Warning: Creating default object from empty value in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php on line 1064

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php:1064) in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wsi/wsi/front/WsiFront.class.php on line 92
Bülent Uçar ” OYSA KAYBEDECEK NE ÇOK ŞEY VAR ” | ÖYKÜ | Sinematografik
Friday 22nd March 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” OYSA KAYBEDECEK NE ÇOK ŞEY VAR ”

Bülent Uçar ” OYSA KAYBEDECEK NE ÇOK ŞEY VAR ”

__________

 

1

Bir süre önce, adamın teki, Tom Cruise’u, Tom Cruise yaparak, dünyaca tanınan bir şöhret olmasını sağlayan, Soundtrack albümünde, Berlin’in”  Take my Breath Away ” adlı şarkısının bulunduğu, Top Gun adlı, modern bir kasiğin, şimdiden efsaneye dönüşmüş, bir filmin yönetmeni ve Ridley Scott’ın da abisi Tony Scott, arabasını bir köprü kenarına park ederek, belirli pek bir neden yok gibi görünürken, kendini köprüden aşağı atarak, öldürdü. Kontak anahtarı, arabada, kontak kısmında, sahibini boşuna bekledi.

 

Çektiği onca başarılı film, uğruna birçok insanın binlerce yıl mutlulukla yaşayabileceği, yaşamak isteyebileceği onca kazanç, belli ki, onu pek mutlu edemedi. Ve her şeyi yok sayarak ” … Olmak ya da olmamak, bütün mesele bu, ben yoksam, hakkımdaki hiçbir şey de yok… ” dercesine, yok etti. Ve bir röportajında söylediği ” … Ne kadar sıkı tutarsan tut, yine de kayıp gider. Sonunda herkes kaybedecek. Hiç kimse yapmasa bile, zaman eskitir. Zaman öldürür…. ” sözünü kanıtlayarak uzaklaşıp, gitti.

 

 

 

2

 

 

Aynı sözü tekrar edip duruyordum: ‘’Bunun nasıl gerçekleşeceğini bilmiyorum’’ diyordum kendime. Art arda söyleyince iyi hissettiriyor, sanki onca kötü şeyin gerçek olmadığı izlenimine kapılmama neden oluyordu. Tekrarlıyordum bu yüzden – Fakat öte yandan biliyordum: Hiçbir şey yoluna girmeyecekti.

Neyin bozulduğunu, kötüye gidenin ne olduğunu da bilmiyordum. Uzun süredir suçlu hissediyorum, keşke nedenini bilebilsem. Sabahları uyandığımda bir daha asla kendim olamayacağımı düşünerek, korkuyorum. Bu düşünce, midemdeki bulantı gibi,  yutkunduğum yere kadar ulaşıyor. Sonra ben, hiç neden yokken ölüleri düşünüyorum. Mezar yerlerinde, üzerlerine gece olan, sonra güneş doğan ölüleri…

Yalnızca, ışığın bulutlarla engellendiği zamanlarda, gündüz vaktinde yaklaşan karanlığın ve kasvetle sarılmış gökyüzünden dökülüp savrulan yağmurun altında huzurlular onlar. ‘’ Çünkü o anlarda, ben de huzurluyum. ‘’ diyorum, kendime. İtiraf etmeliyim: Yaşamın nerede olduğunu bilmemenin tedirginliği ve onun uzağında olduğum hissinden emin olma fikri delirtici olmuştu bir zamanlar. Bir zamanlar gençten de gençken neden olmasın – İnsan hissediyordu böyle şeyleri.

Bazen dev bir dalga gelip her şeyi yok etse diye mahvoluş hikâyeleri kuruyordum hayalimde. Bu hayalin içinde, bütün insanların derdi tasası aynıymış meğer. Zaman akmıyor ya da sadece akıp gidiyor ama bu akışa rağmen her şey olduğu yerde, eskiden nasılsa, yine öyle olduğu gibi kalıyor ve herkes aynı dertten muzdarip. Ardıma dönerek, yaşam ve zamanın kol gezdiği alanlara bakmadığım ve orada olmadığım zamanlarda da kaçırdığım hiçbir şey yokmuş meğer. İşte o an geldiğinde, gönül rahatlığıyla kendimi bir hiç olmaya bırakabilirim, ölüme bile korkmadan gidebilirim. Ama bana engel olan bir şey var. Zaman akar – saatin tıkırtıları çağırır, asla huzur vermez, orada öylece yatıp kurtların beni kemirmesine izin vermeme engel olur. Eylemsizlikteki huzuru sabote eder.

Buna, hiçbir zaman katlanılmaz. Zaman çağırır. Dünya hep döner, yeryüzü ve çaba hiç ölmez. Çocukken uyuduğum yataktaki ateş hiç sönmez.

Ölüler kuşku duymazlar. Sadece onlar emindirler. Apaçıktır gerçek: Geri dönmek isterler.

2         

Koridorun diğer ucundaydım, hiç kimse yoktu. İş saati sona erince, orada bulunan herkes kaçar gibi uzaklaşmıştı. Temizlik yapan kadınlar biraz önce buradaydılar. İşlerini bitirir bitirmez onlar da gitmişler. Akşamüstü ışıklar henüz açık değil. Güneş, hâlâ yerinde mi? Çünkü içerideki ışığı da etkiliyor. Gökyüzünün güneşsiz ve bulutlu olduğunu perdeyi aralamadan da biliyorum. Orada durmuş, bunları düşünüyorum. Temizlik sonrası; zeminde kalan, kurutulmadan bırakılmış sularla hâlâ ıslak koridor…

Yürümeye başladım, sonsuza dek yürüyebilirdim bu koridorda. Öyle güzel ya da huzur verici olduğundan değil, güvenli olduğundan hiç değil, attığım her adımı tüm milimetre ve milisaniyeleriyle duyumsuyordum. Asla bitmeyecek gibiydi, koridor zeminindeki su birikintilerinde yansımamı görüyor, başımı çevirip uzaktaki pencerelerden görünen sokağa baktığımda bulutlarla kararmış gökyüzünü görüyordum. Suyun deterjan kokusuyla birleşerek oluşturduğu ve tuhaf bir güven duygusu duymama neden olan ferahlığını burnumun ucunda tutuyor, içeriye almıyordum. Nefesimi tutmuş, tüm bu anı, o ana ait bütün bu zamanı kontrol ediyordum sanki. Öyle bütün ve eksiksiz hissediyordum ki; eğer ben, o an nefes almaya başlasam, ağırlığı olmayan bir parça nefesle içime dolacak havayla birlikte tüm bu zaman kulesini alaşağı edecek bir hayalet ağırlık oluşacaktı. Koridorun sonuna geldiğimde merdivenleri inip dışarıya çıktım. Yağmur başladı. Pardösüme sarındım. Elimle de ıslanan saçlarımı özenle geriye attım. Yürümem gereken uzun bir yol vardı, otobüse ya da metroya binmeyecektim. Eve kadar uzun bir yol… Yoldan da uzun, çok uzun bir zaman… Hayatımın geriye kalanıyla ne yapacağım umurumda değildi. Eve kadar yürüyecektim. Daha binlerce adım, binlerce zaman kırıntısı… Asla bitmeyecek ya da sonuna dek sürecek gibi. Plan yapmaya, planı gerçekleştirmeye yetecek kadar zaman yok. Ama eve gitmeliydim. Bu yolculuk, sonsuza dek, hiç değilse sonuna dek sürecek bir serüven kırıntısıydı. Kahraman olmaya hiç gerek yoktu. Hiç kimse olamamış, bir hiç adam bile, ruhunda bu serüveni taşıyabilirdi ve her kim olsa yeter ki bilsindi değerini, bu serüven bırakılırdı onun ellerine ve emrine. Yolun çıkış kısmında seçim yapma zamanı geliyordu. Bir sapak vardı. Orada beni bekliyor olmalıydı. Sözünü hep tutardı ve onu, hiç değilse gölgesini uzaktan gördüm. Kuşku yok ki gölgeye neden olan asıl varlık da oradaydı. Yanına yaklaşınca, içimden kendi kendime konuştum:

‘’İnsanın sadece örtünmek için ölmeyi dilemesi ne tuhaf. Çırılçıplak, üstelik ıslakken…  ‘’

Canım sıkılmıştı. Korkuyordum – Kendi sözümü yarıda keserek:

‘’Bak kar yağıyor’’ dedim ona. ‘’ Buz tutacağız, bir fikrin olmalı, söylesene nasıl kaybolabiliriz, görünmez olmak bu denli zor bir şey mi? Ölüler sadece bu anlarda huzurlu.  Öyle değil mi? ’’

Başını ‘’Evet’’ anlamında salladı. Mezarlığın kıyısına dek sokulduk.

‘’İlk sen gir’’ dedim. Kapıyı araladım. Daha sözümü bitirmeden içeriye girmişti. Arkasından yürüyordum.

‘’Dikkat et!’’ dedi.

‘’Neye?’’

‘’Koş!’’

Soluk soluğa koşuyorduk ve nedenini hiç merak etmiyordum, öyle karanlık – öyle korkutucu ve öyle soğuktu ki, o an, herhangi biri karşımıza çıksa ve henüz tanımlama ihtiyacı gecikmişken cebimdeki bıçağı boynuna saplardım. Onu, o bıçağı oradan nasıl çıkardığımı bile anımsamadan yapardım bunu.

Derken yavaşladı – bunu zamanında yapmıştı. Aynı tedirginlik ve gerilimle biraz daha koşsaydık, bu korku beni neye dönüştürürdü bilemiyorum. Onun korkusu, benim korkumu daha da büyütüyor, sınırsız ve buzdan bir karanlığa dönüştürüyordu. O yavaşlayınca, ben durdum. Sanırım biraz daha güvendeydik ve hiç değilse o an için korkulacak hiçbir şey yoktu. Dizlerimin üstüne çöktüm, göğsüm hızla inip kalkıyordu. Birkaç defa öksürdüm, tam konuşmaya başlayacaktım ki, sözüm yarıda kesildi. Korkuyla bağırarak, yeniden koşmaya başladı. Yüzündeki korku ve attığı çığlık, o güne dek gördüğüm en ürkütücü şeydi. Bu defa kıpırdamadım bile. Gözlerimi kapattım, o an, o, her ne gördüyse, ben, görmemek için ne gerekiyorsa yapardım. Kendi kendime sarınıp iyice küçüldüm – Başımı, yerdeki çamurların üzerinde duran dizlerime kadar eğdim ve oraya koydum. Fısıltıyla ‘’Lütfen… Lütfen… Lütfen…’’ diyordum – Bu sözcükler, yalvarmak için ince bir kalkan oluşturmuş, korunmama yarıyordu sanki. Devam ettim, hiç susmadan sabaha kadar sürdü bu yalvarış. Sabah olunca yağmur yağmaya başladı. Başımı kaldırmaya hâlâ korkuyordum. Yağmurun rüzgârla karışan sesi, güvenli bir dünyada olduğum hissini duyuruyor, yerimden kalkmak için cesaret veriyordu. Önce dizlerimin üzerinden başımı kaldırdım. Karşımda oturmuş, ıslak ve kurumuş dallarından yağmur suları akan ağacın birine yaslanmış, sessizce uyukluyordu. Ayaktaydı, iki büklüm olduğum yerden kalkarak ona doğru yürüdüm.

‘’Neden gitmedin?’’ dedim, birden.

‘’Tek söyleyeceğin bu mu?’’

Eliyle uzakları işaret ederek, ‘’Yolun ileri kısmına doğru bak, ne görüyorsun?’’

‘’Mezarlıktan başka bir şey yok’’

‘’Çünkü sadece mezar yerleri var burada’’

‘’Beni neden buraya getirdin?’’

‘’Senin beni buraya peşinden sürüklediğini sanıyordum.’’

Varlığımın bir önemi yoktu onun için, yüzüme bile bakmadan geçip gitti yanımdan:

‘’’Boş ver’’ dedi

Arkasından yürüdüm, ben de. Kendi kendine konuşuyordu. Yanında olmasam, anlatmaya yine devam eder miydi bilmiyorum ama o an, onu konuşmaya haklı çıkaran bir bahaneden başka bir şey değildim. Genç bir kadından söz ediyordu:

‘’Mahallenin aşağısında bahçeli bir evde yaşıyordu. Küçük bir kızı ve kişisel yaşantısı dışında hiçbir şeyi yoktu. Onun gördüğüm ilk ölü insan olacağını bilmiyordum. Çocuk sayılırdım. Ölmeden birkaç gün önce evimizin bahçesinden aldığı ahşap merdiveni, yüksek kısımlara ulaşmak için kullanarak, evinin duvarlarını boyamak maksadı ile akşama dek çalışmıştı. Merdiveni geri getirdiğinde ondan da genç olan annem, yine beni korkutan bir ilgisizlikle dalgındı. Mevsim yazdı. Hava çok sıcaktı. Ve o dalgın kadın, anne olmak için pek uygun biri değildi. Sıcak avluda akşamüstü rüzgârına sığınmıştı. Evini boyayan kadın sekerek geliyordu, ahşap merdivende bir çivinin ucu dışarıya çıkmış, kadıncağızın bembeyaz bacağını birkaç santim uzunluğunda ve derinden yaralamıştı – Kan durmuştu ama yaranın derinliği açıkça görünüyordu. Annem pansuman yaptı. Birlikte sigara içtiler ve kadın, gece yarısına doğru kendi evine gitti. Nedenini hiç kimse bilemedi ancak o kadın bir hafta sonra evinde ölü bulundu. Akşam erken saatte uyumuş, sabah olunca uyanmamıştı. Doktorlar neden öldüğünü bulmuşlardır ama ne küçük kızı öğrenebilmişti ölüm nedenini ne de başka biri.

Öldüğü günün öğle vaktinde, evin bahçesinde kızından başka hiç kimse yoktu. Sonra, ölüm nedenini sadece refleks bir merakla soran yabancılar doluşmaya başladı avlu ve bahçeye. Ölü kadının kıpırdamayan, soluk alış verişi nedeniyle yükselip alçalmayan bedenini, babam almış hastaneden. Son bir defa duvarları yeni boyanmış, hâlâ boya kokan evine götürmüş onu. Be oradayken, mahalle camisinden bir adam gelip dua okumuştu. Sonra, kendi avlusunun gizli bir kısmında, , bahçesinin çiçeklerini suladığı sularla yıkamışlardı ölüyü. Henüz küçük bir çocuk olduğum için oraya sokularak, ölünün yıkandığı anı izlediğimin farkına varılmamıştı. Kadının boynundan kasıklarına dek inen büyük bir ameliyat izine benzer dikiş izi vardı. Otopsi sırasında oluşmuş. Zaten bembeyaz olan bu genç kadın, vücudundan çekilen kanla ve güneşle birlikte gözlerimi alacak denli beyazlaşmıştı. Sonra, neden orada kaldım, olanları neden izledim – bilemiyorum. Kadının bacağını gördüm. Bir hafta önce,  merdivendeki çivinin yol açtığı yarası neredeyse iyileşmişti. Kabuk bağlamış ve kabuğun büyük parçası kendiliğinden düşmüş, bacağın o kısmındaki deri onarılmıştı. O kısım, incecik bir zar gibi görünüyordu.

‘’Bir hafta sonra ölecek olan birinin yarası nasıl iyileşir?’’ diye sordum kendime.

Eğer yarası iyileşmeye başladıysa nasıl ölür? Bu, olmamalıydı.

 

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri