Friday 19th July 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” ELLERİNDE ”

Bülent Uçar ” ELLERİNDE ”

_______________

 

Sol elinde, incecik parmak uçlarına tutunmuş, sayfaları kuru yapraklar gibi dağılmaya hevesli bir kitap vardı. Bu kitap, resimli sayfalar, büyük ölçekli harflerle yazılmış birkaç uzun pasaj ve bu pasajlara eklenmiş kısa, anlamı gizlenmiş süsü verilse de gerçekte var olmadığı aşikâr, tuhaf bir mesajdan oluşuyordu. Sayfalardaki resimlerde, henüz gerçek kılınmamış, olası bir büyük günahın kefaretiymiş gibi gözükürken, bilinmeyen bir nedenle de doğaüstü izler taşıyan, insan işi olduğu şüpheli bir kaza sonucu vücut biçimi bozulmuş o adam görünüyordu. Kazanın olası şahitlerini dehşete düşürürken ruhlarını da korkudan ateşe veren geri dönüşsüz felaketin sonucunda sakatlanmış, bu sakatlık nedeniyle şekilsizce incelmiş bacaklar üstünde biçimsiz ve kamburlaşmıştı adam ve orantısı olmayan iri gövdesiyle yarı erkek, yarı kocamış kadın görünümündeydi ve yaşlıydı hem de çok. Bu adam, sayfalardaki resimlerden birinde – iki elinde iki kör bıçakla; biri kadın, diğeri çocuk iki kişiye saldırıyordu. Kadın korkuyla kaçmaya çalışırken, hantal vücudu, arkasından hunharca deşiliyor, küçük çocuk, annesi olduğunu düşünmek zorunda kaldığım bu kadına bakamıyor, kadın da çocuk onu o halde görmesin diye resmin yerleştiği kadrajdan çıkmaya çalışıyordu sanki. Kadrajın sınırları içinde resmin hatlarını çizen, yapay yollarla eskitilmiş kahverengi bir çerçeve vardı. Her şey hesaplıca düşünülmüştü. Bu çerçevenin dışında da küçük bir kalabalık korkulu gözlerle vahşeti izliyordu. Resim, hem içindeki görüntüleri hem çerçeveyi hem de bu çerçevenin dışında resmi izleyenleri, bunların tamamını içeriyordu. Öyle acı çekiyordu kadın ve olup bitenler öyle çok korkutuyordu ki onu. Olanları resme çerçevenin dışından bakarak  izleyenler de en az kadın kadar dehşet içinde kalıyordu.. Kadının acısına bir de izlenmenin utancı ekleniyordu. Ben de olup bitenleri kitaptan, çerçevenin ve resmin dışından izliyor, kendi korkumu duyumsamıyor, resimdekilerin korkularını hissediyordum sanki. Bir başka sayfada kadın yere yığılıyordu. Kemikleri, pörsümüş derisinin altından keskin uçlarını dışa vuran o ucube adam, kadının üstüne sıçrıyor, elindeki bıçağı tam yüzünün ortasına saplayacakken kadının acı yüklü yüzü birden korkutucu bir sırıtışa bürünüyordu. Bıçağı yukarıya kaldıran kötü adam da taş kesilir gibi donup kalıyordu bu görüntü karşısında. Sonra,  kadının gözleri büyüyerek açılıyor, ters dönüyor, hâlâ sırıtan yüzüyle dehşetli bir kontrast oluşturarak kapanıyordu

1

_______________

Kadının göz kapakları yabancı birer varlık, ona ait göz kapakları filan değilmiş de gözlerinin üzerinde gezinen yassı birer böcekmiş gibi kendi başlarına hareket ediyorlardı. Bu göz kapakları kapanıyor, altlarına uykuyu alarak zamanı yavaşlatıyor, sonra, birkaç saniyeyi sonsuzca uzatıyorken resimli kitapçık incecik parmak uçlarından kayıyor, ağırlaşıyor, zaman hızlanıyor ve o yeniden uyanıyordu. Orada başka biri daha vardı. Bir genç adam… Evinden uzaklaşıyordu. Bir tren yolculuğunda… Nasıl uyuduğunu hiç hatırlayamadı. Uyudu, derin bir suya girdi. Gecenin içinde, uykunun taşıdığı kapkara, soğuk, buzdan bir suydu bu. Kitapçık parmak uçlarında tutundu, kendini saklayarak. Düşmedi. Düşmeye yeltenerek uykuyu da bölmedi. Uyurken gözlerini açtı, uyanmadı, kitapçık açıldı. Sayfalarını çevirdi. Yolculuktaydı. Kitapçığın içinde bazen üst üste birkaç sayfada, sayfalar geçtikçe bazen her on – on beş sayfa aralık sonrasında birer sözcük yazılıydı ve o, kitapçığın sonuna gelmeden önce, sözcükler birleştiğinde ortaya hangi cümlenin çıkacağını sanki yaşanmamış bir geçmişin gösterdiği yolu izleyerek, bir şekilde biliyordu. Yine de sayfaları çevirmek zorunda hissediyor, sözcükler tamamlanmadan biliyor olsa da, tanıdık gelen o cümleyi dile getirmek ölümcül bir günaha yol açacakmış gibi sakınıyordu, bundan. Sonunda, sayfalar tükendi ve o konuştu:‘’Onlar da kuşlar ve böcekler gibiler, diğer insanlar gibi savrulacaklar.’’ Kitapçığın sayfalarındaki sözcükler birleştiğinde ortaya bu cümle çıkmıştı. Bunun ne olduğunu anlayamadı ama hissetti. Gözlerini açtığında ölüleri görecekti – açmadı. Şimdi bir rüyadaydı ve eğer uyandığında gözlerini açmamışsa rüya devam edecekti. Yaşlı bir kadın geldi, kitapçığı eline aldı. İlk sayfayı açtı, oraya eklenmiş bir alıntı vardı. Ne kadar sorduysa da alıntının nereden yapıldığını öğrenemedi. Hem zaten cümlenin ilk kısmını da görememişti. Yaşlı kadın okudu:  ‘’…en güzeli kör olmaktır’’ ‘’Bir şey olduğunda, en güzeli kör olmaktır.’’ O şey neydi bilemedi.

Giriş

 

Onun kim olduğunu bilmiyordum. Yalnızca düşünüldüğünde var olan şeylerden, çoktan gitmiş uzak kişilerden biriymiş, onlardan hâsıl olmuş, oralardan gelen biriymiş gibi. Düşünülmediğinde yok, tıpkı ölümsüzlük gibi. Neredeyse her gün, sekmeksizin aklıma geliyor.  O adam… Hiçbir yere sığınamıyor. Ne zaman düşünmeye başlasam, onu aynı yer ve zamanda hayal ediyorum. Sabahın erken saatinde, sokakta… Adam, tetikleyicisini kendisinin de bilemediği bir istekle, nedensiz çıkmış sokağa, kaldırıma oturmuş. Geceden kalan çiğ damlalarının hâlâ ıslak tuttuğu, gün’ün var oluşunu haksız kılan sabahın bu erken saatinde soğuk olması gerekirken, rahatsız edici ılıklıkta ısrar eden kaldırıma…  Sonra, onu orada kolaylıkla taşımanın zevkinden, yalnızca bu nedenle, başını dizlerinin arasına almış. Adam, sabah rüzgârının ve kendi var oluş zamanının henüz başlamadığı ancak başlamaya yüz tuttuğu bu saatlerde hiçliğe bakar gibi ayaklarının altındaki çiğ damlalarının bir türlü ıslatamadığı, kuruymuş gibi de görünmeyen kumlara bakmış.  Ve biraz ötede belli ki birkaç gün önceden yenmiş çukulatanın şimdiki zamanda; toz içinde şekli bozulmuş ambalajına kaymış bakışları. Eğer bir nesneyle bu denli yakın bir ilişki kurar, odağınızın ona yüklenmesine izin verirseniz göz göze geliş kaçınılmazdır. O andan sonra da o nesnenin gerçekte var olmayan ruhu,  varoluşu şüpheli görünse de varlığından emin olunan insan ruhuna kolaylıkla sirayet edebilir. İnsan kişisi, bir anda kendi varlığının dünya için fazlalık, özününse anlamsızlık, dozunu aşmış bir gereksizlik içerdiği duygusuna kapılabilir. Bu, onun için bir olasılık değildi. Gerçekleşmeyi beklermiş gibi görünen ancak çoktan gerçek olmuş, kesinlikler içinde vuku bulacağı bir şekilde bilinen, yine de sözde olasılık değeri taşıyan mutlaklıklardandı. O, sözünü etmeye çalıştığım bu anı sanki yaşamıyor da aklına getiriyor gibiydi. Bir karısı varmış, kadından başka ne kimsesi varmış ne de değer verdiği başka bir şey.  Karısı ölse, o kaldırımdaki adam kendisi olur diye çok korkuyormuş.’’ Sonra, bir sabah erken uyanmış ve hâlâ uyuyan güzel karısına bir not yazarak, evi terk etmiş. Sahip olmanın verdiği esrik bilinç, kaybetmenin ruha saldığı dehşet ve bu olası kaybın beklentisine karşı gelişen ürperti karşısında vazgeçmenin kurtarıcılığına sığınmış. İçinden geçen buymuş, gerçekleşenin de bu olduğundan emin olmak isterdim. Karısı kendisine bırakılan notta yazılı olanları anlayamamış, günlerce onu beklemiş. Adam gitmeden önce şunları yazmış:

‘’Ruhumdaki karanlık hayra yorulmalı. O karanlık sığınabileceğimiz tek gölge. İkimiz için bir ağaç altı. Bizi… İkimizi soğuk yağmur sularının altındaki balıklara benzeten şey…’’

 

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri