Friday 24th May 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SÖZCÜKLER, NEDEN TUZAKTIR? ”

Bülent Uçar ” SÖZCÜKLER, NEDEN TUZAKTIR? ”

_____________

İlk yanlış anlaşılmamı 7 yaşındayken bir berber koltuğunda yaşamıştım, umurumda değildi, ama hayatım boyunca ardı bir türlü kesilmedi. Bu, can sıkıcı oldu. İşin içinde, hiç değilse başlangıç kısmında, Peter Sellers’ın parmağı vardı. İlk yanlış anlaşılmamın ardından başkaları da yanlış anlamıştı beni yıllar içinde. Kendim yanlış anlamıştım kendimi, defalarca, kız arkadaşlarım, annem ya da öğretmenlerim, okuldaki arkadaşlarım, bazen polis otosundaki memurlar, kasiyer kızlar, sinemalardaki teşrifatçılar, sonra… Sonra ne bileyim bir sürü kişi, yanlış anlamayan tek bir kişi bile yoktu,  etrafımda. Ama ilk yanlış anlaşılmamı hep korudum aklımın bir köşesinde, unutmamak için sakladım. Çünkü her defasında gülüp duruyordum bu olaya. Saçlarımı kesen berber, babamın arkadaşıydı. Peter Sellers’a ikizi kadar benziyordu ve Peter Sellers’ın ‘’Pembe Panter’i canlandırdığı filmler yayınlanıyordu o günlerde, televizyonda. Durup dururken, ‘’Pembe Panter’e benziyorsunuz’’ dedim, adama. Aklından geçen görüntü, Peter Sellers’ın görüntüsü olmadığı açıktı. Kendisiyle alay ettiğimi düşünerek, kızdı. ‘’Tıraş bitti’’ diyerek – eve yolladı, beni. Bazı kısımları uzun, diğer kısımları kısacık saçlarımın bir forma bürünmesi aylar aldı. Bu tür olayların kötü yanı, bir milat içeriyor olmasıdır. Bir seri, kötü olayın ve sonunda bir yanlış anlama sonucu ölüp gideceğimin startı o sırada verilmiş. O an, hiç önemi olmayan berber olayı, son andan geriye doğru bakıldığında ilahi bir sürecin ilk saniyelerindeki tik – takları duyuruyormuş, meğer.

2

Daha önce hiç rastlantı sonucu karşılaşmamıştık. Yine karşılaşamayacaktık, bu nedenle bir randevu yeri ve saati belirledik.  Akşam saat 7 olduğunda kararlaştırdığımız yerdeydik. Onun üstünde siyah deri bir ceket vardı. Adı Cemil’di ve ikimiz de habersizdik yaşanacak 8 hafta içinde iki gün arayla öleceğimizden. ‘’Kafamı karıştıran çok şey var..’’ diye birden girdi, söze. ‘’Ama anlatamam’’ – ‘’Saklanması gerekecek kadar güçlü bir sırsa, dinlemek istemem zaten’’ – ‘’Hayır, öyle değil’’ – ‘’Nasıl öyleyse, bunları yine kafamı karıştırmak için yapıyorsan, hiç deneme. Kafam, sandığından daha karışık ve bu defa sadece düşünceler yüzünden değil, işin içinde dile gelmemesi gereken, sözcüklerle beslenen bir sürü ölümcül yara var.’’ – ‘’Ne demek istediğini anlamadım.’’ – ‘’Boş ver.’’ dediğimde, cebinden bir şey çıkarmaya çalışıyordu. Çıkardı ve uzattı. ‘’Evine son geldiğimde, günlüğünden kopardım bu sayfayı. Kızma. Son bir yıl içinde, tuhaf çok şey oldu ve olanları belki birazcık da olsa anlayabilirim diye yapmak zorunda kaldım. Aldım bu sayfayı. Sen de oku. Bak, neler yazmışsın. Sence normal mi bu yazdıkların? Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?’’

 

Sayfayı elime alıp okumaya başladım: ‘’2001 yılı – Hiç gündüze geçmeyen, o birkaç ay boyunca, sürüp giden büyük gecenin bir kısmında oldu, her ne olduysa. Bir evi arıyordum. Hava çok soğuktu ve aradığım evi bulduğumda, içinde hiç kimsenin olmadığını da anladım. Yapayalnız döndüm eve.        Kapkaranlık gecede, upuzun bir sokakta yürüyordum. Sonunda kendi evime ulaştım. Orada da kimse yoktu. Ama ben içeri girince yoluna girecekti, her şey. Ertesi gün, yine gündüz olmadı. Dışarı çıktım. Sokak ışıkları yeterli aydınlığı sağlıyordu. Vitrinlerden birinde gördüm yansıyan görüntüyü. Üç ay olmuştu, sakallarım uzamıştı. Daha önce, hiç o kadar sakalla var olmamıştı yüzüm. Çenemin altında, ne çok beyaz sakal teli varmış,  meğer. Bir tıraş jileti kapıp eve doğru yol aldım. Jilet cebimdeyken, elimde su şişesi ve dudaklarımın arasında kırmızı kısa soft paketten iki dakika önce çıkardığım bir marlboro sigarası vardı. Parmak uçlarım ve tırnaklarım, yine aynı güzel kokuyla geçiyordu kendinden. Ağır ve yaşıyor hissettiren tütün kokusu.  Yaşadığım binanın giriş kısmına 20 adım vardı ya da yoktu. Bilemiyorum. Başımı yukarı kaldırarak, içinde yaşadığım dairenin balkonuna baktım ve bir anda başladı zaman yolculuğu, öyle güçlü ve gerçekti ki 150 yıl sonrasına yol almıştım birdenbire ve orada herkes ölmüştü. Hiç değilse tanıdığım herkes. Oysa söz vermiştim, 180 yıl – artı sonsuz diye.

Gerçekleştiremedim. Onun ölümüne engel olamadım. Mithat da ölmüştü. O ve diğerleri de ama beni ilgilendiren, sadece Mithat’ın O’nun ve birkaç kişinin ölümüydü. 150 yıl sonra, yaşadığım bina yerinde yoktu. Yerine ne konulmuştu, onu da göremiyordum.’’Bir zamanlar buradaydık, az ötede Mithat’ın dükkânı vardı ve oraya doğru yürürdüm. Eve uğrardım belki önce ve kapıyı O açardı. Şimdi kimse yok. Bunca yılın ardından ve benim burada ne işim var?’’ Aklımdan geçenler bunlardı. Sigarayı sonuna dek, filtresine kadar içtiğimi dudaklarım yanınca fark ettim. 150 yıl geriye sardı zaman. Bina girişine doğru son adımları attım. Anahtarı kapı kilidine sokup çevirdiğimde, kapının açılacağından emin değildim.’’

Sayfada yazılanları okuyup bitirince, ‘’Sorun ne? Bana oldukça mantıklı göründü’’ dedim. –

‘’Boş ver’’ dedi ve cevabını beklemediği bir soruyu sorarak, kendi kendine konuşur gibi anlattı:

‘’Bir bilgi, herhangi ölümcül bir kaza ya da hastalık gibi öldürebilir mi, insanı? Ne kadar ölümcül ve ne kadar zorlu olabilir? Cevabını haftalardır düşünüp durduğum soru, bu. Buna verilecek bir cevabım var ama hiç hoşuma gitmeyen bu cevabı, daha iyisiyle değiştirmek için sormaya devam ediyorum. Yoksa eminim, bir bilginin, insanı mutlak surette öldürebileceğinden.  Sözünü ettiğim şey, o bilginin neden olduğu koşullar yüzünden ölmek filan değil. Ben, bizzat bilgi nedeniyle, sırf bir öğrenim sonucu gerçekleşen ölümden söz  ediyorum. Tıpkı o adamın ölümüne benzer şekilde gerçekleşebilecek bir ölümden. ‘Adam, kış vakti soğuk sabaha uyanır. Çıplak betondan yükselen soğuk, sıcak yatağa kadar ulaşır ve adam üşümektedir. Halüsinatif olanla gerçeği birbirine karıştırır. Silahlı, var olmayan bir adam,  beton zemine uzanmış sere serpe yatıyor, apaçık gözlerle onu izliyormuş. Korkutucuymuş da… Birden ateş edince, adam, önce farkına varamamış ama başından vurulmuş.Adam, fark edene kadar kanla boyanıyor beton. Sonra, yığılıp kalıyor oraya. Ağır kan kaybı sonucu geliyor ölüm. Tuhaf olan, gerçek olmayan bir silahlı adamın gerçek bir adamın başından vurmasından öte, eve giren polisin ortalıkta tek bir damla kan görmemesine rağmen, otopsi raporunun, ölüm nedeni olarak, kafatasındaki ağır kırık sonucu gerçekleşen travma ve kan kaybı olduğunu bildirmesi.’

O halde, hiç öğrenmemek ve duymamak gerekiyor, bilinmeyen, farkına varılmamış onca ölümcül hastalık, kendiliğinden iyileşirken, var olmayan ve sadece bir bilgi olarak orada bulunan, öldürme konusunda ciddi olamayan bir hastalık, sadece bir süre yaşatıyor. Ölüp gidiyorsun. İşitme yönünden lokâl sakatlık gerekir. Çünkü sözcükler öldürür – nasıl söylendiği ve eş anlamlı daha merhametli başka sözcükle yer değiştirip değiştirmediği de belirler belki – durumun ölümcül olup olmadığını.  Ancak yine de kurcalama ve duyma.’’

3

Cemil, 29 yaşındaydı, ama ısrarla 27 olduğu konusunda diretiyordu. Aynı hikâyeyi anlatıp duruyordu: ‘’İki yıl önce, bir sütuna yaslanmak için usulca eğildim, hesap akıldaki gibi gerçekleşmedi. Ayağım kaydı, düştüm, nedeni elbette bu değil, daha ağır bir şey oldu o an ve orada öldüm ben. Bir ölü için zaman geçmez. O günlerde 27 yaşındaydım. Yaklaşık bir dakika sonra kaldırıldım düştüğüm yerden. O andan beri düşünüp duruyorum, ölüm böyle bir şey olabilir mi, diye. Hâlâ devam ediyor duygusu içinde, yaşıyor olma yanılgısına kapılmak, kaldığın yerden devam ediyormuşsun gibi kandırılmak ve buna kanmak. O gün, evime geri döndüm. Başım ağrıyordu, kısa süren bir tedavi süreci oldu. İyileştim ve devam ettim, yaşamaya. Her şey yerli yerinde ve eskisi gibiydi, ama o soru hep aklımdaydı. Düştüğüm yerde ya öldüysem ve tüm bunlar birer yanılsamaysa. Etrafımdaki insanlar ve yaşadığım bu ev, ya asıllarının birer hologramıysa, diye sorup duruyorum kendime. Adamın tekinden söz edildiğini duymuştum, bir defasında: ‘’Su, peynir ve sigara almak için çıkmış evden. Tuhaf bir şey hissediyormuş, daha önce hissetmediği bir duygu. 15 yıllık karısına, onu ilk defa görüyormuş gibi bakmaya başlamış. Ve sanki binlerce yıldır görmüyormuş gibi özlediğini hissetmiş onu. Kapıdan çıkmadan önce, uzun uzun bakmış, birkaç adım atmış ona doğru, sarılmış sıkıca. Öyle çıkmış kapıdan dışarı. Bir adam daha çıkmış onunla aynı anda, başka bir evin kapısından, birini öldürmek üzere. Beş dakika sonra, aynı köşede çakışmış yolları. Diğer adam, silahını çıkarmış ve ateş etmiş öldürmek istediği adama, ama hedef, sadece su ve sigara almak için dışarıda olan adam olmuş. O da düşmüş yere ama düştüğü gibi kalkmış, doğrulmuş birden. Üstünü başını çırpmış. Ateş eden adama bakmış ve söylemiş,‘’Az daha öldürüyordunuz beni.’’ Sonra da peynir ve sigarayı alıp çıkmış marketten. Ve eve ulaştıktan, karısına da kavuştuktan sonra, fark etmiş su almayı unuttuğunu. Tekrar çıkmış sokağa. Bu defa, polisler ve kalabalıkla karşılaşmış, aynı köşede. Yerde bir adam yatıyormuş. ‘’Yanlışlıkla vuruldu, öldü, yazık oldu’’ diyormuş biri ve o da duyuyormuş bunu. Unuttuğu suyu alarak, evine dönmüş. Her şey o kadar gerçek ve olağanmış ki öldüğünü bir türlü anlamamış ve hayatını sürdürdüğü yanılgısıyla, orada, hep karısının yanındayken, gömülmüş bir mezar yerine.’’ Sözleri bitince, Bunun nereye varacağını sordum. ‘’Hiçbir yere ve sadece kuşkuyu öldürmek istiyorum. Emin olmanın tek bir yolu var. Hayatta mıyım yoksa ölü mü, bilemiyorum. Ama eğer öldürürsem kendimi, kuşku sona erecek. Anlayacağım, ben ölü bir adamım.’’ diye karşılık verdi.

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri