Warning: Creating default object from empty value in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php on line 1064

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php:1064) in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wsi/wsi/front/WsiFront.class.php on line 92
Bülent Uçar ” HAYALETLER ” | ÖYKÜ | Sinematografik
Friday 22nd March 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” HAYALETLER ”

Bülent Uçar 23 Şubat 2019 ÖYKÜ Yorum yok Bülent Uçar ” HAYALETLER ”
Bülent Uçar ” HAYALETLER ”

_________________

 

1

Hayaletlerin varlığına hep inandım. İnanıyorum ve büyük olasılıkla inanmaya devam edeceğim. Gönlüm isterdi ki, inanmakla kalmayayım, bu gerçeği, deney ortamında da kanıtlayabileyim. Hatta formüle ederek bir bilimsel kanuna dönüştüreyim. Ama onları ölçemiyorum. Bu nedenle de içimden kanıtlıyor, görünmeyen kanıtlarla biliyorum.

Belki daha az zaman öncedir ama hislerime bakılırsa, yaklaşık bin sekiz yüz sene önce, içine kahve çekirdekleri konulup, elle çalıştırılarak iş gördürülen, bakır renkli çok eski bir kahve çekme makinesi vardı, mesela…  Şimdi yok. Onu kullanan kadını da makineyi de epeydir görmüyorum. Kadın da makine de yok olur gibi kayboldu. Düşünüp duruyorum onları… Aklımın içinde görüyorum., onları – Buna Nostalji ya da Özlemek, diyenler olsa da ben biliyorum ki bu hissin nedeni Hayaletler…

Kapanmış onca dükkân, lokanta, sinema veya kitapçı… Yıkılmış bazı binalar, evler, köprüler, artık girilmeyen, yok edilmiş sokaklar… Gidilmeyen şehirler, karşılaşılamayan insanlar… Artık yoklar ancak varlıkları olmasa da yok’lukları bir yara kabuğunun,   geride kalan Kişisel Ruhun – Zamanın İz Tutan, Hassas Yerleri’nde bıraktığı iz gibi somut, ölçülebilir birer hayalet…

2

Onu tanıyorum –

Bir mezarlıkta yaşıyordu. Adını bilinmeyen bir nedenle, çok küçük bir değişiklik yaparak, Mercan olarak değiştirmişti. Çok yalnızdı. B yalnızlık hali,, bazı günler hariç, zerre umurunda değildi. Çünkü bundan hem hoşlanıyor, bunu oldukça şiirsel,  sinematografik ve soğuk havada, delicesine üşürken, yardımına yetişen, sıcacık, yün bir battaniye gibi görüyordu. Hem de sözlerine çok güvenerek inandığı Cemil, ona ‘’Yalnızlık, bir erkeğe yakışan ikinci en güzel aksesuar.’’ demişti. ‘’ En çok yakışanıysa, keder ve umutsuzlukla birleşen mutsuzluk… ’’ diye eklemişti. O da bu ve bilinmeyen bazı nedenlerle ‘’Yalnız’’ olmayı severdi.

Mezarlıkta yaşıyor olmasına, orada uyuyup, orada uyanmasına, yemeklerini orada yiyip, zaman geçirmesine herkes şaşırıyor, bunda akıl alır bir neden bulamıyordu ama bunun oldukça tutarlı ve yaşayıp hâlâ hissederek, nefes alıp, var olan herkesçe uygun görülebilecek bir nedeni vardı.

Ben biliyorum. Bir öğle vakti, mezar yerinden geçerken, görevli adamın bir mezarlık açmaya çalıştığını görmüş ve sormuş:

‘’ Kim için? ’’

‘’ Hiç, öyle, belki biri getirilir, diye… ’’

 

 

3

Mercan, bu cevabı duyunca, bir fikir gelmiş aklına. Duvarı atlayıp diğer tarafa geçerek, açılan ve sahibi olmayan çukura girip giremeyeceğini merak ediyormuş. Bir de mezara konulduğunda ne hissedeceğini… Oraya giderek bu meraklarını gidermiş. Giderince de sessizlik ve yok’luğun bir defa tadına bakmış biri olarak müptelası olmuş.

4

Kendisiyle gurur duymasına neden olan yalnızlığını, bir defasında şöyle anlatmıştı:

‘’… Okuldaydım. Öğrenci olmayı terk ettiğim son günlerden birindeydim. Yağmur yağmıştı. Tüm kampus, bir Dostoyevski anlatısından çıkmış gibi görünen, utanç verici pasiflikleriyle gezinen akademisyenler, öğrenciler, binalar, toprak, çimenler ve köpekler sırılsıklamdı. Ben de öyleydim. Etraf ve ben bu haldeyken, neredeyse çamura dönüşmüş toprağa doğru yürüyerek, ıslak çimenlere sırt üstü uzandım. Elimdeki bir Marcel Proust kitabını – Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde – tam ortasından açıpy, onunla yüzümü örttüm.. Biraz uyumuşum. Rüya bile gördüm. Korkutucuydu. Anlatmamı bekleme. Uyandığımda, yanı başımda ıslak, sefil bir köpek vardı. Kendime benzettim. Bana bakıyordu. Kendini görüyor gibiydi. Yakınlık duydum. Ama o, beni, orada bırakarak, gitti – Beni, o bile terk ederek tek başıma bıraktı. Ben de çok üşümüştüm. Ayağa kalkıp, şehre, elma çayı içerek Franz Kafka okuduğum, insanların kafe, benimse ‘’ Dükkân ’’ dediğim yere gittim. Elma çayımı içip, kitabı okurken şu sahtekâr, kendini dışkısıyla beceren Aydın, Yalancı –  Sırttan bıçaklayan Çakal Şahmis ve sahte gülümseyen, kötücül Handan masama kuruldular. Onların her birine küfür edercesine konuştum. Belki küfür bile ettim. Onları ikiyüzlü olmakla suçlayıp  ‘’ Şimdi ya siz uzaklaşın masamdan ya da ben gideyim. ‘’ dedim ve ben, tem çıkıp gidecekken, Şahmis ‘’ Üzerinden hiç çıkarmadığın bu deri ceketinin yakası yıpranmış, çok eski olmalı, döküntü bu. Neden hâlâ giyiyorsun? ‘’ dedi. Ben de ona ‘’ Bu ceketi çok seviyorum ve senin gördüğün şeyi görmüyorum. ‘’ demişken, Handan da ‘’ Ceketine layıksın ve tek başına yaşayıp, böyle ölmeyi hak ediyorsun. ‘’ diye ekledi. Handan, Şahmis’in sevgilisi, Aydın‘ın da çok yakın arkadaşıydı. Çok güzeldi ve o sözlerini bitirince, onu kendime doğru çekip, parlatıcı sürdüğü dudaklarından uzun uzun öptüm. Hepsi bir olup bana küfür ettiler. Dışarı çıktım. Oruç günlerindeydik. İftar vaktine yakın bir zamandaydık. Şehir bomboş görünüyordu. Dünyanın son günü gibiydi ve geriye kalan son insandım sanki… O an, aklıma neden bilmem, ben çocukken, arkadaşlarımın da okuduğu o güzelim ilkokul ve bahçesi geldi. Yaz mevsimi gelip de tatil olduğunda, bazen okula uğrar, gezinirdik. Su içip, saçlarımızı musluğun altına tutmak, yüzlerimizi yıkayıp, serinlemek için çeşmelerin olduğu, musluk bölgesine gider, günlerdir hiç kimsenin gelmediği okulun bahçesinde büyüyen yabani ot ve dikenlere ek olarak, uzun süredir kimselerin kullanmadığı muslukların ağız kısımlarının kurumuş olduğunu, suyun aktığı beton arkın da yer yer çatlayıp, kurumuş bir yaranın kabuğu gibi olduğunu görürdük . Korkar, eve, bizi koşulsuzca seven ailelerimize sığınırdık. Onlarla, orada evlerimizdeyken, dünyanın son günü olmadığını, var olan son insanlar olmadığımızı, hayatın neşe içinde devam ettiğini yeniden öğrenirdik. Şimdi, yani bugün, insan neye sığınır ve yani lanet olsun işte, neye inanabilir ki ?’’

  • Ertesi gün, Handan’la Cengiz2in yerinde buluştuk. Beni bu defa, o öptü. Aydın ve Şahmis, bunu öğrenince beni neden öyle hırpaladılar ki? Canım çok yandı. Ve evet, lanet olsun –

5

 

Mercan, o mezar yerinde günlerce, gecelerce kaldı. Bazı geceler, bir genç çocuk gelir, bir mezar yerinde, ‘’ Anne, lütfen, hadi, kalk, uyan… ‘’ diye, yalvararak, ağlar dururmuş. Bir adam da  kazanın birinde ölen, öldürülen çocuğunu ziyaret eder, intikam yeminleri edererek, çocuğuna ‘’ Kanın yerde kalmayacak. ‘’ diye söz verir gidermiş. Bu iki kişi de bir süre sonra hiç gelmemeye başlamış. Mercan, çok zaman sonra, bana ve Cemil’i bularak, ona anlattı ve şöyle söyledi:  ‘’ Orada, yalnız kaldım. Çok yalnız… Mezarımı istediğim zaman terk edebileceğimi bilmek, orada kalmamın acısını hafifletiyordu. Ama yine de korkutucuydu. Bir akşam vakti… Mezarımdan bir Lazarus gibi çıkarak şehre dönmek, sinemaya gitmek, kendime yeni bir gömlek almak istedim ve bunları yaptım. Meğer dünya da ben de hâlâ varmışız. ‘’

Bülent Uçar

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri