Warning: Creating default object from empty value in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php on line 1064

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php:1064) in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wsi/wsi/front/WsiFront.class.php on line 92
Bülent Uçar ” BOŞ YERE ” | ÖYKÜ | Sinematografik
Friday 22nd March 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BOŞ YERE ”

Bülent Uçar ” BOŞ YERE ”

____________

 

Beş – altı yaşlarındayken birkaç PLATONİK deneyimim olmuştu. Ama ciddi ilk ilişkimi 16 yaşındayken bir markette yaşadım. İKİ dakika, küsür saniye sürdü. Net konuşalım. İKİ dakika YİRMİ DOKUZ saniye. OTUZ’u göremedik. Trajik kader. Adana’da, o yıllarda, İnönü parkı karşısında GİMA vardı. Market. Yaz sıcağı canıma okumuştu. Bira susuzluğu vardı içimde. Ben sadece kışları suya susarım. Yazları soğuk limonata ve çok soğuk bira susuzluğu benimki…

O gün, market öyle serin ve kasiyer öyle güzeldi ki, (Meg Ryan’ın kumral hali diyelim.) YİRMİ’li yaşlardaki, genç Meg Ryan elbette… Kasiyer de ON SEKİZ filandı. Çok genç. Dolaptan iki bira aldım. Çevir- aç kapak. El becerisi yönünden felaket kötüydüm. – 8.9 şiddetinde deprem, felaket bu… İnsanlar ölü, şehir yıkık. Beceriksizim. İş, ellerime kaldıysa dünya yıkılır. Karşı koyamam. Çevirip açarken zorlandım. Kayıp durdu, elimden. Kapak sürtündü, parmaklarıma. Sağ el, baş ve işaret parmağımda kesikler oluştu. Ama iki soğuk birayı reyon koridorunda hızla içerek, elimde boş şişelerle, başardım kasaya yanaşmayı. Kız, boş şişelerin barkodlarını okuttu Çöpe atarken gülümsedi. Değişti birden, suratı asıldı: ‘’Parmaklarınız… ” dedi. Yara bandı, bol şefkat ve gülümseme, ağız boşluğumda bira tadı. ‘’BÜYÜK AŞK’’ bu olmalıydı. Sıradaki müşteri gelince, beni unuttu. Ben, onu sonsuza dek unutamayacağımı düşünürken, sensörlü kapı, beni ya da deri ceketimi algıladı. Açıldı. Caddeye çıktığımda aklımda kız yoktu. Sadece kendim vardım. Ondan sonraki tüm yaşantımda olacağı gibi…

2

Yirmi yaşıma geldiğimde, doğum günümden 17 gün sonraydı. Çünkü tarih, ON BİR Mayıs’tı. Hatırlıyorum. İşte o gün, serin bir akşamüstü, okuldaydım. Kütüphane ve sinemalarda geçirdiğim onca zamanda, çoktan bitirdiğimi düşündüğüm üniversiteye hâlâ devam zorunluluğum vardı. Çünkü rektörlük ve yönetmelikler, oralarda geçirdiğim zamanı dikkate almamış, diplomamı vermemişlerdi. O gün, bu nedenle oradaydım. Diploma için bir süre daha (2 yıl) sürünmem gerekiyordu. Kampüsün aşağı kısmındaki saat kulesine doğru da bu yüzden yürüyordum. Beni serbest bırakmadıkları için. Diplomayı anneme hediye edecektim, doğum gününde, ama zaman yoktu. Öleceğim güne 29 gün kalmıştı. Bunu, ben dahil kimse bilmiyordu o akşam. Öğrenecekti… HERKES… Ben hariç. Ve okul hiç bitmeyecekti.

Saat Kulesine yaklaştığımda, kulenin üst kısmında usul usul çalışan bir tamirci gördüm. Saat durmuştu. 20:46… Tamirci adam yaşlıydı, o kadar yukarıda olması bile engelleyemiyordu, görünümündeki yıkımı. Selam bile vermeden seslendi, yukarıdan: ‘’Kaç…! Beni duyuyor musun? Kaç yaşındasın sen?’’ – ‘’Yirmi’’ – ‘’Bu saat, 20 yıl oldu ilk kez durdu, biliyor musun?’’ – ‘’Ne bileyim ben.’’

O sırada, bir çatırtı duyuldu. Güçlü ve kısa… Adamın elindeki çekiç düşmüştü beton zemine. Üzerimdeki gömlek inceydi. Hafif rüzgâr, ağır ağır uçuşturuyordu onu. Üşüyor olabilirdim, eğer aklım bunu fark edecek kadar yerinde olsaydı. Değildi. Ortalıkta kimse yoktu. Zifiri karanlık. Dersten geç çıkan akademisyenler, ikinci öğretim öğrencileri, başıboş köpekler, tamircinin çıkardığı onarım tıkırtıları. Neredeyse mutlak sessizlik… Çıkan küçücük ses kırıntıları da sessizliğin görünür olmasını sağlıyordu. Derken, ağırdan alan bir su sesi duydum. Birkaç saniye süren şırıltı… Usul usul, ama etkili… Sanki yarı açık unutulmuş bir musluktan beton zemindeki birikintiye, rüzgârın etkisiyle eğik büğük damlar gibi.

Otobüs durağına yaklaştığımda Cemil’le karşılaştık. Aynaya bakıyor gibiydim. Söyledikleri kadar vardı. Bu çocukla ikiz gibiydik. Aynı uzunlukta boy, aynı ağırlıkta kilo… Aynı biçimde saçlar, tıpatıp aynı yüz ve tilki gülümseyişi… Yanında bir kız vardı. Çok güzeldi. Yaklaşınca sordum, kız duymasın diye usulca: ‘’Bu o mu?’’ – ‘’Evet’’ – O sırada bir otobüs yanaştı durağa. Kız fırladı. Koştu otobüse. Sonra, birden döndü. Unuttuğu bir şey varmış gibi baktı, bize doğru. Üstüme doğru geldi. Sarılıp öptü. ‘’Yarın görüşürüz’’ deyince o,‘’Tamam’’ dedim. Beni Cemil sanmıştı. Yanı başımda duran Cemil’i kim sanmıştı, çözemedim. Otobüse bindi kayboldu. ‘’Kusura bakma.’’ dedim Cemil’e. – ‘’Boş ver’’ dedi. ‘’Bir gün ikimize de hiç benzemeyen birine sarılarak, onu öpecek nasılsa.’’

Cemil, bu kızı, KIZ, kampüs çimlerinde oturmuş sevgilisini beklerken, ‘’Hadi kalk! Seni cennete götüreceğim.’’ diyerek, alıp götürmüştü. Mersin’e. Katolik İtalyan Kilisesi vardı. İstasyonun karşısında. Rahiple sohbet etmişlerdi. Rahip, Cemil’e, ‘’Çok zayıfsın, şu bileklerine bak! Kendi kendine kırılacak kadar ince.’’ demişti. ‘’Hangi bileklerim? Kol mu, ayak mı?’’ – ‘’İkisi de’’ – ‘’Bilmem, benimkiler böyle işte. Bazı bilekler incedir.’’ – Yok oğlum yok, seninki seksten. Çok yapıyorsunuz siz’’ – Cemil’in aklında bile yoktu kızla seks filan. Sadece biraz uzaklaşmak ve takılmak istemişti. Ama rahip öyle konuşunca, iyi bir fikir gibi görünmüştü. Adana’ya döndüklerinde. Şükrü’nün evine giderek, sabaha kadar sevişmişlerdi. Kızın sevgilisi, o gece, kız yurdunun önünde, öfkeden ve kızdan haber alamamaktan ötürü çöp konteynırlarını tekmelerken, Cemil kızı öpüyordu. İçine girip deşiyordu, orayı. Dünya ve zamanın kökenine inmek ister gibi. Öğle vakti, Cengiz Pub’ta, karanlığın ortasında soğuk bira içip üşüdüler. Okula gitmediler. Cemil’i kampüste gördüğü ilk gün, çenesine yumruk atmıştı kızın sevgilisi. Cennete gidilen günden iki gün sonra…

Kampüste, sabah vakti.  Cemil, yumruğun etkisiyle yere düşünce de birkaç tekme savrulmuştu, kırılgan bedenine. Bir yeri kırılmamıştı, ama kızın gururu okşanmıştı. Ertesi gün, öğle vakti, bahardan dolayı yemyeşil caddede, ılık güneş altındaydılar. Önceki gün yediği yumruktan ötürü, Cemil’in dağılmaktan son anda kurtulan çenesini öpmüştü kız. Güneşten daha ılıktı kızın öpücüğü. Ve konu kapanmıştı. Cemil de o günden sonra, başkasının sevgilisi olan kızları cennete değil, cehenneme götürmeye karar vermişti. Hem de sevgilileriyle birlikte.

Ertesi gün okula gittiğimde saat kulesine baktım, yerinde ve çalışıyordu. Saat 08:21… Ama önceki gün, durduğu yerde, tam da 20:46 yörüngesinde, büyük bir akrep, yelkovan izi vardı. Akşamki durma anının izi.

2

Cemil, öndeki otobüsteymiş. Yanındaki kız, cep telefonuyla konuşuyormuş. İster istemez de hem kızı duyuyormuş, hem diğer tarafın ne söylediğini… Hattın diğer tarafındaki çocuk, ağlayarak konuşuyormuş: ‘’Yalvartma beni! Lütfen buraya gel, evdeyim. N’olur bırakma beni. Hayır, yalvarırım dur orada. Daha ileri gitme. Kapatma telefonu, lütfen, lütfen… Bekle.’’ Bir sürü zırva, ama gerçek. Yapayalnız ve acı içindeki bir erkekten daha tanrısal ne olabilirdi ki? Kız inince, Cemil de indi otobüsten. Onu o an gördüm. Saat kulesinin önündeki durakta inmişti. Gerisini akşam olunca, GÜMÜŞAT’ta buluştuğumuzda dinledim ondan. Birasından bir yudum aldı, yan masadaki Yiğit ve Serkan’a selam verdi. Anlattı: ‘’Kızın adı Pırıl, tıp fakültesi öğrencisi. Saat kulesinin altında durdurdum onu. Seslendim: ‘ Dursana lapalık!’ – ‘Lapa ne?’ – ‘Dur işte!’ – ‘Tanışıyor muyuz?’ – ‘Hayır, yapacağımız şey için tanışmamıza gerek yok. Korkma, soyunmana da gerek yok. Derse filan girmiyorsun, o çocuğun yanına gideceksin.’-  ‘Kimin?’ filan dedi, ama sonunda, ‘Tamam’ diyerek, söz verdi gideceğine. İnanmadım elbette. ‘Birlikte gideceğiz’ dedim. ‘O anı göreceğim.’ Gittik ve onu gördüm. Ama nereden bilebilirdim ki sarıldığı ve ‘ ne olursa olsun asla terk etmeyeceğini ’ söylediği çocuğun telefondaki çocuk değil de, çocuğu terk etmesine neden olan yeni sevgilisi olduğunu. Bir sürtük daha… Onlara şiir yazılmaz. Amına koyayım.

‘’Manyak mısın Cemil? Nereden çıktı bu tuhaf duyarlılık? Polise filan gitse kendini nasıl savunacaksın? Şiir mi okuyacaksın ifade verirken? Onlar her yerde’’ dedim. ‘’Sadece kızgınım.’’ dedi. ‘’Telefonda yalvaran çocuk için üzülmüştüm. Al işte, biri daha.’’ Banu gelmişti, oturduğumuz masaya. ‘’Selam Cemil, bu gece işin yoksa, eve uğra. Aslı seni görmek istiyor. Ne istediğini biliyorsun.’’ – ‘’Bu gece olmaz, meşgulüm. Evde olmalıyım.’’ – Hiç uzatmadı. Bana baktı. ‘’Sorun değil, sen gel o halde.’’ dedi. Aslı, bir film izlemiş. Çok etkilenmiş. Reenkarnasyona filan inanmış. Önceki yaşantısında, bir Fransız fahişe olarak, 18. yüzyılda var olduğunu sanıyordu. Bu yüzden cömertti, bedeni söz konusu olduğunda. İstediği saatte oradaydım. Acıtıp kanatana kadar içindeydim Aslı’nın. Bırakmıyordu. Hep daha fazlası… Sonra bir ara ‘’Duralım’’ dedi. Durduk. Bana, özellikle yüzüme baktı. ‘’Hep bu yüzün resmini yapmak istiyordum. İlginç bir yüzün var’’ Güzel sanatlar öğrencisiydi. Okulun en güzel, en seksi ve en azgın kızıydı. Sarışındı. 1.80 boyu vardı. Vajinasındaki tüyler kızıldı. Ve sanki ısırıp, koparır ve yutar gibi sevişiyordu. Resim bittiğinde, hızla ikincisini yaptı. ‘’Bunların ikisi de aynı.’’ dedim. – ‘’Evet, biri senin, diğeri benim için.’’ Benimkini katlayıp cebime koydum. Sokağa çıktığımda, masmavi gökyüzü altındaki ıslak çimenler kadar güzel bir gün karşıladı beni. Resme baktım. Siyah beyaz bir eskiz gibiydi. Beni ‘’ölü bir adam’’ olarak çizmişti. Yine o sesi duydum. Rüzgâr altında savrularak, azar azar akan musluk suyunun beton zemine çarparken çıkardığı ses.

Banu, masayı terk ettiğinde, hesabı ödemeden kaçtık yine. Garsonlar alışkındı. Sanki bilerek izin veriyorlardı buna. Orada olmamızı, mekâna, varlığımızla bir ruhsal doku kattığımızı düşünerek karışmıyorlar, hatta destekliyorlardı sanki ikimizi. Dekoratif bir değerimiz vardı.  Bu, yine de bir gün yakalanıp dayak yemeyeceğimizin garantisi değildi. Korkuyorduk kaçarken, ama hiç yakalanmadık.

Yol üstündeki şirdancılardan birinin taburelerine oturduk. İkişer şirdan yedik. Çünkü üçüncüsü ve beşincisi için paramız yoktu. Ve o adamları dolandırmıyorduk. Şirdanları yiyene kadar da hep muhabbetlerini çekmek zorundaydık. Bu şirdancıların hepsi çok konuşurdu. Yalnız adamlardı. Bütün hikâyelerini anlatırlardı. Lanet olsun, önemi yok.

Sonra, bir gün, kantinin arka kısmında bulunan leş tuvalete girdim. Çıktım. Kütüphaneye uğradım. Raftan aldım kitabı: Marcel Proust ‘’Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’’ Gülümseyerek bakıyordum kitaba. Henüz kayda geçirilip, damgalanmamıştı. Çalacaktım. Kişisel kütüphanem için… O sırada birini gördüm, kitap ön plandaydı. Yaklaşan kişi flu… Derinlik algısı. Sonra netleşti.  Cemil’in cennete götürdüğü şu kızın sevgilisi. Sağ eli ceketinin cebindeydi. Bir şey tutar gibi temkinli. Beni Cemil sanmıştı. Yaklaştı. Ben unutmuştum olanları. Ne korku, ne kin… Yok. Gülümseyecektim ona. Elini cebinden çıkarırken, tokalaşmak için sandım. Bir şey parıldadı. Çeyrek adım kalmıştı aramızda. Tam önümde durdu. Gülümseyişim yarım kaldı. Bitiremedim. Kalbimin olduğu yerde bir acı hissettim. Aşk acısı değil, bir metalin açtığı, soğuk başlayıp, giderek ısınan yara. Bıçağı saplamıştı orospuçocuğu. Yere düştüğümü filan anımsamıyorum. Ayakta terk ettim. Çok merak ediyorum. Gözlerim kapanınca kitabı kim aldı elimden? Hangi piç… Gidiyordum, bir daha dönmeyecektim. Ve aklımdan, bir tek şey geçiyordu. Aslı’nın vajinasındaki kızıl tüyler… Yaşadığım şeyin, stilime yakışır bir son olduğunu da düşündüm. BİTTİ. Bir kız için olmuştu her şey ya da ben seks için demeyi tercih ederim. Sonra elimde bir Proust kitabı… Hiç fena değil. Hiç.

Artık, gün sona ermişti. Akşamdı. Gece olacaktı. Hiç sekmez. – Gündüz vakti, ‘’İsraf lan bu! Biri tamir etsin şu musluğu, boşa akıp duruyor.’’ diyen mezarlık görevlisinin mesaisi bitmişti. Sesi duyulmuyordu. Tarih, 9 Haziran… Ve bir daha hiçbir şey görüp duymamak üzere yok olmadan önce, son hatırladığım şey, korkutucu, ıssız gecenin gelişiydi. Gürültüler azalmıştı. Hiç kimse yoktu, farkındaydım. Sanki rüzgâr esiyordu. Uğultu. Henüz çürümeye başlamamıştım. İlk gün. Üstümdeki beyaz şeyin ‘yeni kumaş kokusu’nu duydum. Ve uzaklarda, o bozuk musluktan akıp beton zemindeki birikintiye düşen ses geldi kulaklarıma. Şıpırtı. Kalkıp kapatamazdım da musluğu. Cehennem.

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri