Monday 15th July 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” TUHAF ve HASSAS ”

Bülent Uçar ” TUHAF ve HASSAS ”

________

 

Önceki bin yılın sonunda, iki bin yılına girmeden üç gün önce ölmüştü Şükrü. Kendini öldürmüştü. Bunu nasıl yaptığını kimse bilmiyordu. Sözünü ettiğim şey, ölümüyle birlikte sır olan intihar nedeni filan değil. Nedeni yok. Şükrü, sadece zamanın diğer tarafına geçmek istememişti. Büyük sır, Şükrü’nün kendini öldürme nedeni değil, biçimiydi. Nedenini hiç merak etmedim. Bir gece ölmüştü. Bunu kendisi yapmıştı. Bilinen ve hiç değilse benim tarafımdan bilinmesi gereken tek gerçek buydu.

Ölmeden bir yıl önce, bir öğle vakti söylemişti bana, iki bin yılına girmeden önce kendini öldüreceğini. Ve bunu; Amerika, Nevada’dan getirteceği, buzullardaki milyon yıllık buzdan daha soğuk, alevler arasında yanarak erimiş muşamba damlasından daha kızgın bir şey’le yapacağını… O şey’in ne olduğunu hiç öğrenemedim. O -şey- her ne ise öyle belirsizdi ve sır yüklüydü ki hiçbir sözcük tanımlayamazdı onun nesnel dünyasını. Şükrü, Nevada’dan Adana’ya süzülen ‘’bir şey’’le öldürmüştü kendini. Artık kimse öğrenemez onun ne olduğunu. Evden çok uzakta, ıssız bir göl kıyısında yapmıştı bunu. Sadece ölüsünü bulmuşlardı. Ne kanıt, ne işaret… Tüm sırları yanında götürmüştü. ‘’Olayları çözmeye yarayan değil, gizleyen bir kara dedektifim ben’’ derdi, neşesi yerinde olduğu zamanlarda. Ölümünü de saklamıştı böyle.  Kendini öldürmeden 1 yıl önce, bunu bana bildirmiş olsa da kim ciddiye alır ki böyle bir gelecek zaman bilgisini. Ben de önemsememiştim. İki bin yılına henüz girilmeden şöhret kazanan şu ‘’milllenium’’ sözcüğü, Şükrü’nün deyişiyle, ”İnsanın kafasının içine doldurulan jilet parçaları gibiydi. Bu sözcük, düşüncelerinin derisini soyuyor, onları tam ortadan ikiye bölüyordu keskin ve acımasız tarafıyla. Üstelik hem keskin, hem kalabalıkların ağzında dolaşa dolaşa salya yüklü leşe dönüşmüş haliyle yapıyordu bunu. Şükrü’nün böyle tuhaf tanımlamaları vardı. Bilip alıştığınız şeyleri, bir de ondan dinlemeyi denemeliydiniz. Kendi ruhunuza kusardınız, onun dile getiriş biçiminin güzelliği karşısında. Sefil ruhlarınızın tam orta yerine öğle yemeğinizi, negatif bir afiyetle kusardınız.”

Televizyonda, iki bin yılına girilecek diye onca insanın heyecanı ve coşkusu yayınlanıp duruyordu. Üstelik saat farkından dolayı Millenium’a giren ülkeler olmuştu. Mesela Avustralya… Ama Avustralya’da bir mucize gerçekleşmemişti. Balıkçı adam, dükkânını yine küfür ederek açmıştı muhtemelen. On beş yaşındaki bir kız, yine intihar duygusuyla uyanmıştı yeni bin yıldaki ilk günün erken saatinde belki ve mutlak. Öğleye doğru sevgilisi aramıştı ve bu mutlulukla bin yıl daha yaşamaya karar vermişti aynı kız. Ancak öğle vakti intihara karar veren bir genç erkek, akşamüstü kendini öldürmeyi başarmıştı. Yeni bin yılın da öncekinden farkı yoktu. Ama diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de hâlâ yeni bin yıla girilecek olmanın coşku ve heyecanı televizyon ekranlarından eksik olmuyordu..  Şükrü, bu coşkulu kalabalığı gördükçe basıyordu küfürü. ‘’… Koduğumun salakları..! İsa’dan sonra iki bin yıl geçti, onca sürede insanlık adına gerçekleşemeyen hangi mucize, yeni bin yılda gerçekleşecek… Yeni bin yılda gerçekleşmesi kesin olan tek şey ölüm ve bu mucize filan değil.”  bunları söyleyip duruyordu. Ve ekliyordu. ‘’Devasa boyutlarda bir zaman kütlesi… Koca bin yıl bitiyor ve şu lanet sevinç… Bırakın eski bin yılı terk etmeyi; ben, mevsim değişir, yaza girerken bile hüzünlenirim. Kışlık kıyafetlerimden ayrılamam uzun süre. Ceketimi, atkımı filan yanımda taşırım birkaç hafta. Yavaş yavaş ayrılırım onlardan. Sinemaya gittiğim günlerde, film bittikten sonra da salonu en son ben terk ediyorum. Birdenbire, hiç nedensiz ve saplantıyla yüklü bir bağlanma özelliğim var benim. Yaşamak hariç her şeye… İçinde bulunduğum zamanı sevip sevmemem önemli değil, bir daha yaşanmamak üzere yok olup gideceğini bildiğim hiçbir andan kopamıyorum. İçinde, ruh ve varlık kırıntısı taşıyan tüm anlar böyle. Kendi varlık öz’üm ve ruhumdan kırıntılar…’’

Sinema salonlarını, filmden sonra en geç ben terk ediyorum diye, sonraki seans için temizlik yapan çalışanlar, benim yüzümden vaktinde başlayamıyorlar işlerine. Birkaç defa, sırf benim yüzümden geç başladı bazı seanslar. Sonra, akıllarında kalmışım. Şimdi, ne zaman film için bilet alsam, henüz gişeden başlıyor fısıltılar, ”Geldi yine manyak!” diye. Duyuyorum seslerini. Alınıyorum, ama sesimi çıkarmıyorum. Bir defasında, film biter bitmez güvenlik görevlisi girdi salona. Önce kibarca söyledi, ”Lütfen çıkar mısınız?’’  –  ”Elimde değil biraz bekleyin’’ dedim. Sonra, yanındakine fısıltıyla söyledi, ama salon sessizdi duydum. ‘’Bir dakikaya kadar çıkmazsa atın dışarı” dedi. Ben yine çıkmadım. Güvenlik görevlisi yine geldi. Bu defa yanıma kadar yaklaştı… Ayağa kalktım. Yüzüne bile bakmadım. Onun gözleri yüzümdeydi. Yan yana yürüdük salon kapısına doğru. Tüm insanlık serüveninde, bilinen en yavaş yürüyüş olarak tarihe geçmeliydi o an. ”Ovvv! Sayın güvenlik, Guinness’i arayın bayım!” dedim, tam kapıdan çıkarken. ”Rekor yavaşlık bu, kayda geçsinler.” diye ekledim. Ama sanırım Guinness’i filan aramadılar.  Heba oldu rekor…

Şükrü, bu düşünceye saplanıp kalmıştı: ‘’Eski bin yıldan da ayrılmam kolay olmayacak. Ben, diğer tarafa geçmek istemiyorum.’’ diyordu. ‘’ Zamanın bu tarafında kalacağım. Tüm insanlık, diğer tarafta dilediği gibi yaşayabilir. Ama bu tarafa geçemez. Benim böyle bir sorunum olmayacak. Ben, hep bu tarafta olacağım. Doğduğum bin yılın bir gün bile dışına çıkamam. İnsan, evinden fazla uzaklaşmamalı. Akşam yemeği vakti geldiğinde, üç dakikada evine ulaşamayacak kadar uzaktaysan kaybolmuşsundur.’’

Şükrü, ölmeden tam üç ay önce, 28 Eylül 1999′da âşık olmuştu, Eda adında bir kıza. Kızı, ilk gördüğü yer bir fotoğraf dükkânıydı. Şükrü, olması gerekenden daha soğuk bir sonbahar günü, akşamüstü girmişti, Gazipaşa Bulvarı girişindeki fotoğraf dükkânından içeriye. Eskimiş, neredeyse antika fotoğraf makineleri vardı tezgâhın cam bölmesinin altında. Şükrü, ne zaman o dükkânın önünden geçse, içeri girip makineleri izlerdi uzun uzun. Dükkân sahibi sesini çıkarmasa da, çalışanlar, onu makineler karşısında girdiği transtan ‘’gitmesi gerektiğini’’ söyleyerek çıkarmayı biliyorlardı. Şükrü, 28 Eylül günü, yine bu dükkâna girmişti ve görür görmez aşık olduğu kızı; o gün, ilk orada görmüştü. Kız çok güzeldi, sadece yüzü görünüyordu ve tüm güzelliğiyle yaşlı dükkân sahibinin parmak uçlarında tutunmaya çalışıyordu. Yaşlı Adam, elinde bütün bir fotoğraf kartonundan, küçük bir makas yardımıyla özenle, bir bir keserek ayıklıyordu vesikalık boyuttaki fotoğrafları. Şükrü, kızı ilk o haliyle görmüştü. Bütünden ayıklanan sekiz adet fotoğraftan teker teker ayrılırken ve kızın güzelliği karşısında taş kesileceğinden emin halde… Ve bu haldeyken, sonsuza dek dükkânın orta yerinde kalacağından korkuyordu. Ancak, o sırada dükkân kapısının açıldığını haber veren çan sesleri duyuldu ve yeni uyanmış biri gibi kendine geldi Şükrü. Dükkân çalışanları ona, gitmesi gerektiğini söylediğinde ”Biraz daha, beş dakika daha.” dedi yataktan kalkmak istemediğinde annesine söylediği sözleri tekrar eder gibi. Sonra, çıkıp gitti dükkândan. Dükkânın tam karşısına, kaldırıma oturdu. Market’in ön kısmına… O anı, ne zaman anlatmaya yeltense, korku ve bulantıyla dehşete kapılırdı Şükrü. ‘’Marketin kaldırım tarafındaki manav bölümüne, uzun yaz günlerinden, sonbahar mevsimine sarkan karpuzları koymuşlardı.’’diye başlardı söze ve devam ederdi. Kocaman açtığı mavi gözleriyle sürdürürdü konuşmasını, ‘’ Yaz sonu, tatsız tuzsuz olduğu besbelli olan bu karpuzları serin bir sonbahar gününde ne zaman görsem; o an, tüm dünyanın büyük bir gürültüyle yok olmasını istiyorum. Hiçlik, boşunalık, her ne dersen, mevsimin o anında sergilenen karpuzlar canıma okuyor benim.’’ Sözleri bitince kendine geliyor. Başka bir gezegenden dönmüş, dünyaya yeniden alışmaya çalışır gibi, şaşkınlık ve tuhaf sakinlikle ‘’Cemil… Kardeşim benim… Ben delirmiyorum değil mi?’’ diye soruyordu. O soruyu ve yüz ifadesini her gördüğümde, ona karşı hayatım boyunca unutamayacağım bir merhamet duygusu duyuyordum. Şükrü, marketin ön kısmında karpuzları görmemeye çalışarak, gün boyu kızı bekledi o gün. Kız, fotoğrafları almak için geldiğinde, onu orada görebilmek istiyordu. Görmek için başka şansı yoktu. Ama kız gelmedi. Sonunda nasıl olsa gelecek diye ertesi gün ve gelip geçen tüm hafta boyunca, dükkânın açılış saatinden kapanışına kadar aynı kaldırımda bekledi. Yedinci gün; kızın dükkândan çıkışını gördü, akşamüstü. İçeriye girişini nasıl kaçırdığını düşünürken; kız omuzlarına inen kumral saçlarını rüzgâra teslim etmiş, uzun boyu ve güzelim yüzüyle yolun karşısına, Şükrü’den tarafa doğru geçiyordu. Zaten kızın Şükrü’nün tarafına destek verdiği tek varoluş anı da bu an olmuştu.  Bu olaydan bir ay sonra, Kasım 1999′da, Fight Club gösterime girmişti sinemalarda. Ve ben, filmi Arı Sineması, Cemalpaşa şubesinde iki defa izledikten sonra, filmin reklamı için sinemanın bulunduğu cadde girişine asılan ve bilinen afiş boyutlarından üç kat daha büyük afişini çalmıştım. Çalınan afiş yerine, ertesi gün yenisini asmışlardı. Ben onu da çalmıştım. Üçüncüsünü asmadılar.  Sinemanın patronu afişleri alanın ben olduğumu öğrenmişti. Şükrü’nün meleği, fotoğraftaki kız… Afişlerin asıldığı köşenin tam karşısındaki apartmanda yaşıyormuş. Sigara içmek için balkona çıktığı akşam görmüş afişleri benim çaldığımı.

Sinema fuayesinde, filmi, üçüncü defa, ama bu kez Şükrü’yle izlemek için bulunur, film öncesi sigara ve kahvelerimizi içerken sokuldular sinemanın patronuyla bu kız, masamıza kadar, iki sırtlan gibi. Kız, önce son günlerde gittiği her yerde gördüğü Şükrü’yü tanımıştı. Onun yanında da beni. Azılı afiş hırsızını… Şükrü, kızı gördüğünde kendinden geçti, ölür gibi… Neredeyse nabzını kontrol edecektim, eğer bir an önce yüzüne Şükrü’yü tanıyan herkesin bildiği o sevimli tilki gülümsemesi yayılmasaydı. ”Afişleri çalan sen misin?’’ diye sordu sinemanın sahibi. Sesinin sert ve otoriter tonda çıkmasına özen gösteriyordu ve sadece zenginlere özgü kontrollü bir öfke hissediliyordu tavırlarında. Ama bana yutturamazdı bunu. Yutmadım. Şükrü de yutmadı. Şükrü’yle koro halinde aldık sigaralarımızdan yeni nefesleri ve aynı anda birlikte verdik dışarıya, ağız boşluğumuzdaki dumanları. Provasız bir ahenk vardı aramızda. O sırada patronun kısa, gri etekli ve üstünde beyaz gömleği ve ayaklarında Harley Davidson botlarıyla liseli güzel kızı da yanaştı yanımıza. Bu kız, ağzındaki cikleti de o güne kadar izlediğim en alımlı ağız koreografiyle çiğniyordu. Soruyu tekrarladı patron. ‘’Afişleri sen mi çaldın?’’ ”Evet’’ diye cevapladım sorusunu ”Afişleri ben çaldım ve güzel olan ne varsa çalmaya devam edeceğim. Ta ki, tüm güzel şeyleri kendi mülkiyetime katana kadar…”  Konuşurken öyle kararlı ve kendimden emindim ki sinema patronu, koruma güdüsü eşliğinde panikledi. Sağ koluyla kızını kavradı omuzlarından. ”Demek sen çaldın’’ dedi. Pes etmeye niyeti yoktu ve kararlıydı son sözü kendisi söylemeye. Şükrü, masmavi gözleri ve omuzlarına inen sarı saçlarıyla ışıl ışıl parıldıyordu masanın diğer tarafında bulunan, yüzeyi yeni verniklenmiş kahverengi parlak sandalyenin üzerinde. Fotoğraftaki kız, gözlerini dikmiş Şükrü’yü izliyordu. Bakışları bir Şükrü’nün yüzüne kayıyor bir bana… Ya da bir bana, beş Şükrü’ye… Sanki ikimizin de hiçbir yüz ifadesini kaçırmak istemiyordu ve ikimiz arasında gizli bir şifre arar gibiydi. Bir ara, patronun kızı da Şükrü’yü süzmeye başladı. Süzme sırasında da tuhaf bir şey yaptı. ”Bir daha sakın babamın afişlerini çalmayın” dedi. Gerçekten sevimliydi. ‘’Tamam’’ diyerek, kızı mutlu etmeye niyetliydim. Ama patron yine o tuhaf, zengin sesiyle konuşmaya başladı ve ben buna tahammül edemezdim. ”Bakın!’’ dedim. O an ayağa kalkmış, patronu on beş santimetre aşağıda bırakmıştım. Şükrü de ayağa kalktı. Şükrü’yle aynı boydaydık. Şükrü, ben ve fotoğraftaki kız, üçümüz aynı boyda… ”Afişleri çalmaya devam edeceğim.” dedim. ‘’Ben, tüm dünyayı kendi mülküme katana dek sürecek bu ve ben, Robin Hood filan değilim. Çaldıklarımı kimseye vermeyeceğim. Hepsi benim olacak. Çalmaya değer bulduğum tüm güzel şeyler…’’ Sözlerim bitince de, göz ucuyla Şükrü’yü işaret ederek, ‘’Ama, çaldığım bazı şeyleri, belki Şükrü’ye verebilirim. Evet, bunu yapabilirim.’’ dedim.

Şükrü, bunu nasıl yaptığını hiç anlatmadı, ama o akşamdan yaklaşık bir ay sonra, fotoğraftaki kızın sevgilisi olmayı başardı. Aralık 1999′da iki haftalık bir ilişkileri oldu. Kız da Şükrü’ye âşıktı. Belki Şükrü’nün duyduğu aşktan daha fazla… Şükrü’ye bakılırsa, kızın aşkının, kendi aşkından büyük olmasının nedeni kendisi değil, söz konusu aşk olduğunda, kızlara özgü duygusal var oluş nevrotizmiydi. Konu aşk olduğunda, tüm kızlar erkeklerden daha fazla sever. Her zaman daha hassas ve sahiplenicidirler, sevecen ve düşkün, ama yine de hep onlar terk ederler. Erkeğin terk edeceğine kesin gözüyle bakılan tüm ilişkilerde ve kızın sorunlu olduğu tüm ilişkilerde… Bu kural şaşmaz. Şükrü buna inanıyordu. Ve haklıydı. Kız, Şükrü’yü çok soğuk bir Aralık akşamında; kış vakti, saat yediyi gösterirken ve hava çok karanlıkken, Metro sineması sokağında… Vakko’nun yanındaki Benetton mağazasının vitrininden kaldırıma yansıyan ışığın altında terk etti. Şükrü, dolabındaki tüm Benetton marka gömlek ve kazakları çatıya çıkarıp yaktı o akşam. Üstelik en sevdiği siyah kazağı ve gri gömleği de bu kıyafetler arasındaydı. Bir süre üzüldü, ama hiç anlayamadığım şekilde çabucak atlattı bu acıyı. Kafasında başka şeyler varmış gibi dolaşıp durdu ortalıkta. Eğer tam bir yıl önce kendini öldüreceğini ve bunun için Nevada’dan  ”bir şey” sipariş ettiğini söylemeseydi, intiharında bu kızın etkisi olduğunu düşünebilirdim, ama hiç düşünmedim.

Şükrü’nün terk edildiği akşamın ertesi günü, sabah erken saatte, ikimiz asansördeydik. Adana’da Dört Yol diye bilinen cadde üzerindeki eski apartmanlardan birinin asansöründe… İlkokuldan arkadaşımız Orkun’un yaşadığı apartmandı bu apartman. Çocukken, yolun tam karşısındaki okulumuzdan Orkun’lara gelerek, bu binanın karanlık koridorlarında nasıl da neşeli olduğumuzu düşünüyorduk. İkimizin de aklından geçen buydu, o kısa süreli asansör yolculuğunda. Ama bu defa asansör yolculuğu Orkun’lara değil, çalışmaya yeni başlayacağım radyonun stüdyosunaydı. İşteki ilk günümdü. Radyo stüdyosu, şehrin en yüksek apartmanlarından birinde, en üst katın iki kat aşağısında, on beşinci kattaydı. Risk alınabilecek bir yayın saatini vermişlerdi ilk günümde. Radyonun pek dinlenmediği sabah saatlerinden birini… Şükrü hiç konuşmuyordu. Ben, onun aksine çok neşeli ve konuşkandım o gün. Radyodan içeriye girdiğimizde bizi bir kadın karşıladı. ”Demek yeni çocuk sensin?” dedi bana. ”Evet.” dedim. ‘Biliyor musun U – Turn’deki şu adama benziyorsun.’’ dedi kadın. ‘’Nick Nolte’ye mi?’’ diye sordum kadına. ”Sean Penn’den söz ediyor…’’ dedi Şükrü gülerek ve ekledi.’’Şimdi mutlu olabilirsin…’’ Yarım saat filan sonra, kadının Yılmaz Güney’in kız kardeşi olduğunu öğrendiğim ana kadar şımarıkça bir küstahlığı bırakmadım elden. Sonra, yayına girdim. İlk program olmasına rağmen hiç de fena değildim. Yayına başlamadan önce, ‘’Bu radyodaki ilk şarkın ‘’The Doors’tan ‘The End’ olsun.’’ dedi Şükrü. Dediğini yaptım ve sabahın erken saatiymiş, hiç umursamadım. Şarkıyı çaldım Şükrü için. Bir gün, tüm dünyayı da çalabilirdim onun için, eğer kendini öldürmeseydi. İlk yayın kısa sürdü. İki saat sonra yine asansördeydik. ”Orkun’a uğrayalım mı?” dedi Şükrü. ”Hâlâ burada yaşadıklarını sanmıyorum.”dedim. ”Deneyelim.” dedi. Geçmişte Orkun’ların yaşadığı dairenin bulunduğu kata sürdük asansörü. Asansörden çıkınca, koridorun sonundaki daireye doğru yürüdük. Kapıda isim filan yazmıyordu. Zile bastı birimiz. Kapının ardını dinlemeye başladık. Korkutucu bir sessizlik vardı orada. ”Baksana hiç ses gelmiyor. İçeride değiliz, yok olmuşuz” dedi Şükrü. ‘’Çocukluğumuz yok oldu Cemil.” diye de ekledi fısıltıyla. Sonra güldü. O sırada kapının ardından ayak sesleri duyuldu. Kapı sürgüsü açılırken, bir an öyle sandım ki kapıyı on bir yaşındaki Orkun açacak ve güneş almayan en arkadaki odaya, on bir yaşındaki halimizin bulunduğu masaya götürecek bizi. Eski model atarilerle akşam saatlerine kadar oyun oynadığımız günlere…  Kapı açıldığında yaşlı bir adam göründü. Biz sadece yirmi yaşındaydık kapının önünde. Bu kapıyı açan kişi Orkun olamazdı. Adam, boğazına delik açılmış şu yaşlı adamlardandı. Tıslayarak konuştu. ”Kimsiniz siz?” ”Hiç kimse” dedi Şükrü. Yeniden asansöre bindik. Şükrü, bir sır verir gibi konuştu yine fısıldayarak… ”Cemil, sakın radyodaki programını terk etme. Ben gittikten birkaç gün sonra, bir mektup alacaksın benden ve o mektubu yayında okumanı istiyorum. Bu radyoyu tüm Adana dinler biliyorsun. Mektubumun ulaşmasını istediğim kişiler akşamları radyo başından ayrılmaz. Başarılı ol ve program saatini de akşam saatine alsınlar. Radyo Colder – FM bandında –  Frekans 88.8 –  Mektubu duyurmak için en iyi yol bu.’’

 

Her şeyi planlamıştı Şükrü. Öldükten iki gün sonra, postacı bir mektup bıraktı, evin bahçesinden içeriye. Zarfı bahçeye, toprağın üzerine atmıştı. Akşamüzeri radyoya ulaşmak için dışarıya çıkarken buldum mektubu. Açmadım. Radyoya geç kalmak üzereydim. Şükrü’nün istediği gibi, akşam saatine aldırmıştım program saatimi. Şükrü’nün vasiyetiydi bu. Karşı koyamazdım. Mektubun içinde ne yazdığına, yayına uygun olup olmadığına bakma gereği duymadım. Programın ikinci saatinde bir Garbage şarkısı çalmıştım, ‘’You Look so Fine’’ Şarkı biter bitmez de dinleyenler için hiçbir uyarıda bulunmadım. Mektubu açıp okudum.  ‘’ 1997 yılıydı. Soğuk bir kış günü… Sabah saati olmasına rağmen çok susamıştım. Normalde susamazdım o saatlerde. İki soğuk bira aldım, istasyon meydanında yirmi dört saat açık büfelerin birinden. Ve biralardan birini sadece iki dikişte bitirdim. Satıcıya boş şişeyi uzatırken, o da para üstünü uzatıyordu şaşkın gözlerle. Diğer şişeyi de Mersin’e giden trenlerden birine bilet alırken, gişe kuyruğunda içtim. Pisliğin tekiymişim gibi bakıyorlardı bana. Haklı olabilirlerdi, ama onlar ellerinde şişeler olmadan da birer pislikmiş gibiydiler. Sonuçta ben şişeyi çöp kutusuna atıp kurtulabilirdim bir pislik olmaktan. Ama onların atmaya kıyacağı şeylerden değildi, onları pislik yapan şey. Trene binmek için, elimde Adana – Mersin  tren bileti ve boş bira şişesiyle perona çıktım. Sırayla dizilmiş musluklar vardı. Birini açtım. Buz gibi suyla yıkadım yüzümü, Saçlarımı düzelttim. Trene bindim. Şimdi herkes gibiyim’’dedim kendime. ‘’Herkes gibi… Gizli bir pislik…’’ Tren, Yenice İstasyonu’na girdiğinde; on iki yaşlarında, tertemiz kıyafetleriyle ışıl ışıl parıldayan bir erkek çocuğu bindi trene. Yanında annesi de vardı. Çocuk, beyaz tenli, koyu kumral saçlıydı. Annesi de aynı renklere sahipti. Çocuk, annesinin oğluydu. Anne ve oğlu, o gün ve o yıl boyunca gördüğüm en güzel şey olacaklardı. O günlerde, yine kendimi öldürmeye karar vermiştim, 1997 kışında… Ama 1998 yazında Dünya Kupası düzenlenecekti Fransa’da. Onun için bile yaşamaya değer diye düşünüp ertelemeye karar vermiştim çekip gitmeyi. Dünya Kupası filan bitti sonra, ama Türkiye Ligi, Şampiyonlar ligi filan derken iki bin yılı sınırına dek gelmiştim. O gün Tren, Tarsus İstasyonu’na girdiğinde; çocuk, okuluna ulaşmak için indi trenden. O, inerken, annesi onu kendine çekti ve ensesine inen saçlarını yukarı kaldırarak, ensesinden öptü. Sonra, çocuğun başını kendine doğru çevirerek, bu defa yüzünden öptü onu. Ve arkasından seslendi. ‘’Akşam eve geç kalma!’’ Çocuk, gözden uzaklaşıncaya kadar tren camından izledim onu. İçimden kendi kendime de şöyle dedim: ‘’Bu çocuk, kendini öldürme arzusundan kıyamet kadar uzakta.’’ Kendi kendimle konuşmam sona erdiğinde, Fakülte binasında görmeye alıştığım o kızı gördüm. Almanca bölümünden şu fıstık… Gördüğüm en tuhaf ve en güzel dudaklar onunkilerdi. Kız, öyle güzel görünüyordu ve dudakları öyle davetkâr alımlılıkla ışıldıyorlardı ki kıvrımlarındaki şehvet, dolgunluk ve dudak parlatıcının okus pokusuyla. Adıyla seslenmek istedim kıza, ama adını unutmuştum. Bunun yerine, başından kendime doğru çekerek; dudaklarımı, onun o nefis dudaklarına yaslayarak ısırmak istedim onu, ağzının iç tarafından, sol yanağının içinden… ’’

 

Bülent Uçar

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri