIK ve mızmızlanmadan, güçlü…

Hiçbir şey bulamazsan, HERAKLEITOS için üzülmeyi sürdür. Mutlak keder, keyif verici hüzün… Mutluluk bazen sırtını ağrıtır. Sanki böbreklerini üşütmüşsün gibi. Bu işe, Herakleitos Sendromu demek istiyorum. Orada ne olmuştu: Bir adam, gece vakti düşmüş, bir daha kalkamamıştı. Olan buydu.
Sonra, o, düştüğü yerde soğumaya başlamışken, hâlâ nefes alabildiği günlerde, dışlayıp durduğu, haklı olarak sevmediği o insanlardan hiçbiri onun sahiplenmemiş, merhamet duymamış, kinlerini – geçici de olsa bir kenara bırakarak yaklaşmamıştı bile ona. Cesedi de günlerce yerde kalmıştı. Toprağın üzerinde. Bu bile, onun yaşarken, bu insanları küçümsediği gerçeğini haklı kılabilirdi. Sonra – sanırım köpekler yemişti kemiklerini. Ben üzülüp duruyorum bazen onun için. Ölüp gideli, 3 bin yıla yakın zaman olmuş olsa da.

O gün geldiğinde,

Öldüğüm öğle vakti, akşam oluncaya dek bekleyip, karanlık çökünce açacağım ışıkları ve birkaç shut, Jack Daniels’ı boşaltacağım boğazımdan içeri. Derin bir nefes çekeceğim, kısa, filtresiz Gitanes marka sigaramdan. Ve gece olunca, büyük bir kutlama yapacağım. Sonra, kırk bin sene sürecek bu kutlama.

3

Daha önce hiç yaklaştık mı, bilemiyorum. Birbirimize en yakın kısımda, oradan içeriye, gözlerimize değil ama içine, en kuytuya sokulur gibi bakıp bakmadığımızı da hatırlamıyorum. Ancak sıcak yaz aylarından birinde, ilkin, ta içine olmasa da birbirimizin gözlerine baktık önce. Sonra, içeriye daldı bakışlar, en dibe. Önce kim korktu ya da yoruldu, bilemiyorum. Fakat biri gözlerini kaçırdı. Sanırım o bendim. O olsa bile, bunu ya itiraf etmez ya da bu konuyu geçiştirir, hatta hiç açmadan – susmayı tercih eder. Ama sonunda, gerçek olan gerçektir. Konunun korkuyla ilgisi yok. Başka şeyler var. Onları da kimse bilmez ama o günlerde – ben – orada

3

Ölmedim.

4

Öğleden sonra, zaman epey geçmişti. Kapının zili çaldı. Zili bir tek o çalardı. Kapıyı açtım, oradaki şeye bakmadan sarıldım. Ve korktum. Sarıldığım kişi, ya o değilse, ya aşağı kattaki gürültüden şikâyetçi yaşlı kadınsa… Kadının ismini fısıldadım, gerçek ismi neydi bilmiyordum. Kendi koyduğum ismini seslendim, neredeyse sessizce:

‘’Kadıköylü manyak Semahat!’’

‘’NE diyorsun sen?’’

Sesi duyunca daha sıkı sarıldım. Hayatımın en uzun sarılmasıydı. İkimiz de birbirimizi bırakmıyorduk. İki dakika filan sonra bıraktım. Biraz uzaklaşarak, yüzüne baktım. Nasıl oldu, bilemiyorum.  Sonunda konuşabildim. Oysa çoğu sözcüğü yutmuştum – önceki gece. Bir daha konuşmayacaktım.

‘’ Uyandığımdan beri seni bekliyorum, içeri gir lütfen.’’ dedim yine de.

Anneannesinin yaptığı kek ve bir şişe dolusu soğuk limonata vardı elinde. İyi kızdı. Bir erkeğin ruhunu kurtaramasa da güvende hissettirecek bir yanı vardı. Bu da az şey değildi.

Evde bir şeyler oldu. Belki öpüştük biraz, sonra limonata içtim ben. O, kekten aldı bir parça. Banyoya girdi, ben de peşinden gittim, beş dakika sonra. İçerisi buhar nedeniyle görünmezliğe saklanmıştı. Ama ellerim hâlâ görüyordu. Ona hiçbir engel sökmez. Sol elimi uzattım. İşte göğüsleri… Banyodan çıkınca –

Televizyonda eski bir Amerikan filmi vardı. Klasiklerden biri: ‘’Music of Sound’’

Film bitene kadar kanepede mutluymuş gibiydim. Film bitti. Sokağa çıktık. Yazdı. Çok sıcaktı ama güzeldi. Susmayı seçmiştim ben. Onun haberi yoktu.

            Sadece benim ayak seslerim duyuluyordu. Öyle sessiz ve derinden, sanki konuşsam, ağzımdan çıkan ilk sözcükte büyük bir patlama gerçekleşecek, sonra, ben oracıkta en küçük parçalara ayrılarak dağılacakmışım gibi, tedirgin ama daha önce hissetmediğim bir huzur içinde, eksiksizlik duygusuyla yürüyordum. Yan yanaydık.

‘’Çok ciddisin’’ dedi.

‘’Hayır, sadece çok iyi hissediyorum’’ dedim.

‘’Hayır’’ dedi.

Konuşmayı unuttum. Çünkü parçalara ayrılarak, toz olup dağılmak vardı işin ucunda. Sözcüklerin keskin giyotin tehdidinde… Savrulup gitmek…

Yine konuştu:

‘’Neden böylesin? Seni mutsuz edecek bir şey mi yaptım?

‘’Hayır, ama lütfen susalım. Beni öldürmek mi istiyorsun?’’

‘’Bence saldıracak yer arayan vahşi bir hayvansın sen’’

‘’Hayır, ne demek istediğini anlamıyorum.’’

‘’Anlıyorsun.’’

O, bana, çok ciddi görünüyorsun dediğinde susmak istemeseydim, konuşurdum ve söylerdim:

‘’Ben hiçbir şey yapmadığımda, eylemsizlik içindeyken ve hiçbir şeyle herhangi bir temas kurmuyorken,  zamanın içinde yüzen bu yeryüzüyle, ölçülebilen, sonunda ölçülemeyen tüm bu mekânla, işte hepsi bu… Tüm bunlarla ilişki içinde olmadığımda, yüzümde oluşan ifade bu… Senin gördüğün de başka bir şey değil. Ciddi ya da mutsuz değilim ama korkuttuğumu biliyorum. Ben, hiçbir eylem ya da tepki içermeyen yüzümün, hayatı mahvolmuş bir adamın yüzüne benzediğinin bilincindeyim. Biraz sonra birini öldürmeye meyilli bir manyağın yüzünü anımsattığının da farkındayım. O kişi kim –  bilemiyorum. Ama durduğumda buyum ben. Mekânı yıkıp, zamanı öldüren, yeni bileylenmiş bir kesici paslı metal…’’

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri