Saturday 25th May 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BAŞLANGIÇ ve BİR ÜSKÜP YOLCULUĞU ”

Bülent Uçar ” BAŞLANGIÇ ve BİR ÜSKÜP YOLCULUĞU ”

________

 

Önce, Edgar Allen Poe’nun ölmeden önceki son sözleri geçti aklımdan, ‘’Tanrım, zavallı ruhuma merhamet et.’’  Sonra, Freddy James’in kim olduğunu biliyor musun?’’ diye sordum kıza. Sessizlikle karşılık verdi. Orada değildi sanki. Ve beni duyup duymadığından bile emin değildim. Zaten yüzümü de çantamdan alıp kullandığı onun old spice kokan açık kumral saçlarının arasına gömmüştüm ve sesim boğuk çıkıyordu. Nasıl duysun, hem sözcükler öyle dağınık, boğuk ve rutubetli çıkmıştır ki ağzımdan, duysa da anlamamıştır. ‘’Bilmiyorum, kimmiş o? dedi,yine de birden,.sağ kulağımdaki derin, karanlık boşluğa..  Sıcacık ve ıslak sözcükler kulaklarımdaki kanallardan kafamın içine kadar ulaştığında karanlık, düşünce evreninde kısa ve şiddetsiz bir sağanak başladı. ‘’Freddy James…  Ve Dino Fekaris’’ dedim bu defa. ‘’Bu ikisi, müzik tarihinin en çok cover’lanan şarkısının, I Will Survive’ın yazarları… Onları hayal edebiliyor musun? ’’ Hayır’’ dedi ve şarkıyı mırıldanmaya başladı. At first I was afraid I was petrified,        Kept thinking I could never live without you by my side.
But then I spent so many nights,
Thinking how you did me wrong. And I grew strong
And I learned how to get along…

Nakarat kısmını söylemeden sustu. Yol boyu da hiç konuşmadı. Ve öyle güzel görünüyordu ki, bunu susmasına bağlayarak, sonsuza dek susmasını istedim.  Ama biliyorum ki bir gün yine konuşacaktı. Ve keşke o an, en güzel göründüğü o an, zamanı ve dünyayı terk etseydi. Ben, sessizliğini sonsuza dek hatırlar ve yaşatırdım onu her yer ve zamanda, o ölmüş olsa bile…

Ben, Freddy James’i ve onun, Manhattan’da bir apartmanın, balkonuna ağaç yapraklarının ulaştığı ve balkon zeminine, oradan açık, ahşap salon kapısından odalarına kuru yaprakların saçıldığı üçüncü kattaki bir dairenin içinde sarı ışıklarla donanmış bir odada şarkının,  ilk melodi ve sözlerini, gelecekte ne tür bir etki bırakacağından hiç haberi olmadan nasıl da ilgisiz ve cüretkârlıktan uzak biçimde yazdığını düşünüyorum. Freddy, evin salonunda… gece saat 11:20…. Açık tv’de bir Paul Newman filmi gösteriliyor…’’Cool Hand Luke…’’ Bu defa işin içinde Robert Redford yok. Ve Freddy, filme ilgisiz, başını kaldırıp bir kez bile bakmıyor, karanlık odadaki tv’den yükselen  ışık yansımalarına da aldırmadan, Luke’un hapishane bahçesinde, sert yumruklara defalarca maruz kalmasına ve defalarca yere düşmesine, ağzı burnu dağılmasına rağmen pes etmeyerek, hep ayağa kalktığı, yine hep dövüştüğü sahne sırası geldiğinde, Freddy ekrana yine bakmaz ama tam o anda geçer aklından, şarkının adı ‘’I Will Survive…’’ Ve şarkının nakaratı da o an geçer zihninden. Luke, arkadaşlarının ona neden Cool Hand lakabını taktıkları anı anlatırken de şarkının ilk sözcükleri geçer  Freddy’nin kafasından : ‘’First I was afraid I was petrified,         Kept thinking I could never live without you by my side.’’
_____________________

Her yanı metalik gri, çelikten bir otobüsün içinde, bazen hızla, bazı anlar da yavaşlıkla, rölantide yol alıyorduk, dağlık arazilerle çevrili dümdüz uzanan asfalt yol üzerinde. Ben, kasabanın birinde aşağıya inerek, koşmak, bacalarından, içeride yanan sobaların dumanları yükselen evlerden birine sığınmak ve orada sıcacık ekmeklerin olduğu bir sofrada bulunmak istiyordum. Ve uyumak… İçinde yol aldığımız otobüs, ‘70lerde gruppi kızları ve rock gruplarını taşıyan turne otobüslerine benziyordu. Durduğunda neredeyse bin tonluk çelik, hareket halindeyken sanki tüy kadar hafif…

Ve ben, her 22 saniyede bir kusuyordum, otobüsün orta yerine. Onlarca kişinin bakışları arasında… Evet, her 22 saniyede… Çünkü, sayıyordum. Kafamın içinde durmak bilmeyen bir sarmal vardı, beni rahat bırakmıyordu. Kimi zaman bir müzik parçası çalıyordu, orada,  kafamın içinde ve ben müziğin notalarını sayıyordum. Kimi zaman da müzik susuyor ve ben,  zamanın en küçük parçalarından birini, saniyeleri sayıyordum ve içimden ne zaman 22 desem kusuyordum. Sonunda otobüsün dışına çıkardılar beni. Yolun kenarına oturdum, başımı ellerimin arasına aldım ve kafamın içinde çalıp duran şarkıya izin verdim, sesi yükselttim. Rufus Wainwright söylüyordu şarkıyı. Going to a Town… Şarkıyı dinlerken ve kafamın içinde çalan baterilere karışan gitar riffleri düşüncelerimi kanatırken, bir vahiy gibi geldi fragment: – ‘’Bilinç’’dedim kendi kendime ve devam ettim Bilinç… Farkındalık, akıl ya da düşünmeye yarayan makine, zevk ve mutlulukla kendinden geçemeyen insan var oluşunun ve cennetin 700 milyon yıl ve milyarlarca ışık yılı uzağında yaşanan var oluş zamanının sonucu…-  Başka türlü, kusursuz bir zaman mekân ve ruh evreninde asla var olamazlardı. Kanıt: İnsan, cennetten bir güne benzeyen gün ya da anın içindeyken düşünce ve farkındalık nereye kaybolur. Haz ve gülüşle kendinden geçen insan kişisi, o an nereye kaybolur, nasıl unutur varlığını. Bilinç nerededir ve farkındalık…

Derken, kızın sesini duydum. Beni çağırıyordu.’’Eğer, iyi hissediyorsan buraya gel. Geç kalıyoruz. Herkes seni bekliyor.’’ SaIına salına ve sanki sarhoşmuşum gibi otobüse doğru yürüyordum. Koltuğuma oturduğumda. ‘’ Nereye gidiyoruz? ’’diye sordum.’’ Babaannemin, o günlerde, eski Yugoslavya topraklarında bulunan Üsküp’teki köyüne ’’diye karşılık verdi. Orada eski bir gardıropta senin için bir şey saklamış. Dün gece söyledi, bana. ‘’Mutlaka köye gidin ve bunu hemen yapın’’ dedi. ‘’ Senin babaannen, büyük Kâmile Hanım, önceki yaz ölmemiş miydi? ‘’ dedim. ‘’ Ölmüştü ama ben zaten onunla dün gece konuştuğumu söyledim sana değil mi? ‘’ Bunun anlamı ne? ‘’ diye sordum. ‘’ Anlamı… Geceleri her şey mümkün … Yani sadece bu… ’’ dedi ve kendisini çok güzel kılan gülümseyişini takınarak sustu.

Köye ulaşana dek, dünyanın dışında ve gerçekten hiç kimseymişiz gibi yol aldık. O yolculukta, fark ettim ki saf aşk, sadece sessizlik içinde, karanlıkta… Yol alırken, ulaşacağın yerin pek önemi yokken, susarken ve gerçek ve mutlak birer hiç’e dönüşmüşken olanaklı. Antik Yunan’dakiler, ‘’Kahkaha (ciddiyetsizlik) Eros’u öldürür, demişler. Siz, cinayet konusunda bir de gürültüyü deneyin, antik ibneler…

Sabah olduğunda dünyanın sonu gelmişti, köy meydanı sisten görünmüyordu. Ve el yordamıyla yürümeye çalışıyorduk, ama yine de babaannenin ilk tuğlası 70 yıl önce yerleştirilen köy evini bulabildik. Sözünü ettiği dolabı açtığımızda bir eski deri çanta bulduk. Elbette kahverengi ve üstünde ‘’Cemil için’’yazan bir uyarıyla beni bekliyordu orada, eski kıyafetlerin arasında. Çantadan iki kitap çıktı. Kitab-ı Mukaddes ve yanında bir Auster kitabı –  Ay Sarayı’’ Tanrı ve Stanley Fogg her yerdeydi. İki kitabın da sayfaları arasında bir şey vardı. Birer fotograf… Fotograflardakileri çok merak ettim, ama kitapları okumak, o fotograflara, o sayfalara ulaştığımda bakmak için kendime söz verdim. Daha önce bakmayacaktım. Bunca merak ve bakma isteğime rağmen bakamazdım. Bir çeşit serseri orucuydu bu ve tutacaktım. Kadir-i Mutlak Tanrı kabul etsin. Öğle vaktiydi, yağmur yağmaya başladığında, terk ettik köyü. Bu defa başımı onun güzel, dolgun, ama zarif göğüslerinin altına, karnına doğru koydum. Yol boyu uyuyarak tamamladım yolculuğu. Önce İstanbul’a, oradan da Adana’ya döndüğümüzde, kitapları okumaya başladım. Malum sayfalara geldiğimde fotograflardaki iki kişinin de kendim olduğunu gördüm. Ne zaman çekildiklerini anımsayamadığım çok eski fotograflar… Babaanne, fotografların arksına not almış ve aynı sayfaya, okumam için bir mektup bırakmıştı, okudum,‘’Diğer tüm insanlar gibi senin de öz varlığın senden çok önce, aile soyunun en eski günlerinde, bu adamlarla başladı Cemil. Sen öldüğünde de devam edecek, yaşayan ikizlerinle. Ve lütfen yok ol… Ve bunu ölerek yapmaya çalışma. Çünkü, yaşamak, ölümle bile sona ermeyecek kadar yapışkan bir gerçeklik taşır salyadan mukozasında. Yok ol! Var olmanın tüm ölçülerini unut.

Kafamın içinde çelikten bir yumak vardı ve bu yumak, parçalara ayrılıp ışıl ışıl, keskin jiletlere dönüştüğünde her yanımı kesecek, Simetrik imgeler saçılacak kaygan beton zeminlere. Tüm hayal ve düşüncelerim, umut ve sonsuza dek yaşama inancım…

_____________

Kızın saçları açık kumraldı. Abbie Cornish’e benziyordu. Ve yaklaşık 20 yıl sonra görünmeye başlayacak olan Lana Del Rey’in ondan da güzel ve canlı ve yanımdaki versiyonuydu o. Onu uzun zamandır görmüyordum. En son lise kantininde, hardal renk hırkasından yükselen krem kokusunu çekmiştim içime, tam yanından geçerken ve o, şu pek leziz big babol sakızlarını, o tatlı ve şekeri, onu henüz öpmeden önce bile hissedilen sesiyle isterken… Tam da o an görmüştüm onu yıllar önce. Bir big babol ve üç eti puf istemişti satıcıdan.. Kantinden çıkarak da seslenmişti ardımdan. ‘’Cemil, bak, bu ikisi senin’’ Eti pufların ikisini bana uzatıyordu. Kendisinden sonra en sevdiğim şeyin onlar olduğunu biliyordu. O an, onu belki de yıllar sonra göreceğim ana kadar son gördüğüm andı.. Son anları ve son görüşleri bilirim. O sırada… ‘’Bu, o anlardan biri.’’ dedim kendime. Ve uzun uzun baktım ona. Gözlerimi hiç ayırmadım. Gözlerimi hiç kırpmadan saate baktığımda zaman geçmez, ne akrep hareket ederdi ne yelkovan… Saniyeler bile durmaya yeltenirdi. Ve ben, o son görüş anında, gözlerimi ondan ayırmadan bakarsam, o da hiç hareket etmeyecek ve sonsuza dek yaşayacak, ölüm hep ondan uzak kalacakmış gibi hissettim. Gözlerimi zaten ondan alamıyordum ve şimdi bunun için bir nedenim daha vardı. .Realty Bites’daki Winona Ryder’ın gülümseyişi onun yüzünde ve güzelim dudaklarındaydı. Güzelliği kalbimi durdurabilirdi, onunlayken hep tehlikedeydim, ama o, sonsuza dek yaşayacaktı. Çünkü, ben, gözlerimi ondan hiç ayırmayacaktım. Okulun 700 metre uzağında, Gençlik Stadyumu’ndaydım, bir sıcak öğle vakti. Bir amatör küme maçı izlerken ve stadyum ve caddeler ve okul, güneş altında erir gibi yanarken, ben, o yanıma gelerek, bana buz gibi soğuk bir kutu kola uzattığı günden beri görmemiştim onu. Yıllar sonra ilk gördüğüm anda ‘’hiç değişmemişsin’’ dedim ona. Bir aptala yakışacak ilk cümleydi. Çünkü, zaten değişim de aptalların inandığı bir illüzyondu. Biraz zeki ve yakından bakan her gözü açık kişi bilirdi ki hiçbir şey değişmez ve her şey aslında olduğu gibi kalır. Bunu öz düşkünleri iyi bilirler. Pakete bakan hiç kimse de göremez bunu. Oysa paket çoktan açıldı ve kedi dağıtıp yok etti öğle yemeğini. ‘’Sen de değişmemişsin’’ dedi bana. ‘’Arada parça parça ölüyorum. Onun dışında iyiyim ve evet sanırım haklısın ben de pek değişmedim.’’ Dedim. Sonra, bir kurtarıcıya sığınır gibi, I. Pod’umu çıkardım ceketimin cebinden ve kulaklıkları onun kulaklarına takarak, şarkıyı açtım. Rufus Wainwright söylüyordu –  Going to a town. Şarkının ikinci dakikasında bana neredeyse ağlayarak baktı. ‘’İçinde bu şarkıyla yaşıyordun, bunu dinliyordun ve benim bundan şimdi haberim oluyor öyle mi?’’ dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım. Ama hissettiğim şey doğruysa, anlamış sayabilirdim kendimi. Ruhumdan bir parça geçmişti onun eline bu şarkıyla ve o bunu çok sevmişti. İyi huylu ve ölümcül olmayan bir parça ruh ve müziğe sarılmış hızla geçen zaman.

Birden ‘’Adını unuttum senin’’ dedim, ona.’’Sorun değil, zaten hiç adımla seslenmezdin bana. O günlerde hangi filmi izlediysen ve filmde sevdiğin bir kadın karakter varsa, bana, onun adıyla seslenirdin.’’ dedi. Duydum, ama,’’Yalan söylediğini biliyordum. Ancak, gerçeği bilmiyorsam, hiç öğrenemeyeceksem, yalan olduğunu bildiğim şeyin yalan olmasının önemi yoktu. O da birden konuştu, ‘’Hâlâ korkuyor musun yüksek yerlerde olmaktan?’’ dedi. ‘’Eskisinden de fazla’’ diye karşılık verdim. Lise yıllarımda, bir akşam, yükseklik korkum yüzünden önce soğuk almış, ertesi gün zatürre olmuştum. Neredeyse ölecektim. Balkon parmaklıklarına tutunarak atlattım hastalığı, kendimi güvene alıp boşluğa sarkar gibi yaparak… Ölüm, içimden ışık hızıyla geçerken, hâlâ hayatta olduğum gerçeği ve bu gerçeğin mutlaklığına sığınarak…

_________________

Henüz koridorlardayken bile duyuyordum, evin içinden süzülerek, tüm binada yankılanan maç yayınını. Önceki akşam oynanmış maçın tv’deki tekrar yayınının sesleri… Eve girdiğimde, Mithat, salonun doksanıncı metresinde sıcacık halının üzerine sereserpe uzanmış uyuyordu ve Ercan, maç izliyordu heyecanla. İki gün önce, tüm parasını (beş bin lira) iddia kuponuna yatırmıştı. Tüm maçlar tutmuştu. Tahminleri doğruydu ve kalan son maçta da karşılıklı gol olmalıydı ki beş bin liraya karşılık kırk bin geçsin eline. Maç, önceki gece oynanmış ve 0- 0 beraberlikle sonuçlanmıştı. Kupon yatmıştı. Kaybedilen beş bin lira evin ortasında bir ceset gibi yatıyordu sanki ve bu, tüm ev sakinlerini korkutuyordu. Ercan ve Mithat ve benim korkudan ödlerimiz kopuyordu.

Ercan, hâlâ umutluydu. Maçın tekrarını yayınlayan tv kanalını açmış, heyecanla gol bekliyordu. Ve girilen her gol pozisyonunda sevinç ve panikle ayağa kalkarak, bağırıyordu kalabalık bir tribündeymiş gibi. Golsüz berabere biten maçın tekrar yayınında gol bekleyecek ve o gollerin atılacağından kuşku duymayacak kadar delirmişti. Birçok kayıp nedeniyle delirebilirdi insan belki. Ama para kaybı, sonunda mutlak delirtiyormuş insanı, anladım. Ercan’ı kanıtlayıcı deneyin laboratuar ortamında görmüştüm.Ve insan aklının sağlığı bir cep, cüzdan ya da güvenli bir banka hesabında garanti altında olan paraya bağlıydı anlaşılan. İnsanın ne tür konularda delirdiğini kanıtlayan deneyinin maymundan kobayıydı Ercan. Kayıp beş bin lira ölümcül bir hastalık gibi ele geçirmişti onu. Beklediği gol, önceki gece, maçın canlı yanını sırasında nasıl gerçekleşmediyse o gün de gerçekleşmeyecekti, ama o, bir türlü kabul etmiyordu bunu. ‘’Yatmayacak ulan o kupon’’ diye bağırıyordu arada bir ve sahadaki hakemlere ve futbolculara, teknik direktörlere, malzemecilere, futbolcuları stadyuma taşıyan otobüslerin şoförlerine bile küfür ediyordu. Bir saat sonra, Mithat, da uyandı Ben yüz metrelik halının giriş kapısından ölçülürse yaklaşık kırkıncı metresinde sere serpe uzandım. Deterjan kokuyordu. Gülsüm, eve kadar gelmiş, hiç değilse halıyı temizleyip gitmişti. Biliyordu kızcağız uyuyup kalacağımız yeri.

Ercan, maç yine golsüz berabere bitince, sınırları zorlayarak,yüzüncü metrede,pencerelerin kıyısında, perdelerin altında uyudu.. Mithat, biraz önceki yerinde uyumaya devam etti.. Uyumadan önce beni yanına çağırdı.’’Buraya gel’’dedi ve ekledi. ‘’Kendimi duyurmak için yüksek sesle konuşmaya başlarsam başım ağrıyor.’’ Yanına gittim. Fısıltıyla konuştu. ‘’Bu Ercan’’ dedi. Ercan, uykusunun derinliklerinde yankılanan bu sözcükler nedeniyle birden uyandı. ‘’N’olmuş lan Mithat!‘ bu Ercan’a?’’ ‘’Uyusana oğlum sen!’’ diye karşılık verdi, Mithat. Ve sonra, Ercan da duysun diye sesini birazcık yükseltti. Bu Ercan’ın amacı neyse ne, artık öğrenmek istemiyorum’’ İnsanlık neden var? Tüm bu insan var oluşunun amacı ne? gibi sorular, onun amacı ve var oluş nedeninin gizemi karşısında kocaman birer hiç. Ve ben çözemiyorum. Artık çözemem, çözmek de istemiyorum.’’ Ercan ‘’He lan, vallaha Mithat.’’ dedi. Ve devam etti.‘’ İşte bu işler bu kadar dramatik yani. Ölek mi lan Mithat, söylesene bi’ ne yapak, ne diyon?’’ Ercan, yine Kozan’lı özüne dönmüş, mahallede çocukluğunda portakal bahçelerinde konuştuğu gibi konuşuyordu. Ölek mi sorusuna cevap vermek için araya girdim.’’Bir gün, istemesen de öleceksin Ercan ve sayamayacağın kadar uzun bir süre boyunca ölü kalacaksın. Hem istesen de sayamazsın, çentik atamayacağın bir yerdesin. Öyle uzun süre ölü kalacaksın ki, bu nedenle şimdi ölmek, zaman israfı.’’ dedim ve Ercan’ın gözleri uykuyu içine aldı, kapandı. O uyuyunca, sustum..

Hayattaydık, kar yağıyordu. Sokakta hiç havlamayan köpekler bile üşüyordu. Bizse tıpkı oto parka yeni çekilmiş, motoru henüz susturulmuş 77 model bir Skoda Bacaklı Skoda’nın radyatörü ve motor sıcaklığının altında uyuyorduk sanki huzurla ve hiç üşümeden. Mutlu köpekler gibi… Ve bir ara gözlerim açıldı uyanmadan gördüm, Skoda yoktu ve biz bir evin içindeydik. İçeride, sıcacık yüz metrenin üzerindeydik. Ve sonsuza dek uyuyacakmış gibi olsak da sonlu uykunun bilinciyle, bunun tadını çıkarıyorduk. Kayıp beş binliğin yitirildiği andan beri, bu para, ilk defa umurunda değildi Ercan’ın. Kalorifer peteğine yasladı sırtını, ellerini petekte gezdirdi. Ve bir kedi gibi sırnaşarak uykuya geçti.

‘’Ben de uyursam dünya yok olur. Uyuyayım mı?’’diye sordum. ‘’Uyu ve yok et’’ dedi, Mithat. Sesi oldukça ciddiydi. Etrafı izlemeyi bırakarak, uyudum.

  • Eve Yerleşmeden Bir hafta önce

Bu benim hayalimdi. Ve hiç kimseye sormadan gerçekleştirdim. Salon kısmı, neredeyse bir futbol sahası büyüklüğünde,, apartman dairesi buldum önce. Belki de ben öyle gördüm. İnsan bazen sadece sevmek istediğini görür ya, kim bilir belki ben de, bu nedenle kendi halüsinasyonumu oluşturdum. Ama aynı halüsinasyonu üç kişi gördüğümüzde, onu birbirimize işaret ederek,,gerçek kılmayı başardık. Her yanı krem renk halıyla kaplanmış yüz metrelik bir  salon… Ve sıcacık… Diğer yandan bu salonun bulunduğu daire, binanın çatısındaydı, her katında ikişer daire büyüklüğünde dört daire bulunan binanın, çatısında, tek başına var olan büyük, devasa salonlu bir daire. Ayrıksı, büyük ve başka dünyaya ait… Öteki dünya gibi bir yere… Ben, bu daireyi bulduğumda Aralık ayıydı, çok kar yağıyordu, sadece uyumak ve hiç uyanmayacakmış gibi hep uyumak ve arada bir hep uyuduğumuzun farkına varmak için geceleri ya da gökyüzünün bulutlarla kaplandığı gündüzlerde arada uykum bölünsün istiyordum Ve hep susmak. Sözcükleri, mümkünse yazmak dışında unutmak… Sadece yazarken anımsamak… Derin uykudayken farkına varılan uyku hali nedeniyle, bu sonsuz uykudan duyulacak ilahi hazzın farkına varmak istiyordum. Ve bu yüzden, sadece bu hazzı duyumsamak için arada uyanmak ve yine uyumak,.ama sabahları mutlaka tamamen uyanmak için bir ev… Çünkü eğer bir gün uzakta, herhangi bir yerde dirilmeyeceksek ölümün de hiç önemi yok… Daireyi Ercan’ın ilkokul yıllarından tanıdığı Gülsüm adında bir kız arkadaşı bulmuştu. Ercan’ı öldürmek istemeyen tek kız olarak, iyilik yapmak istemişti anlaşılan ve beni arayarak, ”Cemil” demişti. ”Senin aradığın özelliklere sahip bir ev buldum, akşamüstü gelip görmek istersen haber ver bana.” Akşamüstü oradaydım. Evi görür görmez Mithat’tan aldığım bir tomar parayı ev sahibinin eline saydım. Anahtarları aldım ve kovar gibi yolladım yaşlı ev sahibini ve onun yaşlı karısını.

 

Ercan, kuponun artık yattığına ikna olduğu bir akşam, eve elinde sıcacık birkaç pideyle geldi. Pideler, İstanbul’da bulunamayacak kadar uzak bir yerin izlerini taşıyordu. Bu pideler,Adana’da, Bağlar Karakolu’nun karşısında, pide almak isteyenlerin her akşam vakti kuyruk oluşturduğu pidecinin pideleri gibiydi. İnce, uzun, leziz ve sıcacık… Sadece ekmeği bile yiyebilirdiniz. Katıksız ve yemek olmadan…Ve sadece bu bile, tam bir ziyafet tadını duyumsatmaya yeterdi. Gece yarısına 1 saat kala kapı açılmıştı. Ercan’ın sağ elinde sıcak pideler ve sol elindeki poşet içinde üç soğuk kahverengi şişede Tuborg Gold, iki paket kaju ve bol sigara. Marlboro Red One… Sonra elbette, bu defa filtreli Gitanes…

 

Evdeki yemekleri Ercan yapıyordu. Ve bu, evde yine barbunya ve pirinç pilavı olduğu anlamına geliyordu. Ben severim barbunyayı, bol pul biberli, belki biraz kimyon, karabiber ve limon suyu soslu, sıcak ve enfes. Yemekten sonra yarım paket sigara ve bir şişe bira. Eğer varsa Bud Weiser… Ercan sofrayı kurdu. Ekmekleri masaya koydu ve bir Red one yaktı.Ekmeklerin üstündeki dumanlar yükselmeye başlayınca da konuştu:.’’Bazen keder ve, bildiğiniz acıya sığınıyorum, oraya saklanıyorum. Şu kız, beni yine çok üzdü. Neden terk etti, anlayamadım. Bırakıp gitti beni. Bu ay, bu kaçıncı. Çok acı çekiyorum, kendimi hiç bu denli yalnız ve ucube hissetmedim daha önce. Hiç umudum da yok ve bu ölüm gibi. Hayatta olduğunun biliciyle ölü gibi hissetmek ve bu intiharı tetikleyen bir şey… Bilir misiniz bu duyguyu. Ölümü bekleyen bir oda dolusu rehine ya da toplama kampında Yahudi olmak gibi… Ama bakın’’dedi. Bir parça ekmek kopararak, yemeye başladı. ‘’Çok lezzetli lan bu’’dedi, gülümseyerek. ‘’Gülümseme oğlum’’dedi Mithat, sara nöbeti geçiriyorsun sanıyorum. Elim telefona gidiyor. Ambulansı çağırmak için… ‘’Tamam, gülümsemem’’dedi, Ercan. Onun karşı koymayan bu fukara ve iyi hali, Mithat’la beni üzdü. Bildiğiniz acıdık yani. Bir yandan ekmeği yiyor, diğer yandan sigarasını içiyordu. ‘’İşte bu, sigara ve ekmeğe sığınmak’’dedi. Bakın, dünyanın ve hatta sonsuz diye bilinen evrenin var oluş yüz ölçümü bu kadar’’dedi, üzerinden hâlâ duman yükselen, sıcacık Adana pidesini göstererek. Bunu yerken, hem dişlerimle öğütüyorum bu evreni, hem kontrol ediyorum, hem sığınıyorum oraya. Ve sigarama… Acı nerede ve terk edip giden kız, Nerede? Bakın kayboldu, tıpkı bir daha geri gelmeyecek beş binlik gibi… Mithat güldü. ‘’Güzel bir konuşmaydı. Bir bira uzatırsan hayır demem.’’ dedi. ‘Al’’dedi ve soğuk birayı uzattı Ercan.

Ercan’ın bu ılımlı hali Mithat’ın tuhaf bir düşünceye kapılmasına neden oldu. Ve konuştu, .Mithat,’’Ulan piç! Bu gece o kadar iyisin ve o denli fukara davranıyorsun ki sakın bu ara ölme ha! Yoksa ölümünün ardından, ben, bu anları düşünür, her gün ve her gece ağlarım, fukara halini düşünerek, kahrolurum, vicdanım korkutur, kesip durur etimi.’’ Mithat sustu birden ve bana baktı. Senin, birlikte Üsküp’e gittiğin şu beyaz tenli ve hep beyaz gömlekler, ekose pantolonlar giyen güzel kızın adı ne? ‘’ Ben, ona Bern (Börn) diyorum’’ dedim.’’İsviçre’deki şu şehrin adı gibi. Bern…’’Peki ismi de bu mu ? diye sordu, Mithat.’’Evet’’dedim. Sayılır. ‘’Bern… Cesur, yiğit ve güzel anlamında’’ ‘’Berna diyelim ona.’’ diye ekledim. Baba tarafından Yugoslav, anne tarafından Bulgar göçmeni, güzelliği de bundandır. Tanrı, Balkan ve Kuzey Avrupa kadınlarını korusun.’’ ‘’Adını neden sordun?’’ diyerek bitirdim sözlerimi.‘’Meraktan…’’diye karşılık verdi, Mithat ve sordu: ‘’İlişkinizin boyutu ne?’’ ‘’Aslında bilmiyorum, konu aşk olunca belki ben buzullarda o güneydedir. Olanaklı bir ilişki gibi görünmüyor’’ dedim, o an tam kapıdan çıkıyordum, sabaha dek açık bakkal dükkânından su almak için. Ben kapıyı açarak dışarıya çıkıp kapatmadan önce, Mithat, önündeki bilgisayarda I tunes listesine göz atıyordu. The Veils’i kestirdi gözüne ve seçtiği şarkıyı çalmadan önce konuştu, ‘’Nasıl olanaklı bir ilişki değil yahu, Sen bu kızla evlenirsin bile’’ dedi. Mithat’ın kâhin bir tarafı vardı böyle. Geleceği gördü ve şarkıyı çaldı. Şarkının adı:Lavinia

Solist, Finn Andrews, melekler kadar güzel, ancak keşler kadar keskin ve kanırtıcı sesiyle şarkıyı söylemeye başladığında kapıyı kapattım. Şarkı, bir süre yankılandı sessiz koridorda, sonra tamamen sustu. Ben de I Pod’umu çıkardım cebimden, asansörde. Finn, aynı şarkıyı usulca bağırmaya başladı kulaklarıma.

______________

Kar yağışı sona erdiğinde, bir hafta boyunca kupkuru bir soğuk yaşandı. Ben, kanım donmasın diye sokağa çıkmıyor, hep uyuyordum. Kalorifer petekleri hep sıcaktı ve o bir haftanın sonunda her gün, dünyayı süpürür gibi yağmaya başlayan yağmur üç ay boyunca durmadı. İnsanlık tarihinde Nuh Peygamber’den sonra görülen en uzun süreli yağmur buydu anlaşılan. Evin salonunu boydan boya saran ve üstünde yürürken, içinde ayaklarımızın kaybolduğu yumuşak derinlikteki halının üzerinde uyumak ve bu uykuya hiçbir eylem ve hareket planıyla karşı konulmaması, haz ve huzurun eylemsizlikle bile elde edilmesi, cennetin eş değeriydi bizim için. Asıl cennet, ölünce gidilen bir yerdeydi, ama biz ölemeyecek kadar üşengeçtik. Uyumak –  evet, başarabileceğimiz bir işti ve bu konuda iyiydik, ama ölmek hiç kolay iş değildi.

_________________

Evin kapısı önündeydim zili çalıyordum ve uzun bir süre sonra,Sürpriz… Selin açtı kapıyı, Mithat’ın liseden büyük aşkı. Mithat, halının en sevdiği kısmında 40. Metrede uzanıyordu. Halının benim yatağım olan kısmında… Yanına gittim. Selin, bize yiyecek bir şeyler hazırladı. Önceki günden kalan barbunya… Pilav bitmişti. Olsun, sek barbunya iyi geldi. Soğumuş pidenin parçaları da cilayı attı barbunyanın üzerine. Ercan, Çatalca’ya üçüncü sınıf bir pavyona, kendisine hiç yüz vermeyen şu kızı görmeye gitmişti. ‘’Umarım dayak yemeden ulaşır eve ve uyuyacağı alana’’ dedim, Ercan’ın salonun uzak köşesindeki yer yatağını işaret ettim. Selin, duşa girince, ben anlatmaya başladım Mithat’a.

‘’Dün gece eve dönüş yolunda, gecenin karanlığında yürürken, bir kaybolup bir beliriyordum. Birkaç saniye var oluyor, sonra uzunca bir süre yok oluyordum. Kanıt istersen Basri Abi’nn dükkânına git ve güvenlik kamerasının kayıtlarına bak. İşte ben böyle kaybolup belirirken, aklıma şu kadın geldi.’’Hangi kadın? diye sordu, Mithat. ‘’Mesture’’dedim. ‘’Şu meşhur Mesture’’ dedi Mithat kocaman bir kahkaha atarak…’Evet o’’ dedim, ben de gülerek ve anlatmaya devam ettim.

‘’Yıllar boyu, tüm o çocukluk günlerinde ”Mesture diye seslenmişti mahallenin çocukları o kadına. Sanki çok olağan bir şey yaparmış gibi… Ve hiçbirinin akına gelmedi, bir kadının ismi nasıl olur da ”Mesture diye çağrılır ve bir kadının adı nasıl Mesture olur diye… Ve bu ismi çağırırken nasıl olur da bir tuhaflık olduğu hissedilmeden devam edilir buna. Hiç kimse sormadı bu soruları.

Mesture, doksan sekiz yaşına gelmişti. Şu televizyonlara çıkarılan ve ‘’bu uzun ömrün sırrı nedir’’ diye sorulacak kadınlardan biriydi artık o. Ve cevabı da bilirdi. Uzun ömrün sırrı ölmemekti. Cevap bu kadar basitti, ama uzun yaşayan hiç kimse de bilmezdi neden erkenden ölmeyip de bu kadar uzun yaşayabildiğini…

 

Mesture, bir öğle vakti, sokak, güneş ve rutubet altında neredeyse inlerken, benimle karşılaştı, yanına çağırdı ve anlatmaya başladı: ”Cemil, oğlum buraya gel” dedi. Cümlesi bittiğinde, ben, onun öleceğini ve bu sözlerin onun son sözleri olduğunu düşündüm ilkin. Ama kadın ölmemişti ve benim, ona doğru yaklaşarak, yamacına sokulmamı bekliyordu. Kadının yanına, gölgedeki avluya sokuldum ve yaşlı kadının yanına yerleştim. ”Biliyor musun” dedi bana, Mesture. ”Bir zamanlar yedi yaşındaydım ve bu kadar uzun yaşayabileceğimi nereden bilecektim. Yedinci yaşımın yaz aylarından birinde, tıpkı şimdiki gibi çok sıcak bir yaz yaşanıyordu, burada… Adana’da. Ve mahallenin çocukları sulama kanalında birer birer sözleşmiş gibi,birer birer, neredeyse her gün biri, serinlemek için girdiği kanalın akıntısına kapılarak, ölüp gidiyordu. O yaz, ölenlerden biri de benden iki yaş büyük abim, Hamdullah’tı.’’ ”Hamdullah mı” diye sordum kendi kendime. Sadece kendi kendime… Kadına sormaya ne cesaretim vardı ne de buna yetecek soluk gücüm. Çocuklarına bu isimleri intikam alırcasına koyarak, dünyaya dehşet salan anne babalarının adlarını duymak bile istemiyordum. Onların adları neydi acaba. –  Mesture, anlatıyordu:’’Abim yaşasaydı bugün tam yüz yaşında olacaktı. Daha önce hiç yüz yaşında olan birini görmemiştim, biliyor musun oğlum? O, yaşasaydı onu görmeyi çok isterdim. Ama öldü. Belki görebileceğim ilk yüz yaşına ulaşmış kişi ben olurum, bilmiyorum. Abim öldüğünde onu upuzun ve çok büyük bir havluya sarılmış halde avluya getirdiler, Sarılı bulunduğu havlu hâla ıslaktı ve yere su damlıyordu, sırılsıklam olmuş havludan ve hâlâ ıslak bedeninden, saçlarından… Ve bunlar kuruduğunda,o tamamen ölecekti. Avlunun orta yerine koyup gittiler onu,  ıslak havlu ve hâlâ ıslak bedeni, soğuk bir esintiyle daha da serinleyen gölge avluda, sanki üşüyormuş gibiydi. Yanına gidip kurutmak istedim onu ama sonra durdum. Ölü olmanın tek iyi yanı bu diye düşündüm. Artık üşümezsin ve sıcaktan terlemezsin, acıkmazsın ya da canın sakız veya tuzlu şalgam istemez ve sen bunları edinmek için hareket etmek zorunda kalmazsın. İşte bu yüzden bilgedir ölüler, mutlak eylemsizliğe gark oldukları için… Bir süre, abimin cansız, hareketsiz bedenini izledim, avlunun uzak köşesinden. Annemle babam, ağlayarak avluya girdiğinde cesaretimi toplayarak, gidip havluyu açtım, yüzüne baktım abimin. Morarmıştı teni ve gözlerinden yaşlar akıyordu. Gözyaşı değildi bu akan… Kanal suyuydu. Kısa, ıslak saçlarının hemen yanında sapsarı bir karınca, taşıdığı bir kırıntıyla hızla ilerliyordu. O an, içimden geçen düşünce şuydu Cemil: – Bir küçük karıncanın içinde bulunan ”can” şu an abimin içinde yok. Olsa ne iyi olurdu. Sonra, kızgınlıkla öldürdüm oradaki karıncayı ve öldürürken, ondaki can’ın abime geçmesini istedim ve bu geçişin gerçekleşmesini gerçekten bekledim. Ama geçmedi. İkisi de birer ölü oldu. Yaşam birinden diğerine bulaşmıyordu ama ölüm bulaşıcıydı anlaşılan” –

 

Bülent Uçar

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri