Sunday 13th October 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR GİZLİLİK KONUSU ”

Bülent Uçar ” BİR GİZLİLİK KONUSU ”

_________________

 

Yıllar önce, pencerelerinden birinde ‘’kiralık’’ ilanı olan, beş odalı ahşap bir eve girmiştim, Bahadır’la birlikte. Eve girmek ve görebilmek için ne gerekiyorsa hazırdık yapmaya. Ancak şanslı olduğumuz günlerden biriydi. Pek bir şey yapmamıza gerek kalmadı. İçeride bir hazine vardı sanki bizi bekleyen. Yoktu… Sadece eski ve stil sahibi bir yeşil şişe vardı, mutfak penceresinde. Onu da Bahadır almıştı yanına o gün, evden çıkmadan önce… Benim de payıma bir olası korku ve takıntı çıkmıştı evden, ruhum için. Ben de dünyadan payıma düşen her haltı, iyi-kötü diye ayırmadan yanıma alma alışkanlığıyla, bu korku ve takıntıyı da alıp çıkmıştım. Evin en arka odası, güneş almayan, belki de sadece beş metrekarelik olacak kadar küçük bir odaydı. Çok karanlıktı. Çok küçüktü. Rutubetliydi. Karanlıkta pek seçemedim ama odanın böceklerle dolu olma olasılığı filan da çok yüksekti. O karanlığa doğru bakarken, ‘’Bu odanın görünmeyen uzak köşesinde, bir bozuk eşya olsa, bunu hiç kimse fark etmez ve farkına bile varılmadan, orada unutulmuş o bozuk eşya, var olan her şeyin canına okur. Çünkü bilincine bile varılmayan şeylere dair bu tür unutuşlar, karanlık sonsuzluğun aşılamaz paradoksu gibidir ve ürpertici… İşte ben, o odanın karşısında bunları düşünürken, ‘’O karanlıkta unutulmuş bir bozuk eşyaymışım gibi’’ korktum. ‘’Kimse bana yardım edemeyecek’’ filan diye geçirdim, içimden. ‘’Yok olup gideceğim.’’ O günden beri, benim ruhumun neresinde bilmiyorum ama mutlak bir yerinde,  ‘’Beş Metrekarelik Karanlık Ahşap Odada Unutulmuş Arızalı Eşya Sendromu’’ var. Psikiyatri Literatürünün övgü ve alkışları hiç duyulmadı ama ben de bunu hiç dert etmedim. Her zaman dirayetli ve ölçülü oldum.  

2

Eylüldü. Öğle vaktiydi. Hâlâ yazdan kalan sıcak günler yaşanıyordu. Ve saat, bir filan olmalıydı. Biraz önce duyulmuştu, öğle ezanı sesi. Mithat’ı aradım. Selam bile vermeden, ‘’Biliyor musun?’’ dedim ona. ‘’Şu an ben, bilinen ve şimdi bilinmese de  gelecekte bilinecek evrenler içinde, varlık ve zamanın vuku bulduğu tüm o yerlerde, kişisel ölçeğe en çok acı düşen bir galaksideyim. Eğer, bu galaksinin tanıtıcı bir tabelası olsa, tabelada benim adım yazar. Nüfus da -iki- olarak görünürdü… Çünkü sen, beni ne olursa olsun yalnız bırakmazsın.’’ – ‘’Anlıyorum’’ diye kısa bir karşılık verdi. Ve ekledi birden, sanki merhametle: ‘’Oralarda da durma. Çık gel bu tarafa. Ben buralarda oyalanır, beklerim seni.’’ – ‘’Tamam’’ deyip telefonu kapattıktan yaklaşık bir saat sonra yanındaydım.  ‘’Sorun ne?’’ diye sorunca, söyleyecek bir şey olmadığını fark ettim. Ayaküstü kaç sigara içtik. Anımsamıyorum. Zaten bunu kim bilir ve anımsar? Delilik yani. Yorulduğumuzu fark ederek, eve gitmeye karar verdiğimizde, birer çukulata ve kola içtiğimizi ve otobüse, elimizdeki kola kutuları ve çukulatalarla girdiğimizi hatırlıyorum. Otobüs çok kalabalıktı. Bir ara, tüm yolcular, yolun sol kısmında gerçekleşmiş kazayı izlemek için o tarafa doğru kaydı. Biz, sağ kısımdaki koltuklardaydık. Onlar, soldan gelen yakıcı güneşi de engelleyerek, otobüsü bir anda boşalttılar sanki. Sükunet… Teşekkür ettim her birine, içimden – sessizlik ve gölge için. Yolun daha ileri kısmında da gürültülü bir arbede koptu, yine oralı olmadık. Kendilerini çok önemseyen ve dünya umurlarında değilmiş gibi yaşayan aristokratlardan olmaya çalışmıyorduk. Ama yine de biz ikimiz, belki öyleysek; neden bu gerçeğe uygun davranma zevkindeki kolaylığa teslim olmayacaktık ki?

Eve ulaşmadan beş durak önce, sahil yolunda inerek, yürümeye karar vermiştik. Otobüsten iner inmez, ‘’Mithat’’ dedim. ‘’Acı… Neden, insanın sadece acıyan yeriyle sınırlı değil ve tüm varlığı ele geçiriyor? Lokal acı, lokal acısızlık filan diye bir şey olmalı. Gerektiğinde, insan oralara saklanmalı. Artık o sırada, hangisine ihtiyacı varsa.’’ – Mithat, ‘’Bilmiyorum, ama iyi fikir gibi görünüyor.’’ dedi. O an, eve giden sokağın yokuş kısmının girişinde, kaldırım kıyısına park edilmiş, toz toprak içinde yatan bir ‘’Lada Niva’’ gördük. Günün en heyecan verici anıydı. Çünkü araç, çok ucuza satılıktı. Çünkü enfes görünüyordu. Ve çünkü belki de hayatımız boyunca sahip olabileceğimiz tek jeep’e bakıyorduk, o an. O gün, o arabayı almaya karar verebilseydik ve alsaydık, hayatımızda ne değişirdi? İlk nereye giderdik? Bilemiyorum, ama ben orada, bir çeşit trans moduna girerek arabayı unuttum. Mithat’a, ‘’Önceki gece, uykuyla uyanıklık arasında gezinip dururken, ‘’Tüm sadistik eylemlerin, insanın merhametini kışkırtan bir yanı olduğunu fark ettiğimi’’ söyledim. ‘’Bu duygu, tanrı ve insan merhametinin özüymüş gibi geldi bana.Yalnız sorun şuydu ki, aklım da bir kalıp köpüklü yeşil banyo sabunuymuş gibi kayıyordu, parlak fayansın üzerinde. Öyle korkmuştum ki, bu defa kapkara bir uykuya kaçtım, oraya saklandım, sabah oluncaya değin’’

3

Bir kıyafet ve aksesuar meselesiydi. Ve uygun bir adres bulmak için onun yardımı gerekiyordu. Hayatı boyunca, dünyadan gülümsemesini her daim esirgemiş, hep kızgın ve her gün, yokluğuna katlanamayacağı birinin cenazesine katılmakla lanetlenmiş gibi yaşayan, saçlarından kirpiklerine, hatta gözlerinin ta içine kadar sarışın olan bir adam vardı. Ve ben, bu adamın kardeşinin yardımına ihtiyaç duymuştum. Sarı Selim’in yardımına… Alınması gereken kıyafet ve aksesuarların listesini verdim ona. O da çabucak bir adres karaladı, küçük kâğıt parçasına. Adres kâğıdını elinden aldıktan bir saat sonra, Beyoğlu’nun ara sokaklarından birindeydim. Ve çok eski kitaplardan yükselen o bilindik koku ile başımı döndüren rutubet kokusu arasında;  uzun ve genişliği olmayan, daracık bir dükkânın içinde yürüyordum. Ev yapımı pasta ve elma çayı kokuyordu içerisi. Dükkân sahibinin masasındaki tütün kolonyasını görene kadar, kolonyanın içerideki kokusunu duyamamıştım. ‘’Selimin gönderdiği kişi siz olmalısınız’’ dedi adam. ‘’Evet’’ dedim. ‘’… O kişi benim. Bazı kıyafet ve aksesuarlara ihtiyacım var. Umarım bulabilirim burada.’’ dediğimde, ‘’Siz bir gezinin hele dükkânı. Bulabildiklerinizi alın. Diğerlerini konuşuruz.’’ diye karşılık verdi. Hoşnutsuzdu. Ve bunun, benim için hiç önemi yoktu. Dükkânı gezdim, fakat ortalıkta ve tezgâhlarda, aradıklarıma benzer bazı şeyleri bulabilsem de çoğu şeyi bulamadım. ‘’Ben…’’ dedim, adama. ‘’Öncelikle, Mickey Rourke’un Angel Heart’ta, Brooklyn sahillerinden birinde, güneşli bir öğle sonrası, burnunu korumak için şezlongdanki adamdan aldığı o burunluklardan istiyorum.’’ Adam, ‘’Çattık belaya’’ der gibi bakıyordu. ‘’Filmi bildiğimi söyleyemem Beyim. Ama bakın, şu köşede burunluklar var. İşinize yarayanı alın isterseniz.’’ Baktım ve tam aradığım gibi, üstelik birkaç çeşit burunluk gördüm. Hepsini aldım. Sonra, Cüneyt Arkın’ın Fikret Hakan’la birlikte rol aldığı, ‘’İki arkadaş’’adlı filmde kullandığı gözlükler, krem renk trench coat ve siyah bastonun benzerlerini buldum. Onları da aldım. Bir de kahverengi ipek bir fularla, siyah bir şapka… ‘’Abi, birinden mi saklanacaksın?’’ diye sorduğunda satıcı, ‘’Aslında belirli biri yok. Kendim, herkes ve hiç kimsenin gizliliği için, herkesten ve hiç kimseden diyelim’’ diye cavapladım onu – kafasını karıştırmak için. Adam, hayalet görmüş gibi şaşırmış, korku dolu gözlerle bakıyordu bana. Aldıklarımı poşetlere koymaya kalkınca, ‘’Hayır!’’ dedim, kızgınlıkla. ‘’Şuraya bak!’’ Bak, orada, eski un çuvallarına benzeyen bir çuval var. İyice çırp o çuvalı ve aldıklarımı içine doldur’’ dedim. O da öyle yaptı. Sonra özür diledim. Neden kızdığımı bilmiyordum. Dükkândan çıkarken de Selim aradı. Teşekkür ettim.

Telefon kapandıktan bir dakika filan sonraydı. Yolun sonunda, Selim’in şu hiç gülmeyen, hatta gülümsemeyen abisiyle karşılaştım. Beni, sırtımda bir çuvalla görünce, verdiği selamı, mucize bir tebessümle taçlandırmaya çalıştı. Ama ben, onun; o an yüz felci filan geçirdiğini sandım.

4

Bir saat sonra, Mithat’ın Tekel – İddia bayii dükkânındaydım. Beni görünce, çuvalı sormak yerine, ilk söyleyeceği şeyin, ‘’Çuval yakışmış’’ filan olacağını düşünüyordum. Ama o, ‘’İşin yoksa 5 – 10 dakika dükkânı bekle. Dışarı çıkmam lazım.’’ dedi ve yağan yağmura aldırmadan, kapıdan fırladığı gibi kaçıp gitti. Söylediği gibi de 10 dakika sonra geri döndü. Sırılsıklamdı. Ve hem üşüdüğünden, hem heyecandan ötürü titriyordu. ‘’Sevgili dostum benim, on bin liralık iddia oynadım. Kupon, eğer tutarsa,  bir yıllığına Norveç’e yerleşebiliriz. İkimiz kaçalım buralardan.’’  dedi. ‘’Tamam harika olur da kupon tutarsa…’’ deyince ben; o, konuşmayı sürdürdü: ‘’Sen gelmeden bir dakika önce yapmıştım kuponu.Ve yatırmıştım, iptal etmek için hâlâ seçeneğim ve beş dakika sürem vardı. Düşünüp duruyordum – iptal etsem mi, etmesem mi – diye. Diğer yandan, o lanet beş dakikanın da bir an önce geçmesini, iptal olasılığının beni delirtmemesini istiyordum. Sen dükkâna girince, çıkıp yağmurda koşmak, kararsız ve karar vermekte zorlanan bir adama seçenek sunan o beş dakikayı – makinenin iptal tuşundan uzakta geçirmek istedim. Bu arada o çuval ne? İçinde ne var bilimiyorum, ama sana farklı bir hava katmış.’’ – ‘’Alay etme, bu çuval çok önemli. Şimdilik senin arkadaki odaya bırakıyorum. Aslına bakarsan, çuvalın her zaman orada, bagajda yanımda olması lazım. Arabanın da gittiğim her yerde yanı başımda olması filan…’’ dedim. ‘’O çuvalın içinde ne var, bilmiyorum, ama yine takıntılarınla ilgili bir şeymiş gibi geldi bana. Anlatsana, olay ne?’’- ‘’Anlatırım, ama şimdi değil. Sır vermeye daha uygun bir zamanda…’’ dedim.

Akşam olduğunda kupondaki tüm maçlar tamamlanmıştı. Yüz kırk bin lira kazanmıştı kupon. Levent’i aradık. Bu işleri o çözerdi. Norveç’e iki kişilik bilet bakmasını istedik ondan. Grönland – Nuuk da olabilir diye ekledik. Bir saat sonra, hem Norveç, hem Nuuk için ikişer bilet alınmıştı. Mithat, ertesi sabah, Apollo’yu aradı. Apollo, Mithat’ın babasıydı. Ama adam, gerçekten baba’ydı. Yani bir oğula , oğul olduğunu hissettirecek kadar baba… Apollo’yu severdim bu yüzden. Bir de beni ne zaman görse, ‘’Bak Cemil, oğlum, evde iki horoz var. Birini senin için saklayayım diyorum. Bir akşam uğrarsan eğer bize, onu mangalda değil, bir teneke içinde; bolca tuzlayarak pişiririm sana. Çok lezzetli olur bak. Parmaklarını yersin vallaha…’’ filan derdi.

Ve Apollo’nun ilgi çekici bir kafası vardı… Şu eski stil adamlardandı o. Kafa yerine, kaya taşıyan, ama çok ince ruhlu, akıl danışılabilecek adamlardan… Daha ilk bakışta anlayabilirdiniz; ona belki her türlü kötülüğü yapabileceğinizi, ama kafasını asla kıramayacağınızı… Rocky’nin kırılmayan burnu varsa, onun da kırılmayan bir kafası vardı. Keşke benim de olsa… Sonra, Apollo’nun saçları, kafasından fışkıran çelik parçaları gibiydiler. Eğer tarak kullansaydı, kullanacağı bu tarağı, Demirci Cenk’ten istemek zorunda kalacaktık. Ve özel tasarım için de çok özel mesai harcanması filan gerekiyordu. Apollo’yu o sabah, neredeyse son kez gördüm. Ve o, biraz sonra oğluyla benim yanımdan, ülkeden ayrılacağımızı bilmeden ve belki yine o horozdan söz etmek için, kendine özgü, salına salına, hatta savrulan yürüyüşüyle geçecek, dükkâna doğru ilerleyecekti. Onun bir Sisyphos olduğunu düşündüm, o an. Metafor olarak değil, gerçek bir Sisyphos… Yalnız bir farkla ki mitoloji de kayayı, zirveye her defasında ramak kala elinden kaydırarak düşüren Sisyphos gibi düşürmezdi Apollo. Asla… O, kayayı, kafasında taşır, zirveye yerleştirir, hatta çivi gibi çakardı oraya. Kaya, bir daha ne düşerdi, ne de sarsılırdı. Yanlış adama teslim edilmişti, o eski zamanlarda, insanlığın çabasını temsil etme görevi ve bu görev hep boşunalıkla sonuçlanmıştı, bu yüzden. Oysa Apollo, boşunalığı aşar, o kayayı, olması gereken yere koyabilirdi. Alber Camus, bunca zamandır yaşayıp görebilseydi Apollo’yu, bu umutsuz var oluş evrenininde hâlâ umut olduğunu düşünebilirdi.

Apollo, dükkâna girdiğinde, söz fazla uzamadı. Her şey kısa sürede konuşuldu. Ve ben iki sırt çantası ve dükkânın önüne park ettiğim arabanın bagajından aldığım çuvalla birlikte, bizi havaalanına bırakacak taksiye doğru yürürken, Apollo, tek bir şey söyledi arkamızdan: ‘’Kendinize dikkat edin ve neye ihtiyacınız olursa olsun, arayın beni. Beş dakikada gelirim yanınıza.’’ dedi.  Laf olsun diye söylemiyordu. Beş dakika diyorsa, beş dakikada gelirdi. Bu, genetik bir başarıydı. Mithat da çok defa, ihtiyacım olduğu anlarda, çok uzak yerlere, o meşhur beş dakikalarda yetişmiştir. Apollo, bunun alâsını yapardı. ‘’Tamam’’ dedik. Taksiye bindik. Apollo, tam o anda koştu – birden. Taksiye yaklaştı. Kapının önüne gelince de birdenbire koştuğu gibi – yine birdenbire durdu. Taksinin kapısını açmadan, sağ eliyle, ‘’Camı indirin’’ işareti yaptı. Cam inince, ‘’Horozu saklayacağım’’ dedi, içeriye doğru. Taksi hareket ettiğinde – Rosie göründü yolun başında. Kocasını yalnız bırakmak istemiyordu. Rosie, Mithat’ın annesi. Bazı insanlar oğul doğar, bazı kadınlar anne…

5

Ertesi gün, Nuuk’taydık. Şehir umduğumuzdan ve fotograflarından daha güzeldi. Konteynerdan bir odaya yerleştik. Çok soğuktu hava, oda sıcacıktı. Mithat, bir kutu süt çıkardı çantasından. İçine kakao koydu, çalkaladı.  Birkaç paket Gitanes’ımız vardı. Bu paketlerden birini açıp içtik yarısını, kakaolu sıcak sütle birlikte. Vakit gece olunca, dışarı çıktık. Buzlu yollarda yürürken, bir göl kıyısına çıktı yolumuz. Göl suyunun içinden buharlar yükseliyordu. Havada tuhaf, tiz bir müsik sesi var gibiydi ve her an, orman perileri ya da gölden uçarak çıkacak balıktan kızlar’ın görüneceğini düşünüyorduk. Deniz kızlarından söz etmiyorum. Balık Kızlar başkadır. Onlar balıktırlar. Ruhunuza girer, oraya saklanır, içinizde kayıp dururlar ve siz çıkmalarını istemediğiniz sürece de çıkmazlar. O gece, balık kızlar filan gelmediler. Konteynera döndük. Gece boyu kar yağdı. Uyuyup kaybolduk.  Gecenin bir vakti, uykum bölününce, Mithat’ı gördüm. Ayakları yerden yirmi santim filan yukarıda, huşu içinde uçuyordu. Bunu gördüğüme yemin edebilirim. Sonra birden uyandı. Gürültüyle düştü yere. Farkına varmak ve bilinç belaydı. Düşürüyordu insanı. Oysa insan, el yordamıyla uçabilirdi, bilinç olmadan.  Çok eskiden, cebinde milyon franklar , paketlerce Gitanes ve çakmaklarla dolaşan Fransız, bir defasında, ‘’Cehennem başkalarıdır.’’ demiş. Ben cebimde, Mithat’tan aldığım yetmiş bin lira, üç paket Gitanes ve bir kutu kibritle, hiçbir yerden gelen hiç kimse olarak, Nuuk’ta konteynerın birinde, kendi kendime dedim: ‘’Cehennem, insanın kişisel bilincinin patikalarındadır ve hiç alev içermeden kül ediyor.’’

            Mithat, uyuduktan yarım saat sonraydı. Bir çeşit sarsıntı gerçekleşti. Deprem filan değildi. Bir çeşit çatırdama… Sonra başım döndü. Bayılır gibiyken, birden aydınlanmış gibi açıldı bilincim.

Apaydınlık, ama şu puslu olan bilinç hali… Biri vardı karşımda, daha önce gördüğüm hiçbir şeye, hiç kimseye benzemeyen biri. Sadece belki çocukken, sürekli gördüğüm rüyada karşıma çıkan, o çok yaşlı ağacın kıyısındaki pürüzsüz yüzeyin dile getirdiği varlık görkemi ve hiçlik korkusunu duyuran şey’e benziyordu… Birdenbire konuştu: ‘’Bana özeniyorsun.’’ dedi. Hayatım boyunca duyduğum en güzel ses, en güzel görüntüyle birleşmişti. Pus kaybolmuş, ses ve görüntüler, nedensiz ışıkla aydınlanmıştı. ‘’Size mi özeniyorum, aslında gurur duyarım, ama anlayamıyorum.’’ dedim. ‘’Sen şu köyde, kıyıya saklanıyorsun, o ağaçların yanı başına. Senin bu, var oluşun mutlaklığına, yok oluş aracılığı ile dokunmaya çalışıyor olman, doğrusu ya; en başından beri benim tarzım. Ben, yokluk ölçüleriyle var oluyorum. Görünmediğim ve var olmadığım tüm zaman ve mekânlarda bulabilirsin beni, eğer istersen. Anlıyor musun, işte bu nedenle her yerdeyim ben.  Var olmadığım her yerde… Var olmak için yok’luğun görünümüne sahip olmak, benim en sevdiğim numaram.’’ deyince o – ‘’Tanrım…’’ dedim. ‘’Sanırım…’’ dedi. ‘’Sorun ne?’’ dedim. ‘’İşte bu, duymak istediğim şeydi.’’ diye karşılık verdi. ‘’Sözcüklerden gürültü çıkaranları sevmem. Bak! Sen hemen konuya girdin. ‘Sorun ne?’ Soru, bu kadar basitti her zaman. Ama hiç sorulmadı. Aslına bakarsan sorun filan da yok. Sadece bak! Her yerde iyilik var. Kötülük bir illüzyon, kanma. Asansör yolculuğu sona erdi. Kalbin hâlâ atıyorsa, kapıyı açıp inme, bekle… Dinle… Burayı dinle!’’ – bir yeri işaret ediyordu, ben göremiyordum – ‘’Kilidi aç, saklı olanı koru. İşitiyor musun? Ben senin kafanın içine bir öpücük kondurdum. Geri dönüşü yok. Çok eskiden şu İrlanda kökenli İngiliz Wilde’a bir sinyal göndermiştim. O da duydu ve yazdı. Ama ‘’Her erkek değil, sadece ben, sevdiğimi öldürürüm. Hem de hiç acımadan, aşkta acıma yoktur. Olmamalı, yanına almak ve orada tutmak için ne gerekiyorsa, anlıyor musun?’’ – ‘’ Elbette… Elbette, efendim.’’ diye karşılık verdim. ‘’O öpücük için bana çok teşekkür edeceksin bir gün…’’ dedi. ‘’Biliyorum’’ dedim.

Sabah olunca, Mithat uyandı. Hazırlanarak dışarı çıktı. Heyecanlıydı. Sırtında benim çuvalım vardı. Göle gitmek istiyordu. Ama önce soruyu sordu: ‘’Cemil – bu şeyin içinde ne var? Bu çuval saçmalığını şimdi anlat, lütfen. Korkutuyorsun beni.’’ Ciddi görünüyordu. Hem bir sırrım varsa, açıklandığında bile sır olmaya devam edecek koşul, o sırrın Mithat’a söylenmesiydi. Ben de söyledim: ‘’O çuval, utancı gizlemek için.’’ – ‘’Anlamıyorum’’ dedi. ‘’Daha açık konuş.’’ – ‘’Peki, daha açık konuşayım. Bir gün, bir yerde; bir kaldırım, yol üstü, okul bahçesi ya da alış veriş merkezlerinden birinin koridorlarında filan, ne bileyim… Oralarda bir yerlerde… Ben birden düşüp ölecekmiş gibi hissediyorum kendimi. Bu çuvalı da hep yanımda taşıyorum bu his yüzünden. İçindeki kıyafet ve aksesuarları kullanarak, ölüp düşen kişinin kimliğini saklamak için.’’

 

Bülent Uçar

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Live Sex Webcam Sex Backstreet Theme Herbalife Ürünleri