Warning: Creating default object from empty value in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php on line 1064

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php:1064) in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wsi/wsi/front/WsiFront.class.php on line 92
Bülent Uçar ” PIRIL PIRIL BİR SON GÜN ” | ÖYKÜ | Sinematografik
Friday 22nd March 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” PIRIL PIRIL BİR SON GÜN ”

Bülent Uçar ” PIRIL PIRIL BİR SON GÜN  ”

________

Bir defasında dünyanın son gününü görmüştüm. Her yanında, yaz günlerinde yeşermek üzere kurumuş üzüm bağları olan, kış aylarında da tüm sokakları is kokan küçük bir kasabada, ne olduğunu hatırlayamadığım bir amaçla, belki de bir hiç uğruna yalnız başıma yaşayıp gidiyordum. Sonra, beni çekip gitmeye ikna eden sebep neydi bilemeden terk etmek istedim oradaki yaşantımı.

Akşamüstüydü, üzerimde eski bir deri palto vardı. Saçlarım uzamıştı ve Lodos esiyordu. Öyle ılık, yumuşak ve okşayıcıydı, öyle merhamet sahibi ve saçlarımın arasından geçerken öyle arındırıcıydı ki, içimden geçen tek düşünce, bu şeyin lodos değil, kutsal bir soluk olabileceği düşüncesiydi. Sonra, kasaba meydanında bir karmaşa gördüm. Rüzgâr soğudu ve sertleşti. Bu defa acımasızdı, başta ağırlığı olmayan şeyler olmak üzere, yeryüzündeki her şeyi gökyüzüne doğru savurmak istermiş gibi esiyordu. Bunu yaptı. Etraftaki her varlık kırıntısı savrulup duruyordu. Yukarıya doğru yükselen her şey, ulaşabileceği en yüksek noktaya çıkınca, bir var oluş sağanağı halinde yeniden aşağıya doğru yol alıyordu.  Her şey karmaşa içinde sürüklenir ve sağa sola savrulurken, rüzgâr yeniden ılık lodosa dönüştü. Zaman durdu.  Tüm dünya son günde yıkılırken gökyüzü bulutlarla karardı ve ılık rüzgâr duyurdu: Burada yarın yok. Yarın, başka bir yerde…

Başka bir yerin nerede olabileceğini bilmiyordum. Sonra gece oldu ve ne olduğunu bilmediğim bir şeyi kaybettim.

 

_________

Sabah olduğunda, tüm söylenenlerin arasında aklımda kalan tek bir şey vardı –  ‘’Adına çocuk denilen şey, bir rüyada yaşayan gölge varlık olarak, tüm gerçek dünyayı rüya alanındaki kişisel evrenine taşır.’’ sözüydü bu. Ve Cabbar’a aitti.

Gece yarısından bir saat sonra, Şükrü’yle ben sokağın birindeydik ve konuşan Şükrü’ydü. ‘’Bir akşamüstüydü ve kemirgenlerin alt kattan gelen ciyaklama sesleri arasında, Cabbar söylemişti.’’ dedi ve o da Cabbar’ın söylediklerinden uzun bir kısım anlattı:

‘’Çocukken, hiçbir şey gerçek değildir. Çocukluk bir rüyadır.’’ demişti Cabbar ve konuşmaya devam etmişti: ‘’Çocuk olmak gerçek bir şey bile değil. Onun dünyasında gerçek sandığı her ne varsa büyük rüyanın etkisiyle öyle görünür. Sokağın orta kısmındaki boş arazide bulunan o büyük ağaç, orada yok. Çocuk, onu gördüğünü sanır. Rüya hiç bitmez. O, gerçeğe adım attığını düşünür ama ayakları hep boşluğa takılır, sendelemesi bundandır. Onunla gerçek olanın arasında – var olmayan bir duvar örülü. Ötesine geçmesi imkânsız… Bu nedenle de hiçbir gerçeklik çocuğun dünyasına sızamaz. Çocuk da o dünyaya sızamaz. Ama birbirlerini bir şekilde tanırlar.

Bunları söyleyince hüzünlendi Cabbar, diyerek devam etti ve bir şişe ucuz şarabı tek dikişte yarısına kadar boşalttı. Bir samsun paketinden sigarasını çıkardı, yaktı, ilk nefesi çekip bırakırken, defalarca yapmış olduğu için, hiç bakmadan, el yordamıyla dokundu, yanı başındaki eski teybin play tuşuna ve Müslüm Gürses söyledi şarkıyı,  – Esrarlı Gözler –

Şarkı, kanımıza usul usul karışırken, Cabbar kendi ağıtını besteledi:  – ‘Çocukken sahip olduğumuz bilinç ve bakış açısı bizi süper kahraman yapmaya yetebilir, bilinen en fantastik canlılar olmamıza neden olabilirdi. Bunun farkında değildik ama meğer öyleymiş. O bilinç halinde görüp dokunduğumuz, hatta sahip olduğumuz hiçbir şeyin gerçek olmadığını, hepsinin bir rüyanın parçasıymış gibi, hammaddeleri olmayan, birer hiçlik ürünü olduğunu şimdi biliyorum. O günlerde nereden bileyim. Hiç anlamadım. Saklandı durdu.

O yıllarda gördüğünüz şeyleri anımsayın. İçinde evinizin bulunduğu sokağın caddeye bağlanan uç kısmına bakarken ne düşünüyordunuz? Sizden önce ben de o sokakta yaşamıştım. O cadde, sonsuzluk kadar uzaktaydı ve yolun başındaki yazlık sinema salonu, tıpkı cennet gibi fizik ötesi bir yerdi sanki ve oraya giriş iznim yokmuş gibi hissederdim. Siz ne hissederdiniz bilmiyorum ancak o sokakta bulunan her şey zamanın başlangıcındaki ilk ve en saf hallerini koruyor gibiydiler. Onlara bakarken zamanın, kendimin ve geriye kalan tüm var oluşun başlangıç anıyla göz göze geliyordum. Sonra, ya her şey yok oldu. Ya da tüm o şeyler, bir bakış açısı değişikliğine kurban giderek yok ve heba oldu. Şimdi o ana ve bilince dönmek için kendimizi öldürüyoruz ama buna değer.’ dedi.

Şükrü, Cabbar’ın anlattıkları olarak bunları söyleyip sigarasından derin bir nefes alarak ciğerlerine dek çekmiş, orada bir süre tuttuktan sonra odadaki duman yoğunluğunun arasına usul usul geri salmıştı.

Sözünü ettiği bilinç halini iyi biliyordum ve bu bilinç durumu benim de bağımlısı olduğum, yokluğunda günahkârmış gibi hissederek, tüm gözlerden uzakta – yok olmaya giriştiğim şeylerdendi. Eve kadar yürüdüm. ‘Hayatımın en güzel anlarından birinin içindeydim’ diyerek küçümseyemem. Çünkü en güzelindeydim ve elimde, bu güzelliği sağlayan somut hiçbir şey yoktu. Tıpkı bu duyguyu ilk hissettiğim çok uzun zaman öncesinde olduğu gibi…             O ilk gün okuldaydım. Yedi yaşından büyük değildim. Hava bulutluydu. Bu iyiydi ama çok soğuktu. Bunun iyi olduğunu söyleyemem. Bir şey daha vardı – kötü – En iyi arkadaşım o gün okulda değildi. Mutsuz olmam için ne gerekiyorsa teker teker gerçekleşiyordu. Ama ben çok mutluydum. Dahası, tek bir küçük hareketin bile bozacağı mutlak ve sonsuz bir huzur duygusu içinde, zamanın kaygan yüzeyinden hiçbir yere doğru kayıp gidiyordum.

Aklımda hayatımın en güzel ilk anı ile ilgili düşüncelerle saat çok geç olmadan eve dönmüştüm. Düşüncelerimin arasında yol boyu tek bir yabancı vardı: Bu yabancı, Sulhi’nin hastaneye gittiği gün, raporların sonucuna bakan doktor ve aklımdakiler de bu doktorun ona söylediği sözlerdi. Bunları düşünüp duruyordum. Çünkü Sulhi, bana orada söylenenleri anlatırken neredeyse ağlayacaktı, çok acı çekiyor gibi görünüyordu ve ben de bu duyguların aynısını kendi ruhumda hissetmeye başlamıştım. Doktor ona, ‘Seni iyileştirmek için ne gerekiyorsa…’ diye başlayan bir cümle kurmamış, ‘Seni yaşatabildiğimiz kadar yaşatacağız…’ demişti. Bu da her an ölebileceğinin kanıtı gibi görünmüştü ona. Kafamda bu düşüncelerle oyalanırken farkına varmamışım, epey zaman geçmiş.’’

Sonra ben, önceki gece olanları, hiç konuşmadan kendi içime doğru anlattım:

‘’Kar yağışı başladığında sokağa çıkmıştım. Etrafta hiç kimse yoktu. Yürüyerek geçip gittiğim tüm yollar boştu ve sokak lambalarından yansıyan sarı ışıklar, asfalt yollardaki kar birikintilerini, sonra, beyaz zemini güvenilir ve sıcak bir şeye dönüştürüyordu. İçimdeki sessizlik, etraftaki rüzgâr ve bozuk sokak lambalarının birinden yükselen cızırtı sesleri dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Birkaç dakika boyunca, bu sessizlik içinde yürümüştüm ki, yolun sağ kısmında kalan kilise kütüphanesinin duvarına çarpan bir giysi bavulunun sesine irkildim. Çok eski bir bavuldu. Bordo renkte, dedemin yaklaşık yirmi sene önce kullandığı ve kullanım tarihi, benim bilmediğim daha eski bir tarihe kadar uzandığı belli olan, çok eski model bir bavuldu bu. İçinden bir sürü şey saçıldı. Karlı yolun üzerine. Yola saçılan şeylerin içinde bana ait çok şey vardı. Ama benim ilgimi çeken şeyler, hepsini toplayıp saydığım için net söylüyorum, telefon kulübelerinde şehirlerarası konuşmayı sağlayan yirmi üç adet büyük jeton ve mektup zarflarının sağ üst kısmına yapıştırılan on – on beş tane posta puluydu. Pulları sayacak zamanım yoktu. Uçup gitmelerinden korkuyordum. Sol avucumun içine alıp sıkarak, cebime koydum. Ve sonra gördüm ilgimi çekmesi gereken asıl şeyleri. Yıllar önce ilkokul zamanlarımda çok sevdiğim lacivert ve el yapımı bir hırkam vardı. Düğmelerinden biri diğer düğmelerden daha açık bir renkteydi. Bu hırka, ayaklarımın dibindeydi. Yaklaşık yirmi yıldır giymediğim ve çoktan yırtılıp yok olmuş hırkayı, diğerlerine uyum sağlamayan düğmesinden tanımıştım. Sonra, az ötede, sürekli sümüğü akan ve bu nedenle sümüklü lakabına layık görülen Turan’ın, üstünde bir ütünün sıcak alt yüzeyinin bir kalıp gibi duran izinin özenli bir desen gibi göründüğü siyah okul önlüğü sürünüyordu karlı asfalta. Bir süre bakıp durdum hırkayla önlüğe, sonra, daha tuhaf şeyler gördüm. Siyah beyaz eski bir fotoğraftan tanıdığım ve yine bana ait olan bir deniz gözlüğü, short ve ekose desenli çocuk pantolonu da çarptı gözüme. Babamın, biraz büyüyünce benim de kullandığım kahverengi yün atkısı, yine onun siyah pardösüsü, önceki yaz üstümden neredeyse hiç çıkarmadığım beyaz ve lacivert iki gömlek… Sonra, Nihal’in çiçekli yeşil elbisesi, bana ve tanıyıp sevdiğim kişilere ait tüm bu eski kıyafetler, bavuldan çıkmış sağa sola saçılıyorlardı. Hepsini bir bir toplamak istiyordum ama birini alırken diğeri düşüyordu elimden, sonra öteki, derken öbürü ve toplamaya ne kadar çalışırsam çalışayım – başarılı olamıyordum. Hiçbir şey elime avucuma tutunamıyor. Etrafa saçılarak uçuşan her şeyi kaybediyordum. Çünkü o an bilmiyordum, bunun kişisel tarihimin son anı olacağını ve o sokağın, hiçbir yere çıkmayan bir çıkmaz sokak olduğunu. Bunları sonra öğrenecektim. Öğrenene dek de sağda solda dolaşıp duracaktım.

Hem ben, yeter ki herhangi bir yere ulaşma arzusu duymayayım, amaçsızca dolaşıp durmakta sakınca görmüyordum.

Yolun bir kısmında Sulhi’yle karşılaşacağımdan adım gibi emindim. Öyle de oldu. Nereye gittiğini soramadım. Sanki birden ve kısa süreli olarak dilim tutuldu. Ama o, sorulmayan soruya cevap verdi: ‘’İşin yoksa sen de gel, Nuri’nin yanına gidiyorum.’’ dedi. Tilki Nuri’den söz ediyordu. ‘’Tamam.’’ deyip peşine takıldım. Yalnız olmaktan korkuyordum. Tilki Nuri, kırklı yaşlarda, korkusuz bir adamdı. Tedarik etmekte zorlandığımız kimi yasa dışı şeyleri karşılamak istediğimizde ona uğruyorduk. Çok eski ve terk edilmiş bir binanın hâlâ kullanılabilir halde olan son katında yaşıyordu. Diğer katlardaki daireler, harabeye dönüşmüş, envai çeşit böcek ve kemirgen hayvanla doluydu. O binaya girip, Nuri’nin yanına ulaşana dek, o hayvanlardan birinin üstümüze atılıp bizi en yumuşak ve güçsüz yerlerimizden kemireceklerinden çok korksak da kendimizi oraya gitmekten alıkoyamıyorduk. Çünkü Tilki, bize öyle şeyler sunuyordu ki, aldığımız şeyler, bizi Cabbar’ın dediği gibi, olanaklı en tuhaf düşünce ve bakış açısına sahip kılıyor,  dahası bir rüya varlık’a dönüştürüyordu –

Oraya ulaştığımızda Nuri, geleceğimizden haberi varmış gibi davrandı. Sulhi, Nuri’nin yanı başına dek yürüdü ve saygısını göstermek için bir kralın önünde eğilerek izin isteyen şövalyeler gibi bir tür reverans yaptı ve kendini yere doğru bıraktı. Başı öndeydi – Sonra,  doğrularak oturma pozisyonu aldı ve ağlamaklı halde konuşmaya başladı. ‘’Dün gece, evime giderken canım çok sıkkındı. Daha önce hiç hissetmediğim kadar yoğun bir umutsuzluk hissediyordum. Çünkü yakın bir zamanda öleceğimi ve buna engel olmak için hiçbir şey yapamayacağımı biliyordum. Fazla hızlı gitmiyordum. Sağa doğru sinyal vererek kaldırıma yanaştım. Her şeyi usulüne uygun yapıyordum. Hemen arkamda da bir başka araba durmuş, farkına varmamışım. Ben dışarı çıkınca korna çaldı. Farlarını yaktı, ben de ona doğru yürüdüm. Kafam öyle bozuktu ki, ters bir şey söylese, hayatımda yapabileceğim son şey bile olsa, onun suratını kan içinde bırakmak istiyordum. Bunu yapacaktım. Yaklaştım, arabanın içindeki ışığı da açmıştı. Arka koltukta küçük bir kız çocuğu vardı. Adam, camı açtı, korkmuş görünüyordu. Sesi titreyerek konuştu: ‘Neden durdunuz?’ diye sordu. Duyduğum en tuhaf soruydu. Ne diyeceğimi bilemedim. Ama zaten o bu soruyu sormadan önce aklımı ele geçirerek, dilimin tutulmasına neden olan başka bir şey olmuştu. Adam, kendisine zarar vereceğimden korkmuş, sesi titreyerek aciz halde konuşmuştu. Birini aciz görmek, üstelik bu acizliğin nedeninin kendim olması çok korkuttu beni. Ben hiç kimsenin böyle hissetmesini istemem. O anı unutmam için bir şeyler ver bana.’’ Tilki Nuri, onu dinledi ve ondan ayağa kalkmasını istedi. Sonra da ‘Benim sana bunu unutman için verebileceğim hiçbir şey yok ama senden bir şey alarak unutmanı sağlayabilirim.’ dedi ve sol elini yukarıya, Sulhi’ye doğru uzattı, ışık söndü – Sulhi, korkunç bir çığlık attı. Ben olup biten karşısında tek bir laf bile etmedim.

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri