Wednesday 24th April 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SİGARA ve İKİ KİŞİ ”

Bülent Uçar ” SİGARA ve İKİ KİŞİ ”

________________

 

Önceki gece

 

Yüzleri karanlıkta görünmeyen iki kişi konuşuyordu. Seslerine bakılırsa 20’li yaşlarında iki genç adamın sohbetiydi bu. Birinin sesi diğerine göre daha bas bir sesti. Bu bas ses şöyle diyordu: ” O kızı görünce yarım yamalak anlamıştım ama sesini duyunca emin oldum. Onunla bin yıl aralıksız uyuyabilirim ve her gece  çırılçıplak soyarak öpebilirim onu ve ısırabilirim. Çünkü ısırmak iyidir öpmekten. Evet, bin yıl, ama sorun şu ki zamanın kasasında o kadar yıl yoktur.

O böyle konuştukça diğeri gülüyordu. ”Dostum” diyordu, ”Delirmişsin sen” ”Hayır” diyordu beriki ”Delirmedim, akıl alır nedenlerim var, dinle bak.”Dinliyor musun” ”Evet dinliyorum” Bin yıl aralıksız sevilecek şu kız bir grup arkadaşıyla bir masada oturuyordu. İstiklal’deki şu kulüp 360’da. Kızın diğer masada da arkadaşları vardı. Arada dönüp onlarla da konuşuyordu filan. Bir ara tuvalete kalkacağı zaman, son kez döndü arkasını diğer masaya doğru. Ve elindeki kağıt parçasını diğer masadaki kız arkadaşına uzattı. O kız, kağıdı alırken, parmaklarını çekiştirdi bu kızın. Kız da canı yanmış gibi mahsuscuktan ve şımarıkça ahhh! diye küçük bir çığlık koyverdi. O çığlığı duyunca uzun kumral saçları ve güzelim yüzü bir anda seksüel bir nesneye dönüştü. Ve kızlar böyle seks nesnesi gibi gözükmekten rahatsızmış gibi sızlansalar da aslında hepsi hoşlanır bundan. Sahip oldukları erdemle anılmanın hoşnutluğundan daha çok severler bunu. Ne diyordu Southland Tales’de Krysta Lynn Kapowski… Bas sesli adam,  söz buraya gelince sustu.

 

 

Sonsuza kadar konuşabilirlerdi bu konuda ama zaman sonsuz değildi.

 

Akşamüstü

 

1998’de Usual Suspects ilk defa gösterilirken,Amerika’daki o öteki dünya kadar uzak galada filmin yönetmeni Bryan Singer’ın oturduğu koltukta ben oturmak isterdim” dediğimde, Mithat, ”Ben de ’94 dünya kupası finalinde Brezilya’ya karşı penaltıyı kaçıran Roberto Baggio’nun yerinde olmak isterdim” dedi. Görevimiz Tehlike 2’de Ethan, Sean ve Nyah arasında gerçekleşen ve filme özgü yüz değiştirme numarasıyla sahne alan o dahiyane ihanet sahnesi fikrini John Woo’ya ben vermek isterdim” dedim. Mithat, ”Şu pek sevdiğin yönetmen Ömer Kavur’a ”Akrebin Yolculuğu”filminin senaryosunu da ben vermek isterdim’ ‘dedi.”Hem de beş para almadan.” ”Güzeeel” dedim.’E’ harfini gereğinden daha fazla kullanarak. Yerimden kalkmadan önce içtiğim ilk biranın tadını anımsadım. Ilıktı. Patronu babam olan yazlık bir sinemanın büfesinde… Bunu neden anımsadığımı düşünecek zamanım yoktu, yola çıktım.

Çok uzak bir şehre gidecektim. İki küçük şişe Levopront vardı cebimde. Öksürük şurubu… Hesapta bir küçük yudumdu istediğim. Ama şişenin kapağı açılmışken dibini gördüm. İkinci şişe de bittiğinde dudaklarımı hissetmiyordum. Dilim, uyuşmuş, ağız boşluğumda yabancı bir varlık gibi kendi kendine dolanıyordu. Kafamın içine bir böcek girmişti sanki. Konuşmaktan korkuyordum bu yüzden. sözcükler çok farklı çıkabilir, kimsenin bilmediği bir dili konuşuyor olabilirdim uyuşmuş dudaklar ve ağız boşluğumda dil diye taşıdığım büyük solucanla.

 

 

Bir gün bir böcek (bug) girecekti kafamın içine ve sonra henüz bulunmamış tüm ilahi, tüm kutsal sırları çözecekti zihnim. Düşünerek değil. Böceğin oraya girişiyle korkunç bulantı ve güçlü hıçkırıklar eşliğinde durmaksızın kendi kodlarını kusarak. O böceğin adı Sanem’di. Kafamın içindeki düşünce programını bozacaktı önce, sonra, orayı ele geçirerek ordularını yerleştirecekti. Bir gün çekip gittiğinde bile işgal altında kalacaktı zihnim. Çoğu insan buna aşk der ama bu kanlı bir savaştı, benim için. Bir böceğin komutasında işgal edilmiş zihnimin yavaş yavaş ölümü… Tüm bunları önceden görmüştüm. MC’donalds’ta yemek istememiş, 5 yıl önce çay ocağı olan, son iki yılda kebapçıya dönüştürülmüş lokantaya girmiştik. Yaz günüydü. Şehrin en lezzetli kebapları orada yapılırdı ve su parayla satılmazdı. Karnımızı iyice doyurduktan sonra, birkaç bardak soğuk su içmiş, tren yolunu takip ederek eve ulaşmaya çalışıyorduk. Kendimi uzun süre sonunda ilk kez bu kadar iyi hissediyordum. Mutlu bile sayılırdım. ” Çok iyiyim ” dedim. ” Ben de ” diye karşılık verdi, Sanem. ‘’ Belki de hayat berbat değildir.Ne bileyim, belki daha sık yemek yemeliyiz ” dedim, ona. ” Olabilir. ” dedi. Rayların üzerinde kayıp düşmeden kim daha uzun süre yürüyecek diye yarışıyorduk. Önceki gece, üzerine bir şişe dolusu parfüm dökülen ve yeni yeni kurumuş kırmızı Winston soft paketinden bir sigara çıkardım. Sigara sararmıştı. Delicesine parfüm kokuyordu. Onun paarfümü… Onu,  olduğundan öte, olması gerektiğinden de fazla seksi kılan parfümü dudaklarımın arasındaki sigaradan burnuma, oradan düşüncelerimin arasına kadar süzülüyordu. Sigara bitmeden eve ulaşmıştık. Evin tüm odaları gölge altındaydı. Serindi ve yakarak eriten Adana sıcağında cennetten birer parça gibiydi bu odalar. Sigaradan son bir kaç nefes çekip söndürdüm. Ama boğazımda parfümden dolayı tuhaf bir tat vardı. Televizyonu açtığımda Richard Ashcroft’un ”A song for the lovers’ını duydum. Video sona erdiğinde midemin bulandığını hisssettim. Öyle yoğun ve güçlü bir bulantıydı ki, baş dönmesi filan da eklendi, sanırım parfümlü sigaradan ötürü zehirlenmiştim. Bu da bir böceğin işiydi. Vücut sistemime sızan bir yabancı’nın yaydığı bozgun… Kylie Minoque’dan ”Can’t get you out of my head”’in başladığını duyduğumda ben banyoda böğüre böğüre kusuyordum. Ne kadar kustum bilmiyorum ama günlerce kusmuş gibi hissettim.. Önce son yediklerimi kusmuştum. Sonra, sanki önceki gün yediklerimi, önceki hafta, ay yıl ve yıllar önce yediklerimi de kusmuşum gibi geldi bana. Derken eğer kendimi durdurmazsam annemden emdiğim sütü de çıkaracağımı fark ettim… Hatta kendimi bile kusabilirdim. Bir ara kusmuk birikintisinin içinde kendime benzer şeyler bile aradım.

Sanem, zihnimdeki işgali garantiye aldıktan sonra kaybolup gitmişti. Ben de zihnime girmiş böceğin baltalarıyla vurmaya başladım zihnimin duvarlarına. Amacım duvarı kırıp dışarı çıkmaktı. Dışarı çıkamadım ama bunun yerine zihnim ne zaman düşündüğümü anımsayamadığım bazı düşünceler kusmaya başladı. Bunlar sanki birer düşünceden öte, düşünmeye yarayan zihin kodlarımın şifreleriydi ve eğer dikkatli bakarsam,orada Tanrı’yı, varlığımdaki Tanrısal gen şifrelerini filan görebilirmişim gibi bir sanrıya kapılmama neden oldu.

 

henüz Yeryüzünde, henüz tek bir sözcüğün bile duyulmadığı zamanlardaydık. Bütün bu evren, dünya ve zaman ve güneşin başlangıcından da evvel bir zamanda… Yani bundan tam 10 yıl önce, henüz hiç kimse olmak ve bir çırpıda yok olmak için büyük bir şansımız varken, bir cennet bahçesinde olduğumuzu bilmiyorduk. Mithat’ın sakalından küçük bir tutam dökülmüştü o günlerde. Tamamen kederden… Sonra bir daha hiç görünmemişti o bölgede sakal ya da herhangi bir tüy emaresi. Kederinin en parlak yüzeyiydi yüzünün iki santimetrekarelik o küçük parçası. Mutsuzdu, işe yaraması umuduyla aşık olmaya çalışıyordu. Kız güzeldi ve Mithat tedavi için yüzüne krem sürerken, ” Dostum. ” dedi. ” O kız, hayatımda olsa da olmasa da ben hep aynı adam olurum. Mutsuz ve öfkeli… Ama istersen sen ilgilen kızla, kızın benden henüz haberi bile yok. ” ” Olmaz. ” dedim. ” Neden? ” dedi ‘’ Ahlaki sebepler mi? ” –  ”Hayır” dedim. –  ”Kızdan hoşlanmadım” O sırada yürüye yürüye bir alış veriş merkezinin yemek katına kadar çıkmıştık.” Kahverengi samurdan pardösümün ceplerinden iki paket gri Winston super light paketi çıkarıp masaya koydum.Sessizce bekliyordum. O yıllarda daha uygar bir dünyada yaşadığımızı sanıyorum. Sigaranın henüz sanki tek sağlık öcüsüymüş gibi aforoz edilmediği ve mekânların sigara içilebilir ve içilemez diye ayrılmadığı, böylesi bir ütopyayı barındıracak kadar güzel ve uygar… Bir paket sigara ve bir kutu kibritle girdiğimiz her mekânda kutsal sonsuzluk karşılıyordu,  sanki bizi.  Mithat’la birlikte birer kundakçı gibiydik. Sigaralarımızı yakabildiğimiz yerlerde zararsızdık ama engel olunmaya çalışıldığında pek kontrollü sayılmazdık. Bir defasında, sigara yasağının uygulandığı ilk günlerden birinde, parmaklarımın arasında yanan bir sigarayla girmiştim, İstiklal’deki D&R’a. Güvenlik görevlisi sadece uyarmıştı ama elinde ekonomi dergileri ve kıyafetleriyle oldukça beyaz, zengin ve işgüzar bir müşteri ısrarla dışarı çıkarmaya çalışıyordu, beni. Ben de kasa sırasında ” Ödemeyi yapıp çıkacağım, rahat bırakın beni ” diyordum,

ona. Ama inat ve yaralanan egosunun tamiri için peşimi bir türlü bırakmıyordu. O sırada Mithat, onu kitapçılarda sıkılmasın diye bıraktığım İstavrit’in bar kısmından, elinde hâlâ dolu bir şişe Miller’la içeri girdi. Ve şişeyi sigaram yüzünden benimle tartışan adamın kafasında kırdı. Adamın kafasında açılan yarıktan, dergi reyonunun önündeki betona oluk oluk kan akıyordu. Ben, sigaramı içmeye devam ediyordum. Mithat, soluk soluğaydı. Kasiyer kız çoktan polisi aramıştı ve güvenlik görevlisi kapı önündeki sigara molasını tamamlamış, olay yerine doğru koşuyordu. Ekonomi dergili adam betondaki kendi kanına siyah rugan ayakkabılarıyla basmış kayarak yere düşüyor ve pes etmemiş hâlâ bağırıyordu. ”Söndürün o sigarayı !” Anlayamıyordu ,işgüzarca bir sigara karşıtlığının sağlığa sigaradan daha zararlı olabildiğini. Mithat, adamı sırtına yüklediği gibi İstiklal’ Caddesi kalabalığının ortasına çıkardı. Adamın kafası hâlâ kanıyordu. Adamdan özür diledi. Bir sigara da ona verdi ve adam, sigarayı dudaklarının arasına aldı. Mithat, çakmağını çıkardı cebinden. Birkaç defa çaktı ama yakamayınca ıslanmış kibrit kutusunu çıkardı,  cebinden. Uzun bir uğraştan sonra yaktı adamın ağzındaki sigarayı. Mithat da bir sigara yaktı ve bir anda kahkaha dolu bir üçlü hoş sohbet başladı. ”Tanrım” dedim içimden ”böylesi bir  sohbete girişecek kadar yavşak olmamıza ne zaman izin verdin.” 5 dakika sonra üçümüzün sigarası bitince sigaralarımızın yanan uçlarını Cadde’nin ıslak zeminine sürterek hep birlikte söndürdük, ayrıldık.

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri