Tuesday 16th July 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR SERKEŞİN EN GÜZEL AKŞAMI ”

Bülent Uçar ” BİR SERKEŞİN EN GÜZEL AKŞAMI ”

______________

 

Kış ya da serin bahar aylarından biriydi, hatırlamıyorum. Ama o masada olanların üzerinden çok yıl geçti, bunu biliyorum ve o akşam, orada olup biten her şeyi bütün açıklığı ile anımsıyorum. Her şey, en küçük ayrıntılar bile öyle ışıltılı ve berrak ki:

İçerisi çok kalabalıktı. Mekânın sahibi, kasadan kalkmış, müşterilerle tek tek ilgileniyor, ne istediklerini sorarak siparişleri belirlemeye çalışıyordu. Bunu yaparken de yaklaşık her on beş saniyede bir kahkaha atıyordu. Ya çok eğleniyordu ya da bizim bilmediğimiz korkunç bir gerçeğin bizi ne denli gülünç kıldığının farkındaydı. Arada uğrayıp transit gidenleri ve bazen üç beş dakikalığına oturup kalkanları saymazsak, masada dört kişiydik. Beş paramız yoktu. Karnımız çok açtı ve kahkaha atan adam bize doğru yaklaşmaktaydı. Ergün, aklına tam o sırada gelmiş gibi ‘’Nedir senin bu Nietzsche ve Kierkegaard takıntın?’’ dedi, aslında soru sorduğunu birkaç saniye sonra fark ettim. ‘’Bilmiyorum.’’ dedim. ‘’Belki de ismindeki fonetik ve yine ismin içindeki ilk altı harfin biçimsel uyumu, keskinliği ve upuzun bir endam gibi süzülüşüdür neden. Belki kırk iki yaşında toz toprak içindeki kıyafetleriyle etrafta yalnız başına gezinirken ölmesi… Ama ya da belki onun şu ‘İman Şövalyesi’ dediği ve öve öve bitiremediği, sıfata bakılırsa Tanrı yerine geçebilecek gibi görünen, ancak aslında sadece aradığını bulmuş olmanın huzuruyla kafa karışıklığını aşıp iç huzur ve ruh özgürlüğüne ulaşmış bir karakter tarzını öneriyor olması… Belki budur neden.

Çünkü bazen sen de hissetmiyor musun, özgürlüğün bozdurulmadığında, değeri olmayan milyon dolarlık bir çek gibi olduğunu… Bozdurup harcaman gerektiğini… Demek istiyorum ki seçim yapıp,  o şey her ne ise, ona teslim olmadan, özgürlük sadece ayaklarını yerden kesen, tadı ve kütlesi olmayan bir fazlalık gibidir.’’ Ve ben susmadan önce söylediğim son sözcüklerden yükselen ses var olmayı hâlâ sürdürürken, kahkahacı adamla konuşuyordu, masadaki kızlardan biri, adı Devrim’di. Babası eski solculardanmış. Hayat boyu kullanacağı ve insanların onu anlatıp tarif ederken bir belirteç ya da işaret olarak istifade edeceği ismin politik bir nedene dayanması onun hiç hoşuna gitmiyordu. Adını değiştirmek, gerekirse bu defa Pınar, Pelin ya da Che Guevera filan koymak isterdi, ama bunun için dava açması, adliyeye gitmesi ve biraz parası olması gerekirdi ama hiçbiri yoktu. Bir süre daha o isimle birlikte yaşaması gerekiyordu.

‘’Ben, soğuk bir şeftali suyu istiyorum’’ dedi adama. Adam kahkahayı patlattı. Öyle korkunçtu ki kahkahası, ben sipariş vermeye korktum. Zaten param da yoktu, ama adam, adı Pırıl olan diğer kızın siparişini alırken yine o kahkahayı atınca, onu cezalandırmak, kendimi ödüllendirmek istedim. Beş parasız olmama rağmen, kendime ve masadaki arkadaşlarımın hepsine restoranın en pahalı yemeklerini sipariş ettim. Yemekler on beş dakika sonra geldi. Mekândaki müşterilerin neredeyse tümü öğrenciydi. Biz de öyleydik. Masayı o denli kusursuz şekilde donatılmış görünce oradaki tüm bakışlar bize doğru çevrildi.

Arkadaşlarım şaşkındı. Yemekler yendi. Tatlılar söylendi. Diğer masalardaki arkadaşlarımıza kıyaklar geçildi. Biraz önce canlı müzik yapan orkestranın, matematik bölümünde öğrenci olan güzel solistine, beş – on dakika önce söylediği What’s Going On adlı şarkı için bir paket Marlboro Light paketi ve grubun gitaristi olan sevgilisiyle paylaşması için iki kâse sütlaç yolladım. O sırada masadaki herkes şaşkındı. Ergün, bana korkuyla bakıyordu, bir ara ‘’Oğlum…’’dedi. Susturdum. Sözün devamını biliyordum. ‘’Oğlum, sen manyak mısın, bunların parası neyle ödenecek? Bu adamlar hepimizi hastanelik eder…’’ Bunu söyleyecekti,  ama konuşmasını hiç istemedim. Ancak o sırada masanın akıl sağlığında hiçbir sorun olmayan tek karakteri olan Pırıl, daha fazla beklemek istemedi ve bana doğru kızgın bir bakış atarak sordu:

‘’Bir planın var mı?’’

‘’Evet.’’ dedim. ‘’Var. Yani ne sanıyorsunuz, elbette var yoksa bunca masraf… Ben sanki deli miyim? Böyle bir şeyi neden yapayım?’’

Ergün, elindeki hamburgerden bir ısırık alıp, birasını yudumlarken araya girdi: ‘’Merak ettim, anlatsana şu planını.’’ deyince, karşı masayı işaret ettim:

‘’Şu iki kıza bakın’’ Ergün, ‘’Senin son bir saattir gözlerini alamadığın masaya mı?’’ ‘’Evet, tam da oraya…’’

‘’Eeee tamam, yani baktık, n’olmuş, olay ne?’’ dedi, Devrim.

‘’Şimdi o kızları masaya çağıracağım ve onlarla bir tür araştırma kapsamında çalıştığımızı söyleyerek bir anket yapacağız. Sonra, ben onlardan birine, kızıl saçlı olanına asılıyormuş gibi yapacağım ve sen Pırıl – sanki sevgilimmişsin gibi kıskançlık sergileyeceksin ve bir hışımla kalkıp dışarı çıkacaksın. Eğer mümkünse bir de ağlarsan çok iyi olur.’’

Ergün, durumu anlamıştı. ‘’Çok kurnazsın Cemil.’’dedi. ‘’Sen bu kızı epeydir gözüne kestirmiştin,  şimdi hem buradan kaçmak hem de onunla tanışmak için bir fırsat yarattın. Ne diyebilirim ki, şahane, lanet olsun, seni gerçekten tebrik ediyorum. Başkaları bu duruma ne der, bilmem, ama ben buna yaratıcı girişimcilik, derim de anket konusu ne olacak.’’

‘’Onlara, Albert Camus’nün felsefenin tek değerli sorusu olarak gördüğü soruyu soracağız ve fikirlerini alacağız.’’ dedim.

‘’Tamam’’ dedi, Ergün.

Kızlar, yaklaşık beş dakika sonra bizim masadaydı. Onları anket bahanesiyle masaya gelmeye ikna eden Devrim olmuştu. Bir dakika sonra, masadaki herkes birbiriyle tanışmıştı ve Ergün kısa bir giriş konuşmasından sonra anket sorusunu sordu:  ‘’ Şimdi arkadaşlar, hayatın anlamı ya da anlamsızlığı üzerine bir araştırma yapıyoruz. Okuldan birçok kişiyle görüştük. İşin içinde öğrenciler dışında, anne babalar,  dekan, rektör ve profesörler de var, bu konuda onların da düşüncelerini aldık.’’

‘’Peki, anlıyorum’’ dedi, iki kızdan güzel olmayanı. ‘’Senin ne anladığın kimin umurunda?’’ dedim içimden. Dışımdan da sustum.

‘’Şimdi bizimle de görüşeceksiniz, sonra, bu anketlerin ardından ulaşmaya çalıştığınız amaç ya da sonuç ne?’’ diye sorarak konuşmayı sürdürdü bu kız. Güzel kızların sessiz olması katlanılmazdır. Bir sorun var sanırsınız ve özgüven sorunu yaşayabilirsiniz. Eğer onlara soru sordurabiliyor ve onları çokça konuşturabiliyorsanız, işler yolunda demektir ve sizden hoşlanıldığına emin olabilirsiniz. Ama güzel olmayan bir kızın hiç susmaksızın konuşması da bir o kadar katlanılmaz bir ağırlık ve külfet içerir.  Kıza bu sorusu üzerine, ‘’Kapat şu lanet çeneni.’’ dememek için başka bir cümle kurdum. ‘’Bu anketlerin sonucunda eğer olumsuz bir şey çıkarsa, önce okulu, sonra şehri boşaltacağız. Eğer uluslararası bir destek alırsak tüm dünya ülkelerindeki nüfusu, dünya dışına kaçmaya zorlayacağız, biliyorsunuzdur, Mars’ta hayat olduğu artık gizlenemiyor.’’ Bunları söylediğimde, masanın en güzel kızı,  sözlerime gülümsedi. Bu iyiydi. Isınmış biramdan bir yudum aldım. İçeriye girdiği anda göz göze geldiğim Anarşist Aydın ve arkadaşı Muharrem’le Muharrem’in kız arkadaşı Şefika’ya göz ucuyla selam verdim. Aydın’a borcum vardı. Bir Proudhon kitabı satmıştı bana ve ben, kitabın parasını hâlâ ödememiştim. O da böyle geçiniyordu. Anarşizmle ilgisi yoktu. Kızın teki yüzünden önceki sene başarısız bir intihar girişiminde bulunmuştu, ama tüm bu çocuksuluğuna rağmen son birkaç haftadaki tutumuyla adını Anarşiste çıkartmayı başarmıştı. Çünkü önce saçlarını, sonra kaşlarını kazıtmış, bir akşamüstü de, çırılçıplak soyunup büyük amfideki derse, kürsüdeki kadın hocaya ‘’Anne ben banyoya giriyorum.’’ diyerek girmişti.  Ve Aydın, sokağın başındaki pideciden pide, pidecinin yanı başındaki tekelden de şarap alabilmek için anarşist düşünürlerin kitaplarını satıyordu. Üstelik üç paraya aldığı kitapları yüzde üç beş bin oranında kâr payı koyarak yapıyordu bunu. Aklımdan bunlar geçerken Aydın ve arkadaşları karşı masaya oturdu. Ben, biraz önce kızı gülümsetmiştim. Bunu o ara unutmuşum, yine anımsadım ve kızlara, ‘’Kızlar, çok zamanımız yok, hemen konuya geçelim ve anket sorumuz şu…’’ dedim ve sözü Ergün’e bırakmak istedim. ‘’Ergün, soruyu sen sormak ister misin?’’ İçinden, ne tür bir sinsilik peşinde olduğumu düşünerek sordu soruyu:

‘’Kızlar, hayat diyoruz, sizce yaşanmaya değer mi yoksa değmez mi, nedenleriyle birlikte cevap verirseniz çok seviniriz, öyle değil mi, Cemil?’’

‘’Evet, elbette öyle.’’ dedim ben de.

Fakat zaman geçiyordu ve masalar yavaş yavaş boşalıyordu. Hesaplarını masaya isteyen öğrenciler, hesaplar yapıldıktan sonra masalara yeniden getirilen adisyonlardaki tutarları ödeyip, teker teker kalkıp uzaklaşıyor, mekânı terk ediyorlardı. O sırada, en başından beri elimde tuttuğum adisyonu evirip çevirip bir küçük kayığa dönüştürmüştüm. Bir tür origami sanatçısı gibiydim. Kâğıtlardan neler yapardım neler, herkes de şaşıp kalırdı bu hünerime.

Planı işletmeye başlamak için uygun bir zamandı. Belki daha uygunu hiç olmayacak, hatta belki başımızı belaya sokacaktık. Ergün’ün sorusu sonrası kızlar konuşmaya başlamışlardı. Devrim ve Pırıl, kızların söylediklerini not ediyorlardı. Tam o sırada konuştum ‘’ Quentin Tarantino’yu bilir misiniz?’’ dedim. Bu soruyu sorarken kızlardan güzel olanını hedef almıştım. Kız önce oralı olmadı. Beni duymamış gibi yaptı, ama sonra ‘’Evet, çok iyi bilirim ve çok severim.’’ dedi. ‘’O halde Pulp Fiction adlı filmini ve o filmin afişini de bilirsiniz.’’ dedim. ‘’Bilirim.’’ dedi. ‘’İyi’’ dedim. ‘’İyi de’’ dedi kız. ‘’Konumuzla ne ilgisi var. Tarantino nereden çıktı şimdi? ‘’Küçük hanım, sabırsızlanmayın.’’ dedi, Ergün. ‘’Arkadaşım söz konusu olduğunda ilgili ilgisiz tüm konular birbirine bağlanır.’’

‘’Bağlasın o halde.’’ diye karşılık verdi kız. Masada hepimizi birbirimize bağlayan tel geriliyordu. O sırada Pırıl’la göz göze geldik. Tam zamanıydı ve kıza ‘’Filmin afişinde Uma Thurman’ın harikulade bir pozu var ve bugüne dek gördüğüm en güzel, en cool kadın pozu bu.‘’ dedim. ‘’Ve sizi karşı masada gördüğümde, Uma Thurman, yolunu nasıl oldu da şaşırdı ve buraya düştü, diye düşündüm’’ dedim ve sözlerim bitti. ‘’Teşekkür ederim.’’ dedi, kız. Mutluluktan ağzı kulaklarına varmıştı ve aslında hiç de güzel görünmüyordu. Sözlerimi duyan Pırıl, kâğıt kalemi masaya atıp ‘’Her zaman böyle yapıyorsun, ne zaman güzel bir kız görsen, beni bırakıp onunla ilgileniyorsun.’’ dedi ve ‘’Beni bir daha arama!’’ demeyi de ihmal etmeden ağlayarak çıkışa doğru hareketlendi. Ben onun peşinden ‘’Yanlış anladın, lütfen dur, bekle!’’ diyerek koşarken, Ergün ve Devrim de bizi takip ediyordu. Kahkaha atan adam, kasanın başındaydı. Ve Pırıl’ı o halde görünce, ‘’Hanımefendi, durun! Ne yapıyorsunuz, iyi misiniz, bir sorun mu var?’’ demeye çalışıyordu. Kısmen başarılı olduğunda birbirinin ardından koşan dört kişi kaldırım boyunca ilerliyordu. Onlar bizdik. Nefes nefese kalmıştık. Pırıl en öndeydi, onun arkasında Devrim, Devrim’in ardında ben, en arka kısımda da Ergün koşuyordu.

Soluk almakta zorlanıyordum. Bacaklarım yorgunluk ve acıdan kırılacak gibiydi, ama ben Pırıl’ın rüzgârda salınan güzelim kumral saçlarını ve o enfes poposunu izliyor, ‘’Ne güzel bir akşam bu…’’ diye düşünerek, kendimi düşmekten alıkoymaya çalışıyordum. O sırada, karşı kaldırımda sessizce yürüyen Serkan’la abisi ve okuldan bir profesör, karısıyla birlikte geçip gidiyorlardı. Serkan’la selamlaştık. Adamla karısına da ‘’İyi akşamlar, sizi lanet kan emiciler!’’ diye seslendim. Tam o anda uzadı okul sürem, iki yıl daha geç mezun olmak için ilk yanlışımı yapmış olduğumu o an bilmiyordum, ama bir şeylerin yanlış gideceğini anlamıştım. Bu algının pişmanlığıyla koşmaya devam ederken, Ergün hızlanarak beni yakaladı. Yan yana koşuyorduk. ‘’Biliyor musun?’’ dedi. ‘’Nereden bileyim?’’ diyecektim ki erken davrandı. ‘’Eski bir Vosvos buldum, çok ucuz, satın alayım diyorum, arada çıkıp gezeriz ha, ne dersin? Bu arada, Nietzsche takıntının nedenini söylemedin, unuttum sanma.’’ dedi ve sakallarını maviye boyayan, bizi de kapanıp harabe haline gelmiş bir eski barın içinde bekleyen Şükrü’ye doğru koştu. Kızlar, oraya bizden daha önce ulaşmışlardı. Biz de içeri girince, okulun başıboş beş parasız tüm aylakları, bir serseri sempozyumunda buluşmuş gibi tam kadro bir araya geldik. Bir alkış koptu. Bizi alkışlıyorlardı. Çünkü biz hangi nedenden dolayı anlayamıyordum, ama sanırım birer kahramandık. Hâlâ nefes nefeseydim. Ortaya seslenir gibi konuştum: ‘’Kalbini tutsak edersen ruhun özgürleşir.’’ dedim.‘’Bilgi ağacının olduğu her yerde cennet vardır.’’ diye de ekleyerek ‘’Nietzsche’’ dedim. ‘’Bir defasında o, bunları söylemiş’’

‘’Bu, bir neden mi?’’ diye sordu, Ergün.

‘’Ne bileyim.’’ dedim, bir saat sonra filan da dağıldık.

Ertesi gün ev telefonu çalıyordu. Kalkıp açtım. Arayan Ergün’dü. ‘’Arabayı aldım. Bugün nereye gidelim?’’ diye sordu. Akşamüstü buluştuk. Şehir dışına sürdü. Epey uzaklaşmıştık ve Ergün ‘’Şu çocuğu eve dönüş yolunda birkaç serseri dövmüş, masmavi sakalı kandan kıpkırmızı olmuş, yarın onu ziyarete gidelim.’’ dedi. ‘’Olur’’ dedim.

Bülent Uçar

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri