Saturday 19th January 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİRAZ GÜNEŞ, BİRAZ KALITIM İKSİRİ ”

Bülent Uçar ” BİRAZ GÜNEŞ, BİRAZ KALITIM İKSİRİ ”

_____________

 

Kadın – erkek ayırmaksızın,  doğduğum yıl Adana’da, benimle birlikte dünyaya gelen onca insan, yüzde kırk dokuz oranında PSİKOPAT’tı, doğuştan…

Geriye kalan yüzde elli biri de şehrin üzerinden eksik olmayan güneş tamamlayacaktı, beyin proteinlerimizi zamanla değiştirerek. Bana ait, eksik yüzde elli birlik yükleme on yedinci yaşımda tamamlandı, sıcak bir yaz gününde. Ve adımı biliyordum, annem bana, kendi koyduğu adımla sesleniyordu. Ama bazen şüpheye düşüyordum, adım gerçekte ne diye. Çünkü öyle çok kız, ”PİSLİK” diye sesleniyordu ki bana, şaşkındım yani. Önce gülümseyerek sevecen ve şefkatli, ”Seni lanet pislik” – Sonra, tükürükler saçarak, öfkeyle, ”AŞŞAAĞLIK PİSLİK!” aynı kız, aynı erkek, aynı söz, ama biri ölümcül. Onca kutsal kitap yerine, şu tabela inmeliydi gökyüzünden, kadınlar için: ” ADANA – KİREMİTHANE, HÜRRİYET VE DÖŞEME MAHALLESİNDE DOĞUP BÜYÜYEN ERKEKLERE BULAŞMAYIN, UZAK DURUN. ÇÜNKÜ HARCARLAR” Daha ne olduğunu anlamadan yılan süzülür içinize, deşer orayı. Bir mazoşist değilseniz, polisin numarası, hızlı aramada kayıtlı olsun.

 

 

Lisedeydim. Tuhaf biri olduğum söyleniyordu. On yedi yaşındaydım. O yaşta artık ne kadar tuhaf olunursa. Ben hiç kabullenmedim. Çünkü kötü bir şeydi kast ettikleri, iyi anlamda söylenen, niyeti iyi yaftalardan biri değildi bu.

 

Ellerinde kanıtlar varmış, pis bir ucube olduğuma dair. Söylediklerine bakılırsa, edebiyat dersinde, ders öğretmeni şiirlerden söz ederken, ”Baudelaire’i bilir misiniz?” diye sormuşum. O da ne sorduğumu bile anlayamadan ”HIII” filan derken, ”Siktir!” demişim ona.  Resim öğretmenine ”Orospu” derken, matematik öğretmeni, yerine getirmediğim bir ödev görevi için beni dersten bırakacağını söyleyince, ona da ”Tamam oğlum, bi uzatma lan!” demişim. Ben hiçbirini anımsamıyorum. Hiçbirini… Çünkü gün içinde, neredeyse her gün, en az iki defa kopuyor zaman ve bilinç. Kafamın içinde elektrikler kesiliyor. Sinyal yok. O sırada, yaptıklarımın farkında değilim. Hafıza da kaydetmiyor, ara bellekte olup bitiyor, her şey. Sonra, ara ki bulasın. Babamın 76 model, Ford marka kırmızı kamyonetini sütçü kadının tek odalı evinin sokağa bakan duvarına da bu nedenle çarpmıştım.

 

O anlarda, sadece kötü şeyler olmuyordu. Gerçekte umurumda bile olmayan birkaç kişiye, (bunların içinde ilk sevgilim, hayatımdaki bir yılın heba olmasına neden olan, sürtüğün önde gideni – Damla da vardı.) onları sevdiğimi, onlar olmadan yaşayamayacağımı filan da söylemiştim. Hiçbirini hatırlamıyordum. Belki tuhaftım. Hatta ucubeydim belki, ama SIFATLAR, anlatılan nedenlerle yakıştırılmamalıydı bana. Başka nedenler vardı. Sonucu haklı kılacak…

 

 

Bir gün şehri yaksam, en yakın arkadaşımın elini masaya çivileyecek bıçağı saplasam tam üstüne. Lise yıllarımdan o ana kadar geçen süredeki hikâyeler anlatılır. Zaten psikopatın tekiydi… Filan diye.  Ama hepsi düzmece… Aklıma gelen tek bir şey var o günlerle ilgili. Sadece bunu anlatsınlar. Haklı bulurum onları. Zaten amacım haklı çıkmak, aklanmak filan değil, sadece sıfata hakkını verelim istiyorum. BEN KÖTÜ BİRİYİM. Kızın birinin burnuna akşam vakti kafa atarak, o burnun kemiğini kırıp, yüzünü kan içinde bıraktığım gün anlamıştım. Ben o adamın, YAŞAYAN EN CESUR ERKEĞİN SÖYLEDİĞİ gibi: ”Kendim için yararsız, başkaları için tehlikeli biriyim.”

 

 

 

Kızla aramda çeyrek adım ya vardı, ya yoktu. Dibime kadar sokulmuştu. Sürekli suçluyordu. Aylar önce övgüyle dile getirdiği sözleri, küfür diye söylüyordu bu defa. ”Bir filmin içinden çıkmış gibisin! Hep hayal, hep kurgu, gerçeklik yok sende. Hayatımı mahvetmene izin vermeyeceğim” diyordu. ”Hayatımı mahvetmene izin vermeyeceğim’’ dışında, aynı sözleri söylemişti, aşkla, eski bir günde. SÜRTÜK. Sadece, ”Başkası var.” dese yeterliydi. Ama bunun yerine suçluyor, bağırıyor, tükürük saçıyor, cingar krallığının kraliçesini oynuyordu. Ama kral yoktu ortada. Ölmüştü. Öldürmüştü. Sadece bağırıyordu. O kadar yakındık ki (çeyrek adım, aramızdaki mesafe)  biraz önce yediği waffle”daki muzun kokusunu duyuyordum, sıcak nefesinde. Güzeldi. Göğüslerine bakıyordum, o an bile. Son bağırışlarından sonra, başını önüne eğdi. ”Yavşak” dedi. Bu kadarı fazlaydı. O başını kaldırırken, neyi görmeyi umuyordu, bilmiyorum, ama ben kafayı vurdum, refleks… Yüzü kan içinde kalmıştı. Kendimi çok kötü hissettim, ama pişman değildim. Bazen kafayı gömmek gerekir, ama toprağa değil.

Evet. Ben gerçek bir manyağım. Yeter ki doğru nedene bağlasınlar. Bu yüzden, tek bir şey anlatsınlar benimle ilgili. Benim de hatırladığım o tek ucubeliği. Lise son sınıfta,  on sekizinci yaşıma girdiğim o gün, mezuniyet için gerekli son engeli, son matematik sınavını aşma anı geldiğinde, tüm cevapların doğru olduğuna emin olduğum ve üstünde adım yazılı cevap kâğıdına  ne yaptığımı söylesinler herkese. Cevap kâğıdımı, sınav çıkışı diğer öğrencilerin kâğıtları yanına, masaya bırakmak yerine, uçarcebime koyup dışarı çıkarma eylemimi anlatsınlar. Hiçbir nedeni yoktu. Kâğıdı alıp çıktım. Zavallı öğretmen, günlerce kâğıdı aramış durmuş diğer kâğıtlar arasında, evinde olabilecek her yerde. Ama bulamamış. Çünkü kâğıt bendeydi. Okul pantolonumun sol cebinde. Buruş buruş… Sınıfta kaldım. Bunu anlatsınlar. ”Manyaktı. Gelecekte evini yakar, nesnelerle bile kavga eder, siparişi geç getiren garsona saplar masadaki bıçağı. Polis, geldiğinde ‘pişman değilim, karnım çok açtı, garson daha hızlı olmalıydı der’ desinler hakkımda. Kanıt: ‘’O kâğıdı alıp çıktı.” desinler. Çünkü alıp çıktım.

 

Sonra, yaz günü bir postacı çaldı kapı zilini. Bir zarf bıraktı. Açıp baktım. Üniversite sınav sonucu… Kazanmışım. Okul müdürü bunu duyunca, okulun başarı oranı gelmiş aklına. Bundan duyacağı övünç filan…  Babamı aramış.

 

Benim için özel bir sınav yaptılar. Kâğıdı, bu defa, olması gereken yere bıraktım ve liseyi de ailemi de terk ettim.

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri