Friday 06th December 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SABAHA KARŞI ÜÇ KUSURSUZ SAAT ”

Bülent Uçar ” SABAHA KARŞI ÜÇ KUSURSUZ SAAT ”

___________________

1

Adam, yirmili yaşlarını henüz bitirmişti ve biliyordu otuzlu yaşlarının ilk yıllarından birinde öleceğini. Çünkü eskiden beri bilirdi, zamanın hayata dönüşeceğini ve akrebin yelkovanı kovalamaktan sıkılarak, bir akşamüstü ya da yüksek olasılıkla öğle güneşi altında sona ererek ölümü çağıracağını. Çünkü babadan kalma bir tabancası vardı ve o an ateşleyecekti onu, başına doğru… Ve kurşunun başında açtığı küçük delikten akan kan, açık kumral saçlarını kıpkırmızıya boyayacaktı. Bunu da bilirdi. Asla durmayan ve ele geçmez seri katildi zaman. Cinayetin uygun zamanı yok. Nerede ve ne şekilde olursa, her ne halde olursan ol. Zaman, varlığın izini buluyor, canına okumayı başarıyordu bir şekilde.

2

Ve adam, zamanın akışı nedeniyle, sırf bu akış yüzünden sürekli kilo kaybediyordu. Eylemsizliğin zaman tarafından sarsılışı sonucu kalori yakan tek canlı oydu. Kalın botları, giderek incelen bacaklarının altında; ona, ayağına uyuşturucu mafyası tarafından denize atılmak üzere taş bağlanmış, olası maktul görünümü veriyordu. Ya da Cüneyt Arkın’ın Dünyayı Kurtaran Adam’ın sahnelerinin birinde, ayak bileklerine bağladığı kayaları andırıyordu bu botlar, ince bacakların altında…

Adamın, geceleri açık bırakma alışkanlığından ötürü, sabah uyanınca yine gördüğü ilk şey, televizyon ekranındaki görüntü olmuştu. Eski bir Türk filminden sahne… Gördükten kısa bir süre sonra unutmuştu sahneyi ama gün içinde yeniden hatırlayacaktı.

 

Yalnızdı ve aklından geçen düşünce, biraz önce öfkelendiği ve şimdi adını hatırlayamadığı birine orospu dedikten ve ‘’ç’’ harfi, orospu sözcüğünün sonuna atak yaparken geçiyordu: ”Yalnızlığın en güzel yanı, akşamüstü Cemil’le buluşup yaşayan en ahmak iki insan gibi davranma olasılığındaki yükseklik ve geceyi bir fıstıkla yatakta geçireceğinin mutlaklığı olmalı”  –

 

En güzel 3 saat  – Sabah saat 05.00

Adam, gece yarısından sonra, el ayak çekilince balkon kapısını açtı. Karşıki kıyıdan yükselen tuz kokusu, kapıdan içeriye süzüldü; perdeleri uçuran rüzgârla birlikte…  Karanlık gece de şansını denedi içeri girmek maksadıyla ve bu hep kolaydı onun için ama onun kokusu yoktu. İnsan, gecenin karanlığında iki şey duyuyordu. Denizin kokusu ve yalnızlığın en özel kokusu olan kişisel koltuk altı ve tutkuya karışan boxer kokusu. Üşüyordu…

Ve balkon kapısına kadar yürümek, sonra, ne bileyim onu kapatmaya çalışmak, ölümcül bir hamle gibi görünüyordu.

Şimdi ya kapıya gitmeye üşenecek ya da yerinden kalkıp huzurlu eylemsizliğine öldüren hareketin bombasını atacaktı. Cinayet işlemek için kötü bir andı. Bunun için iyi bir an da  sanırım yoktu.

Televizyon yine açıktı. Her zamanki gibi eski bir Türk filmi vardı ekranda ve yine pavyona düşmüş bir kadın şarkı söylüyordu.

Kadınların gizli bilinçaltlarında var olan kötücül ve mazoşist bir istek miydi acaba bu? Her kadın, içten içe, pavyona düşüp şarkıcı mı olmak istiyordu? Eski Türk filmlerinde neden bu kadar sık tekrarlanan bir sahneydi bu?

Adam, yatağına gitmeye de üşeniyordu. Sonund,a fonda televizyon ışıltısı ve pavyona düşen kadının olduğu filmin ninni gibi gelen sesleri arasında koltuğa kıvrılıp uyudu. Sabah, saat 05.10

Adamın uykudaki yokluğunda zaman ve dünya durmamıştı. Yelkovan akrebi –  akrep yelkovanı – dünya güneşi, dünya kendi kuyruğunu –  kadınlar erkekleri –  erkekler parayı, herkes ve her şey birbirini kovalamaya devam etmişti. Sabah, saat 06. 28.

Adam, açık balkon kapısından içeriye üzülen rüzgârın perdeyi yırtıp parçalama arzusunu duymaya başlıyor.

Uykusu neredeyse bölünecek ama uyanmıyor.

Bunun yerine, ellerini bacaklarının arasında kuyruğunu saklar gibi birleştirerek, köpekler gibi üşüyor. Ve sığamadığı koltukta sıkışıp kalıyor, rahatsızlıkla…

İnsan, tuhaf ve acınası bir varlık… Onca şeyi unutarak, tek arzusu bacaklarını uzatabileceği rahat bir yatak olabiliyor. Ve sadece bu isteğinin karşılanması koşuluyla bile, kişisel var oluşuyla anlaşmaya vararak, fit olabilecek hale gelebiliyor. Dünyayla arasında geçici de olsa bir barış imzalanabiliyordu. Uzatılmış bacaklardan yükselen hazzın, damarlardan ruha pompaladığı zevkin mutluluğu…

Adam, daha fazla dayanamıyor, sabah, saat 07.12 –  yağmur başlamış. Balkon kapısının ardında kalan krem renk halı ıslanmış.

Geceleri, kendi ruhunun yaşayan hayaletinden gizlenmek için açık bırakmaya alıştığı televizyonda futbol nostaljisi: TRT 3 – yıl 1990 –  mevsim yaz. ‘90 Dünya Kupası – ekrandaki oyuncu, Alman milli takımından sol bek Andreas Brehme. Kupa finalisti olacak bir takımda olduğundan henüz habersiz. Pası, Littbarski’ye atıyor. Adam, bu sahneyi görünce üşümesine ve bu yüzden acı çekmesine rağmen kımıldamadan, bir çeşit trans bilinciyle donakalarak, ekrana bakıyor ve aklına, Alman takımının, finali Maradona’lı Arjantin’le oynayacağı bilgisi ve maçın tek golünü Brehme’nin penaltıdan atacağı o an geliyor. Maçın seksen beşinci dakikası… Maradona’nın, turnuva boyunca kurtardığı penaltılarla şöhret kazanan, takım arkadaşı, kaleci Goycochea’nın kulağına, ağlamaklı halde bir şeyler fısıldadığı an filan geçiyor, gözlerinin önünden. Büyük olasılıkla penaltıyı kurtarması için yalvarıyor,  Maradona. Dünyanın en küçük ses desibelinde gerçekleşen yalvarış anı.

Derken penaltı atışı gerçekleşiyor ve o zamanlar iki tane olan Almanya’nın Batı kanadı kupayı kazanıyor. Doğu tarafı, kazanmak ve başarmak sözcüklerini, kâr sözcüğüyle birlikte çoktan öldürmüştü zaten. Brehme, atışı yaparak; gol sevinciyle tüm sahayı mutluluk ve zafer koşusuyla turlarken, arkadaşlarıyla sarmaş dolaş oluyor. Görüntü yavaşlıyor, fonda turnuvanın resmi şarkısı Un’estate Italiana duyuluyor. Adamın koltuktan kalkmaya çalışırken gördüğü sahne bu. Ve adam, rüzgâr ve uykunun etkisiyle tir tir titrerken, ‘’Vay canına Brehme, vay canına.’’ deyip kalkıyor, iki büklüm sığındığı koltuktan. Odasına yürüyor. Dünkü kızın evi terk etmeden önce yıkadığı çarşaflar, alındığı günden beri ilk defa bu kadar güzel kokuyor. İlk günlerde de kullanılmamış kumaş kokuyorlardı. O da güzel kokuydu. Adam, yatağa giriyor. Yumuşacık ve geniş… Battaniyeyi örtünürken, bacaklarını uzatıyor, öyle geriniyor ki, tüm uzuvları birkaç santimetre daha uzuyor sanki, o an. Kemikleri neredeyse bağlantı yerlerinden çıkacak. Isınıyor, dışarıdan gelen yağmur sesleri, adını bilmediği bir kuşun ötüşü ve kolunu göğsünün altına yerleştirip kaburga kemiklerini avuçluyor – o kendine sarılma anı – Daha önce hiç bu kadar yoğun bir aidiyet duygusu hissetmemiş. ‘’Ben…’’ diyor, kendi kendine. ”Ne bir ülke, ırk ya da millete, ne din veya dile… Sadece bu yatağa aidim ve yaşam, sadece burada. Sere serpe uzandığım eylemsizlik ve haz bölgesinde… Sabah saat 07. 28

Telefonuna mesaj geliyor. Marketin dergi reyonunda tanıştığı kız, Aylin. ”Uygunsan; karpuz, kırmızı – beyaz paket Lucky Strike ve muz  alıp sana geliyorum ve bir litre Pulpy portakal suyu, ne dersin.” – Mesajda yazan bu ve sabah saat 7.29

Kız, zili çaldığında, hâlâ sabah, erken saat. 07.29. Adam kapıyı açtığında ve kızın enfes poposunun yukarıda tuttuğu eteği görüp kızın gülümseyişini kaçırdığı an, saat 7.30 Yağmur yağmaya devam edecek gibi ve kusursuz 3 saat için kalan son yarım saat.

 

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri