Wednesday 24th April 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR ARKADAŞ ISRARI ”

Bülent Uçar ” BİR ARKADAŞ ISRARI ”

________________

 

1

Bir zamanlar, çok eski günlerden birinde James Dean öldü. Ölüm nedeni, hızlı giden bir arabaydı. Ondan önce de ölümün nereden ve nasıl geleceği bilinmeden ansızın belireceği gerçeği karşısında hayat boyu sergilenen tüm çabanın boşuna olacağını söyleyen, ölümün tuzakçı yanı karşısında tüm yaşamın da anlamsız olacağına vurgu yapan biri daha öldü, yine bir trafik kazasında. Üstelik kendisiyle yapılan bir röportajda sorulan, en absürd ölüm şekli nedir sorusuna: ‘’Araba kazasında ölmek’’ diye cevap veren Albert Camus’ydü bu trafik kazasında ölen kişi. Öldüğünde bir tren bileti bulunmuş cebinde, meğer trenle dönecekmiş, Paris’teki evine ama ısrar edilince, bir arkadaşının arabasına binmiş. Sora da ölmüş. Ölüm nedeni, bir arkadaş ısrarına hayır diyememek…

Sonra, yakın bir tarihte Patrick Swayze öldü.Philip Seymour Hoffman, Tarık Akan, Münir Özkul ve Paul Newman… Onlar da öldüler. Bu adamların yeni filmleri yok. Ortalıkta da görünmüyorlar. Bu akla uygun ve tahammül edilebilir bir gerçek, gibi. Oysa onlar, özellikle de Patrick Swayze, tüm karşılaşmalarımızda güzel anılar bırakmıştı bana. Onları, her zaman, iç acıtıcı bir nostalji duygusuyla anımsarım. Kendi geçmişime ve onların varlığına ait, onların o anlar içinde gerçekleştirdiği eylemlerine dair bir nostalji. Parick Swayze ile mesela, ilk karşılaşmamız, Dirty Dancing’te She’s Like The Wind’i seslendirdiği zaman olmuştu. Sonra, Keanu Reeves’le birlikte rol aldığı bir Katryn Bigelow filminde, Point of Break’te rastladım ona. Ve bu ikisinin ortasındaki bir zamanda da Demi Moore ile birlikte rol aldığı Ghost’ta… Donnie Darko’daki karşılaşmamızı saymamzsak bir daha karşılaşmadık ve bir gün öldü.

Paul Newman’la, çocukken televizyonda izlediğim Harry ve Oğlu adlı filmiyle tanıştım. Filmde, sağlığı ve gözleri bozuk bir babayı canlandırıyordu.  Adı Harry’di. Tahmin edileceği üzere bir oğlu vardı. Ve oğlu, filmin sonuna doğru, bir sabah vakti babasının evine heyecanla koşup, ona mutlu bir haber vermek üzereyken, ölü buluyordu babası Harry’i.-  Paul’le tanışmak güzeldi ama durup dururken bir korku armağan etmişti bana. O filmden sonra, babamın birden ve hiç neden yokken ölüp gideceğinden korkmaya başladım.  Sonra, Paul’ün karısı bir röportajda, ‘’Paul’le Robert (Robert Redford) arasında benimle olduğundan bile daha fazla uyum var.’’ dedi. Çünkü gerçekten öyleydi ve ben, bu defa bu ikilinin Butch Cassidy and The Sundance Kid adlı filmlerini izledim. Sürekli banka soyan iki gangsteri canlandırıyorlardı. Filmin sonunda bir mağarada askerler tarafından kıstırılıyorlar. Ve ölüyorlardı. Çok üzülmüştüm. Ama hem Paul Newman’ı hem Robert Redford’u çok sevmiştim. Robert Redford hâlâ yaşıyor ama Paul Newman öldü.

 

Philip Seymour Hoffman, Kadın Kokusu ve Capote’de Tarık Akan Canım Kardeşim ve Müjde Ar’la Öyle Olsun’da güzellik saçtılar. Ama sonra, öldüler.

Dünyanın herhangi bir yerinde, oralarda uzak ya da yakında hiç fark etmez, insanların yaşayabileceği her neresi varsa, o mekânlarda yaşayan her insan hakkında bir şey biliyorum. Hiç kimsenin bir sırrı yok. Hepsi bir gün ölecek.

 

2

 

1994 yılında, ben henüz ortaokuldayken MTV European chart Top 20’de zirvedeki şarkının adı ‘’Always’’ti. Şarkıyı seslendiren sarı saçlı ve yakışıklı adamın adı da Jon Bon Jovi. Ve sanırım aynı yıl bir film, sinemalarda çok izleniyordu. Filmin baş erkek oyuncusu Kevin Costner’dı. Filmin adı, Robin Hood. Ve filmin herkes tarafından bilinip sevilen şarkısının adı da Everything I Do (I do it for you) Bryan Adams seslendiriyordu. Ve ben, lise yıllarımdayken 1997 yılında bir radyo kanalında şarkı çalıyordum dinleyenlere. Radyo sahibi hevesimi görmüş ve beni mutlu etmek için akşam saatlerinde iki saatlik bir yayın süresi vermiş, stüdyoyu bana teslim etmişti. Adamın adını hatırlamıyorum ama o adam, tanıdığım ilk ve tek hem kentli, hem kibar, hem de zarif bir entelektüalizme sahip komünistti. Geçmiş zamanlarda Yılmaz Güney’le filan da arkadaşlığı varmış. Radyodaki müdür de Yılmaz Güney’in kız kardeşiydi. İşte ben, o zamanlarda Bon Jovi ya da Bryan Adams çalmadan tek bir program bile gerçekleştirmezdim. Bir de Scorpions adlı bir rock grubu vardı. Acılı şarkılar besteler, kederli ve dokunaklı vokaller eşliğinde, hem de ağlayan gitar tonlarıyla şarkılar söylerlerdi. Still Loving You ve Wind of Change adlı şarkıları duyulduğunda tüm güzel kızlar ağlamaklı yüz ifadeleriyle hüzün dolu hallenmelere bırakırlardı kendilerini. Şimdi Bryan Adams yok. Jon Bon Jovi görünmüyor, Scorpions da kayıp.

Ve ben, bazı günler epey korkuyorum. Hele geceleri, korkudan radyoyu açıyorum ve onun yüksek sesi eşliğinde uyuyorum. Gece vakitlerinde, evdeyken sanki bir mezarlıktan geçiyorum ve açık bıraktığım radyodaki sesler, beni ölülerden koruyormuş gibi.

Güven duyulacak her ne varsa, içinde bulunduğum var oluş ve beni her an daha da tüketen zamanın duvarlarına büyük çivilerle çakılmışlar sanki. Ve o çiviler de öyle güçlüler ve öyle canlılar ki, onların ben yaşadığım sürece ortalıkta olmasını istiyorum. Orada öyle bekliyorlar, onları gördüğüm sürece her şeyin yolunda olduğundan ve hâlâ ve her zaman umut edilebileceğinden kuşku duymuyorum. Bu çiviler, zamanla birer birer düşüyor zamanın duvarından ve insan korkmaya başlıyor o tür kayıplarda. Hiç değilse ben korkuyorum, başkaları adına konuşmak istemem.

Bu korkuyu ve duvardaki ilk çivinin düşüşüne çocukken şahit olmuştum. Kaç yaşında olduğumu anımsamıyorum. Filmlerini dedem aracılığı ile tanıdığım Rock Hudson öldü. İlk çivi düştü. Duvarda büyük bir kara delik açıldı ve bunun ardı kesilmedi. Mahallede her gün görmeye alıştığım insanlar da birer çiviymiş meğer. Onlar da düştüler zamanla. Sonra büyük çiviler düştü. Freddy Mercury öldü. Kurt Cobain öldü. Jacko öldü. Hoffman öldü. Lethger öldü. Tanrı, Cüneyt Arkın’ı ve diğerlerini korusun.

Çoktan yok olmuş ve ölmüş sayılan şeylerin yeniden belirmesi, bir tür Lazarus Etkisi duyuruyor bana. Sanki ölüler diyarından gelen çok özlenmiş bir aile fertleriymiş gibi,  yok olup giden şeyler, bir daha belirse, bir daha görünür olsa etrafta. Kapanan bir sinemanın yeniden açılışı mesela… Eskiden olduğu gibi, pazar yerinin yine aynı yerde kurulması. Yıllar önce görüp tanıdığım ve artık öldüğünden neredeyse kuşku duymadığım bazı insanların hâlâ yaşıyor olması ve hayatlarını aynı yerde, aynı şeyleri yaparak sürdürmeleri. Çoktan hurdaya ayrılmış bir otomobil markasının çok eski bir modeliyle trafikte karşılaşmak, Mark Knopfler’ın belki yeniden şarkı yapması. Dire Straits’in yeni bir albüm çıkarması, Sylvester Stallone’nun  Rocky serisine bir film daha eklemesi, Anthony Hopkins ya da Jack Nicholson veya Harrison Ford’un tıpkı eski günlerdeki gibi bir filmin baş erkek oyuncusu olması, Meg Ryan’ın her yıl bir romantik komedi filminde görünmesi ya da bir futbol maçında, kaleciyle önündeki kırk metre boyunca etrafında hiçbir rakip oyuncunun olmaması koşuluyla bir  futbolcunun karşı karşıya kalması, evet, tam olarak bu:

Kaleciyle bu denli açık şekilde ve uzun bir koşu mesafesi boyunca karşı karşıya kalınması, sanki çok eski yıllarda kalmış ve bir daha olmayacak şeylerden biriymiş gibi. Onca kötü şeyin ve zamanın ruhundaki saflığın kaybedilişi sanki bununla ve kayıp ya da ölü adamlarla ilgili… Ve öyle sanıyorum ki, bir gün o iki adam öldüğünde ya da kaybolduğunda; zaman duracak. Yeryüzü, ayaklar altından kayıp gidecek. İçine düşülebilecek bir boşluk bile kalmayacak.

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri