Wednesday 21st August 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” FİLMLER, NESNELER, FUTBOL ve TRAJİK BİR HAYAT ”

Bülent Uçar ” FİLMLER, NESNELER, FUTBOL ve TRAJİK BİR HAYAT ”

_______________

 

1

Ben hiç farkına varamadım. Hakan da anlamadı ama Cemil, meseleyi, nasılsa çözmüş, olup bitenleri anlamıştı. Bizim için giz olan, onun için açık seçik, Rene Descartes’ın da bulmak istediği nitelikte, apaçık bilgilerdi.

2

Eşyalar bozuluyordu. Nesnelerin, orası burası acıyıp, sızlayarak, kanıyordu. Banyonun musluğu bozulmuş, çatıya çıkan son merdiven basamakları ahşaptı. Kırılmıştı. Bunlar, sıradan arızalar gibi görünebilir ama değil. Duygularla ilgili Hem hayati hem ölümcül önemdeler. Çünkü kaybedilen her sevgi, bir nesneye karşılık geliyordu. Bir eşya, nesne arızasına… İpek’in Şükrü’yü Çekoslovak lakabı taktığımız Gamze’nin, Cemil’i sevmeyi bıraktığı, görmeye bile tahammül edemiyor olmaya başladığı o ilk gün ve o günün o leş anında, bela şu ki, televizyon bozuldu. Eşya ve nesneler, önceden sezerek, ilk hissedenler olurmuş. Dinlemek lazımmış. Dinlemedik.

3

 

Hiç kimse, diğerlerinden daha iyi, daha güvenilir, fedakâr ve sadık olabileceğine dair o sevimli seçeneği kullanmaz. Hepsi bir ve aynı olur. Ölür, yok olur… Ölüm veya yok oluştan uzakta, en iyi olasılık olarak, terk ederler… Yalnızlık, kaçınılmazdır. Ve neden kaçınılmazdır?

 

Çocuğun adı, Hakan Barış’tı. Bazıları, onun adı, Barış; soyadı, Hakan sanır – Bazıları da adı, Hakan, soyadı Barış, sanırdı. Ama Hakan da Barış da onun sahip olduğu iki addı. O, iki isimli neslin çocuklarındandı. Çünkü hiçbir şeyden vazgeçip, feragat edemeyen, her şeyi aynı anda, hep birlikte isteyen bir yeni model çiftin oğluydu. Yirmi bir yaşındaydı. Bir inancı vardı. Ve düşünüyordu ki ‘’ Ben, bir arabanın yanarak tükenmiş motorunu rektefe ederek yenileyemem. Çünkü bunun nasıl yapıldığını bilmiyorum. Ve bu tamir beceriksizliğim; akla da mantığa da uygun… Bu bağlamda, ben ölümü, ölüm anı, öncesi ve sonrasını bilmem. Bilemem. Nereden bileyim. Belki bilmediğim şeyi burada da yapamayarak, hiç ölmeden sonsuza dek yaşayabilirim. Bu bilgisizlik, beni hiç değilse yüz yirmi bir yaşıma dek yaşatsa…  ‘’

 

Hakan’ın aynı evi paylaştığı bir sevgilisi vardı. Kız, Hakan’dan iki yaş küçüktü. Çok güzeldi ve hep aynı güzellikte kokardı. Çünkü kullandığı o güzelim parfümü hiç değiştirmezdi.

 

Kızın adı, Gülümser’di. Ailesi, ona, bu adı, hep gülümsesin, diye koymuş.

 

O da mümkün olduğunca gülümserdi. Bu gülümseme anlarındaki güzelliği de onun ve Hakan’ın en sevdiği, en şık aksesuardı.

 

Öyle olduğunu hep anımsayıp, hiç unutmadıkları sürece de çok mutluydular.

 

Filmlerin sinemada ya da televizyonların ‘’ sinema kuşağı ‘’ programlarında izlendiği günlerdi.

 

Her Pazar sabahı, TRT2’de Dante’nin İlahi Komedya’sının da çevirmeni olan Rekin Teksoy’un sunduğu ‘’ Sinema ve Edebiyat ‘’ kuşağını ve bu kuşağın içerdiği filmi izlerlerdi. Bunun dışında, televizyonda yayınlanan her filmi izler, hiçbirini kaçırmamak için, gazetelerin sunduğu televizyon program rehberi sayfalarını takip ederlerdi. Ancak Rekin Teksoy’un ve programının yeri ayrıydı. Çok severlerdi. Arada sinemaya da giderek, sinema, televizyon derken, haftada beş film filan izleyebiliyorlardı.

 

Ama Gülümser ve Hakan’ın bir hayali vardı. Şu paralı televizyon kanalını istiyorlardı. Sabahtan gece yarısına dek film yayınlayan, üstelik yeni filmleri yayınlayan kanalı – Cine5’i istiyorlardı. Bu kanala üye olsalar iyi olmaz mıydı? Elbette olurdu da para nerede? Sigarayı bile güçlükle alıyorlardı. Sonra, üst katlarında yaşayan yaşlı adamın teklifini, bir hediyeyi kabul eder gibi kabul ettiler. Yaşlı adam, onların dairesine kablolu televizyon kablosu uzatmayı, onların da bunun karşılığında, akşam gezilerinde, kendisine eşlik etmelerini teklif etti. Kabul ettiler. Çünkü kablolu televizyon paketinde, müzik kanalları ve akşama dek ekonomi kanalı olup, akşamüstü film kanalına dönüşerek, her akşam, saat 10’da ve sürpriz saatlerde, çok değerli filmler yayınlayan,-  kanal e – vardı. Gülümser de Hakan da birçok modern klasik ve eski klasik filmi bu kanalda izledi.

Hakan, biraz serseriydi. Kız, bu durumdan hoşlansa da aslında içten içe çok rahatsız ve mutsuzdu.

 

Bir akşam vakti, televizyondaki filme on beş dakika filan kala Gülümser, bir kutu hap içerek intiharı denedi. Ölmedi ama o akşamki filmi kaçırdı. İntihar edip ölerek, kaçıp kurtulmak istediği şeyin ne olduğunu, tam olarak kendisi de bilmiyordu ama ona göre hayat, daha fazla yaşamayı gerektirecek güzellikte değildi. Hatta berbattı ve dünya, kötü bir yerdi. İçinde insanlar ve kanalizasyon şebekeleri olan kötü bir yer…

Gülümser, ölmek üzereydi. Hakan da hayatında ilk defa çok severek, sorumluluğunu da hissettiği birinin ölmek üzere olduğunu görüyor ve buna inanamıyordu. Bu, nasıl olabilirdi? Haksızca oluyordu. Demek, bu işler böyle oluyordu.

 

Kızı, güç bela da olsa taşıyarak, yolun başındaki hastaneye ulaştırdı. Çok uğraşıldı. Çok üzüldüler. Umutsuzluğa da düşüldü ama sonunda Gülümser, kurtuldu. Eve döndüler. Bu defa yan yana yürüyerek…

 

Ertesi gün bir ‘’ Lazarus ‘’ kutlaması yaptılar.

 

Gecenin filmleri de Christoffer Boe’nun Reconstruction’ı ve Marc Forster’ın Ryan Gosling ve Evan McGregor’lı Stay’i oldu. Birkaç gün sonra da televizyonda, Steven Soderberg’in Kafka’sı yayınlandı. Bu defa, ölüm riski yoktu.Kanal e – akşam 1o kuşağında. İzlediler.

 

Ve karara vardılar:

 

Filmler varken, ölünmez. İnsanın gözü arkada kalır.

Ve bir de futbol; ülke ligi, dünya ve Avrupa Şampiyonaları, Çeşitli Avrupa Kupası Turnuvaları… Bunlar bırakılarak gidilir mi ölüme? Gidilmez. Gidilemez. Gidilmemeli.

 

Ölüme ramak kala serüveninden birkaç ay sonra, televizyon ekranındaki film bitince, Gülümser, televizyonu bırakarak, Hakan’ı dikkatle, uzun uzun izlemeye başladı.  Ve konuştu:

‘’ Biliyor musun? ‘’

‘’ Neyi? ‘’

‘’ Sen, Tom Cruise’un Vanilla Sky’ın afişindeki görünümüne benziyorsun. ‘’

‘’ Tamam. ‘’ dedi, Hakan ve devam etti: ‘’ Sen, beni öyle uzun uzun izleyince, şu klişeyi söyleyerek midemi bulandıracak, üstüne kusmama neden olacaksın, diye çok korktum. ‘’

‘’ Ne ki o klişe? ‘’ diye sorunca Gülümser, Hakan söyledi:

‘’ Şimdi, sen, beni, berbat olduğunu düşündüğüm için, ölerek terk etmek istediğim hayatta tuttun. Bana bir kusursuz hayat borçlusun. ‘’ Bana, bunu söyleyebilirdin. Ve söyleyeceksin sandım. Korkarak, endişe ve tedirginlikle bekledim. Söylemediğin için çok teşekkür ediyorum.

 

Gülümser, rica etti. Ve Hakan’ı anladı ki, bu çok önemliydi. Hiç değilse Hakan için böyleydi, bu.  Çünkü Hakan hassastı. Ve bu nedenle de Sting’in bir şarkısına gönderme yapılarak ‘’ Fragile ‘’dı, lakabı…

Hakan, şöyle düşünerek ve korkarak ‘’ Ben, ölmeyi bilmesem, onu başarabilecek donanımda olmasam da beni; bir refleks, aniden gelişen bir gerçek, bir ölümcül bayağılık, bir ucuz klişe, anlamsızlık, nihayetinde bir korkutucu – ağır kitsch kütle, beni sona erdirerek,  öldürecek. Her şey, toprak üstünde değer bularak yaşanırken, ben, toprak altında olacağım.

Son Kısım

 

Bir gün, Gülümser, eve geldi. Olağan koşullarda, evde olması gereken bir Pazar sabahında, o, Hakan uyurken, dışarıdaymış, meğer.

Hakan, dışarıda olduğunu, eve döndüğünde anladığı Gülümser’e  sordu:

‘’ Neredeydin? ‘’

‘’ Bilmiyorum. ‘’

Gülümser, uzun uzun baktı, Hakan’a.  Hakan, konuştu:

‘’ Seni, hastaneden eve getirdiğim o günden beri; seni de tüm insanları ve kendimi de ‘ Bir Ceset Hamalı ‘ olarak görüyorum. Yani sanki her birimizin sırtına, doğup dünyaya geldiğimiz o ilk anda bir kişisel ceset yükü bırakılmış. Bu, ölüm gerçekleşince feragat edebileceğimiz bir yük… Ve biliyor musun? O geceden sonra, sana baktığım her an ‘ Bir gün öleceğine emin olduğum birini görüyorum. Bu da seni, kontrolsüzce özleyerek, sana sarılma arzumu çoğaltıyor. ‘’

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri