Saturday 07th December 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” KASADA ÖYLE ÇOK GÜN VAR Kİ ”

Bülent Uçar ” KASADA ÖYLE ÇOK GÜN VAR Kİ ”

_______________

 

Hâlâ ÇOCUK muamelesi görüyordum. Toplanma mekânı, KİTAPÇI. Çekirge Nuri.  Adım. BOY: 1.80 cm. Ağırlık: 58 kg. Kural: ‘’Rüzgâr sertse sokağa çıkma’’ En büyük korku: Uyku bölünmesi. GECE olunca öteki dünyadan odaya uğrayan saldırı… Nedeni yok.

 

Akşamüstünden önce çıkmazdım dışarı. Güneş batmaya yakınken, hep aynı caddeye ulaşır yol.

VARLIK ve HİÇLİK… SÖZCÜK değil. Orada GERÇEK. İkisini de görebilirsiniz. ORTALIKTA.

Caddenin sonunda istasyon vardı. Tren Gar’ı…

Adı yok caddenin. Fantastik kurguya mekân olur gibi var oluyor. CADDE: Uzunluğu 3 km. (Ölçüldü. Kişisel adım uzunluğu 80 cm, cadde boyu atılan adım sayısı:3750) EN genişliği 12 metre, çok büyük. Olması gerekenden daha fazla…  Ama kurgu burada değil. Caddenin tuhaf, başka bir özelliğinde… Cadde boyu yürürdünüz mesela, bir kitapçı, müzik market ya da bir birahane çarpar gözünüze. O gün, Orkun’un gözüne çarpan bir PUB’tı. Parkı geçince, caddenin orta kısmında… ‘’Dönüşte uğrarız.’’ dedi. Dündar yanımızdaydı. ‘’He ya!’’ dedi, sırıtarak. ’’…Uğrarız.’’ Ben de güldüm. Orkun, ‘’N’oluyo ya’’ deyince, suratının da asıldığını fark ettik. Herkes sustu.  ‘’Dönüşte uğrarız.’’ diye tekrar ettim.

Ödüm kopuyordu. Gülerek, alt etmeye çalışıyordum korkumu. Çünkü dönüşte o PUB’ın orada olmayacağını biliyordum. Bu caddenin tuhaflığı buydu. Şehirde gündüz olmuyordu. Hep geceydi. Bu yetmiyormuş gibi, en sevdiğimiz caddede tuhaf şeyler oluyordu. Korkutucu şeyler, bazen çığlık filan da duyuluyordu. Sanki biri gırtlaklanırmış gibi. Tavuklara öyle yapılır ama insanlara yapılmamalı.

Katil olmaktan korunmuşsanız ve Tanrı bu konuda hep yanınızda olmuşsa, geriye kalan karın tokluğu ve yatacak bir yataktır. Çok açık, hepsi bu… Kimse inanmayabilir ve belki tatmin edici de değildir. Ben inanıyorum.  Cadde üzerinde her ne varsa, giderken karşılaştığınız her şey, mekânlar, evler, binalar, ağaçlar, hatta o park ve insanlar,  dönüş yolunda yok olmuş oluyordu. Bu nedenle, görür görmez alınması ve dokunulması gereken ne varsa, alınıp dokunulmalıydı. Çünkü her şey, bir var oluyor, bir yok oluyordu, bu caddede.

Dönüşte hiç şaşırmadım. PUB’ın olduğu yerde hiçbir şey yoktu. Boş arsa dışında… Ve biliyordum, bir tur daha atarsak, arsa da olmayacaktı. BİNLERCE tur atmaya gücümüz olsa, PUB’ın olması gereken yerde başlangıcı filan görebilirdik. O bölgenin İlk oluşum anını…

Biraz ötede, korkulu ve acımasız gözlerle bakan biri göründü. Adı Uzay. Orkun’un en iyi arkadaşı… ‘’Sevgilimi kaybettim.’’ dedi, Orkun’a. ‘’Beni burada beklemesini söyledim. Yolun karşısına geçtim. Döndüğümde yoktu. Bu bölgeyi tanımasam, BİRİYLE GİTTİ diyeceğim ama biliyorum, burada olur böyle şeyler. Her şey birden kaybolabilir.’’

Onu, orada, o halde bırakıp devam ettik yürümeye. KARŞILAŞTIĞIMIZ ilk birahaneye girecektik. İyi, kötü demeden… Ve aklımda, içinden çıkamadığım tek bir düşünce vardı: Karısını kaybeden şu Uzay, BİZ geri dönerken, hâlâ burada olursa mı yok olacak, yoksa yok olduğu için mi biz onu göremeyeceğiz? Lanet olsun ve burası CEHENNEM. Adı yok. Bu bir sıfattı.

‘95’ adında bir birahane vardı. Şehirde açılan ilk Burger King’in arka sokağında. Adını birahane sahibini 95 yılının şubat ayında, SİNEMANIN ÖNÜNDEKİ terk edilişinden alıyordu.  Sonra, kendi kendisiyle yaşamaya alışınca, kendi adını verdiği barı açtı. Sinemanın yanında. CENGİZ PUB. Sonra, orası da kapandı. HER neyse.

95’in kapısından girdik ve Cengiz Abi: ‘’Cadde’ye girişinizi gördüm’’ dedi. ‘’ Dedim bu ibneler yok olacak şimdi. Nasıl yok olmadan çıktınız oradan, şaştım.’’ Dinleyip dinlemediğimiz umurunda bile değildi. Anlatıyordu. İşini yapıyordu, gerisi kimin umurunda.

‘’Şu Uzay, bulmuş mu karısını? Gitti oğlum o kadın, geri dönmez, onu da aldı cadde.’’ Cengiz anlatıyor, Dündar’la Orkun aval aval dinliyordu. Köşedeki karanlık masada bir kıpırtı oluştu. Yanına gittim. Kızı tanıyordum. Uzun sayılabilecek bir geçmiş ve hatırı sayılır yürüyüşlerimiz olmuştu ve birkaç öpüşme, sonra şu salon olayı. Konferans salonunda, yan yana oturuyorduk. Profesör anlatıyordu. Ben, sol elimle fermuarını açıp, parmaklarımla içeri girmiştim, külodundan. O kadar yakınmışız, vay canına. Şimdi neden bu kadar uzağız? Anlaşıldı. Bunun da nedeni yok. Çabucak yabancı olabiliyoruz, çabucak tanıdık olunduğu gibi. Şaşılacak şey değil. İyice yaklaşınca, bir şey söyledim ona. Kıza, ne söylediğimi hatırlamıyorum. Güzel bir şey olduğuna eminim. Bana öyle gelmiş de olabilir. Ya korkunç sözcükler çıktıysa ağzımdan. Bilemiyorum. Ama o sustu. BİLİYORUM. Çok uzun sürdü.  Dakikalar geçti, uzun dakikalar… Yüzlerce, binlerce saniye… Sustu. Eğer orada kalarak, onu izlesem, bir milyon gün susabilecek kadar sessizdi. Zaten konuştuğunda da sözcük yerine, BUHAR çıkardı azından. O buhar, bir bulut gibi asılı kalırdı, başlarımızın üzerinde. Sonra, birden yağardı sözcükler. Geç anlaşılırdı. Sesi çok uzaktan gelirdi.  Zor bir kızdı. Benim b Bo kadar zamanım yoktu. Bir milyon günüm yok. O kadar para bile bulunurdu ama ‘gün’ bulunmaz. Tanrı bile, birer birer yaratıyordur günleri. Hepsi hepsi bir tek yarın var elinde. Stil, yani bir milyon günü BİRDEN yaratamayacağından değil. TARZI bu. Her an, son güne hazır, her an kıyamete hevesli. Elinde fazladan gün olsun istemez, İSRAF olur hepsi, ani kıyamette…  Bir sürü yarın birleşince, o da bir gün bakıyor ki bir milyon gün olmuş. Kasada onca gün saklı filan değil yoksa. Şimdi – bir milyon gün yok. Hiçbir yerde olamaz, o kadar zaman. Çünkü ölüm, yaşanmış her anı süpürüyor, başa sarıyor zaman. Kız susuyordu, hep susacaktı. Onun yerine ben konuştum: ‘’Işık hızıyla geçiyor aklımdan güzel ve kötü şeyler, ölüm, cinayet, kaza, CENNET ve cehennem. Sonra yalvarıyorum Tanrıya. Kötü şeyleri ve dünyadaki cehennemi engellemesi için.’’ – Kız, ilk defa konuşur gibi soruyor, BUHAR,

Bülent sözcüklere dönüşürken beliriyor ses: ‘’Ona inanıyor musun, sence o var mı?’’

‘’Bilmem ama sen söyle, var olsa da olmasa da, bu konuda yalvaracağım başka biri var mı?’’ Cevap vermiyor. Yine susuyor. Bir milyon günün sessiz geçen ilk saniyeleri ve ardı kesilmeyen zaman. Beklenilmez olan bu. Çünkü o kadar ZAMAN YOK. Onu terk ettim. O da ‘bir milyon gün tarzı’nı kaybetti. Bir daha hiç karşılaşmadık. Yok oldu. Ya da görünmez. Görünmez olma olasılığı yüksek görünüyordu. Böyle şeyler hep olurdu, o günlerin stiliydi, bu.

 

Bülent Uçar

 

 

 

 

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri