Warning: Creating default object from empty value in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php on line 1064

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php:1064) in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wsi/wsi/front/WsiFront.class.php on line 92
Bülent Uçar ” BİR ERKEĞİN YOLA ÇIKMA HİKÂYESİ ” | ÖYKÜ | Sinematografik
Friday 22nd March 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR ERKEĞİN YOLA ÇIKMA HİKÂYESİ ”

Bülent Uçar ” BİR ERKEĞİN YOLA ÇIKMA HİKÂYESİ ”

_______________

 

Gölgeye doğru yürümeye başladı, yükünü bırakamazdı. Yansıdığı sürece başı dertteymiş gibi hissediyordu. Dışarıya yansıyan  parçalar, orada gölgede yeniden içine doluşuyolardı sanki. Bu yüzden daha bütün ve eksiksiz hissedebiliyordu. Güneşsiz, bulutlarla donanmış gökyüzü altında… Eksiksiz, fazlalıksız, iyi dileklerle günahsız…

 

Sabahın  sonuydu, ‘Öğle vakti hiç gelmeyecek’ diye mırıldandı. Bitmeye yakın güneş parıldamaya devam ediyordu. ‘Bulutlar yoğunluğunu yitirmiş ‘Kayboluyorlar bu çok güzel…’ demek istedi. Kendi kendisiyle konuşmanın güzel olduğu zamana daha vardı.

 

Yetinecek kadar şeffaf, uzakta yeniden deniyorlar. Bunun ne olduğunu anlamaya çalışırken üşüdüğünü fark etti. Saçlarının rengi geçti aklından. Yutkunurken de acı bir şey aynı anda hem boğazından hem aklından… Sol ayak küçük parmağı sıkışmış acı veriyordu,

günlerdir çıkarmadığı ayakkabısının içinden. ‘Asıl acı ayakkabı’ dedi kendi kendine ,buna inanarak üstelik. Çünkü ayakkabıları çıkardığında acı da yok oluyorsa, bu kanıt sayılmaz mıydı hezeyan gibi görünene?

 

Soyunduğunda neden bu kadar mutlu olduğunu düşünmeye başladığında, cevabı çoktan bulduğunu da fark etti.Işıltısına rağmen soğuktu güneş, görkemli, büyük, ışıldıyor ve çalışıyorken, ısıtmadan, buna rağmen parıldamayı sürdürüyor oluşu, nefes almayı bile bulantı haline dönüştüren gereksizlik ilanı gibiydi.Anlamın yok oluşunun sayfalarca günlük anlatısı,

bütün ışıltısı ve büyüklüğüne rağmen ve sırf bu yüzden gözden uzak olamayacak kadar

korkutucu, ıslak, üşüten, kendine sokulma duygusunu çoğaltan gereksizlik hissi… Kuru, sıcak ve yumuşak kumaşlara sarınma takıntısı, fazlalık duygusu.

 

 

 

Soğumaya başlamıştım, üşümeye değil… Bir demir parçasıydım ben. Bu, bir hezeyan değil…  Güneşin,onun bil,e ısıtamadığı şeyler, değişmeden, ‘kendinde kendiyle’ var olan

soğuk şeyler var. Ben de onlardan biriydim. Ben, hiç bir zaman ‘bir şey’ düşürmedim

 

 

Bir Estet Algısı takındığımda; izlemek,  anlamaktan daha güzeldi. O’nu izliyordum.

Birdenbire kırılıp dağılacak gibi salınan bedeni – biraz sonra uçup gidecek.

 

Güneşe baktı, etrafına bakınıp, yeniden yukarıya gökyüzüne kaldırdı gözlerini. Soğuktu, oysa

Güneş, hâlâ orada yukarıdaydı, bu yüzden, O, saygı gösterir gibi ceketini çıkarıp eline aldı, gece yarısı çıkacak olan fırtına, vücudunu buza çevirecekti, sonra kırıp savuracak…

 

Rüzgar önüne çıkan her şeyi kurutuyordu. Sonra çatlamasına da izin vererek… Parçalar karışmaya başladığında, ince bir sıvı akıtmasına neden oluyordu ki, öyle katlanılması-  zor…

Bu sıvı, kalın giysiler altında çıplak, ıslak hissediş, neye olsa,  herhangi bir şeye bile sığınma arzusunu çoğaltıyordu. Sıcak bir şeyler, ne olduğunun önemi olmayan zamanlar, aşk ya da bir battaniye, kremalı likör, sıklıkla sadece tütün dumanı, her ne olursa…

 

Sığınma duygusunu çalıştıracak bir şeyler… birazcık kendine sarılma duygusu için başkasına, başka bir şeye sarılış…

 

Islak soğuk, uyuma arzusu, hiç uyanmadan…

 

 

 

‘Belki geçer.’ diye ya da erkenden bırakarak bilmiyordu nereye doğru, yine de gitme arzusu doluyor içine.

 

Yaslandı, rüzgârın sis belirsizliğine benzeyerek yaklaştığı, dokunup yüzeyine uzaklaştığı duvara .

 

Üstünde salınıp duran ince, kumaştan bir kıyafet biçimi olarak gömleğe benzeyen bir şey vardı. Ne hissettiği anlaşılmıyordu. Kendi kendine konuşuyordu, hiç kimsenin duymadığından kuşkusuz:

 

‘Kimileri dağılmak için kırılır, onarılmak için değil.’ dedi. Bir kaç bir şey daha anlaşılmayan, hırıldamayacak kadar zarif  olduğundan, sustu sonra sessizleşti,kalbi durdu,

Yeniden atmaya başladı. Etrafını bakındı kımıldamadan, kımıldamadan… Çünk her şey bu yüzden oluyormuş ona, göre. Yeterince hareketsiz kalamadığımız içinmiş bütün bu varoluş,

bu yaşam, var oluşmalar. Sürüp giden her neyse, gerekli zamanı bulamayan kımıltısızlık yüzünden engel olunamayan bu varoluş…

 

Eğer yeterince bekleyip, hareketsiz öylece kalsaymışız her şey duracak, bir okus pokusla kaybolur gibi yok olup uçuşup yok olacakmış. Eğer yeterince beklersek bütün bu evren

ansızın, iz bırakmadan ve sanki hiç var olmamış gibi …. Sessizce karanlığa karışarak yitip gidecekmiş.

 

 

İnsanlar nedensiz mutsuzluk, kaygı, nihayet can sıkıntısı duyuyorsa, hareketi mutlak güvene almak içinmiş bu. Hareketi her an olanaklı kılarak, tüm bu varlık ve varoluş evreninde durmak istemeyen  şeylerin, tanımadığımız hiçbir zaman tanınamayacak tuhaf ‘bir şeyin’

sonsuza dek var olma isteğini gerçek kılmak, Hep ve daimi olarak, tüm zamanlarda var olmak isteyen harekete muhtaç bu evrenin,

Sahibiyle birlikte sonsuzluğu içindi her şey…

 

Rivayete göre, hiç kımıldamadan ve buna istek duymadan, günler, aylar ve birkaç yıl bekleyen bir çocuk, yok olmuş. Ne ölüsüne ne  kemiklere, saçlara ne dişlere ne de herhangi bi kalıntıya rastlanmış… Okus pokus ve üstelik ‘biraz önce buradaydı’   şaşkınlığı olmadan sunulan

bir sihir gösterisi gibi kaybolup gitmiş.

 

 

 

Yaşayan ya da cansız, öylece var olan her ne varsa, aynı anda ve hep birlikte susmaya başlar,

hareketsiz kalmayı bir süre başarırsa, her şeyin o anda, var olmak yerine yok olmayı tercih edeceğini söylüyordu.

 

Okyanuslar kıyılara doğru dalgalarıyla gelmekten vazgeçecekler, dünya son birkaç kımıltısını sunacak, o da ağırlığından olacak, hareket isteğinden değil, güneş önce yorulacak, sonra pes edecek, en son o duracak.

 

Durgun sular daha da derinleşecek, öyle yoğun, derin, koyu, kopkoyu milyonlarca ton, binlerce metre derinlikte hareketsiz… Yapraklar salınmayacak.

 

Rüzgâr son birkaç esinti sonrası içine çekecek, soğuk ve kesici olan,  hareket düşkünü her şeyi. Tohumlar yeşerme yeteneklerini bekletecek, askıya alacak, sonra, sonsuza dek kaybedecek.

 

Bunları çöller izleyecek. Çöller, kızgın kumlar, kurumuş dallar, kırılıp çatlamış yollar,

binlerce yıl tek bir canlıyı bile yeşertmeyen kurak topraklar, güneş altında çatlamış ağır,

çok ağır kayalar, kayalıklar, taşlar, kızgın ateş altındaki asfalt, o bile olduğu gibi kalacak.

Çünkü onlar ölmüşlerdi, En başından beri oluşu değil, yokluktan daha derin bir yitirilişi anlatıyorlardı.

 

Hiç bir zaman umut vermediler. Umutsuzlukla ilgiliydiler. Umut duygusunun gerçeklerle ilgisi yoktu. Birilerinden öyle uzakta ve yabancıydılar ki…

 

Üzerinde böcekler yürüyen kurumuş kanlı yaralar gibiydiler, onlar oldukları gibi kalacaklar, zaten ölmüşlerdi.

 

 

 

Bazı düşüşler, ayağa yeniden kalkmak için değil, her şey sona erecek. Sonu olan hiçbir şey olağan bir sonu beklemeyecek, erkenden çıkıp gidecek, kalkışı olmayan düşüşler vardı. Yere kapaklanmalar, daha ötesine geçme atakları, sadece bunun ayrımının yapılması gerekiyordu.

Hangisi yeniden deneme gerektiren kayıp ya da düşüşler, hangileri ‘buraya kadardı. Unut, vazgeç ve fazlası olmayacak’  türündendi

 

 

Çoğu zaman bir rica gibi algılansa da aslında kutsal bir emir gibidir:

Kendi sonunla karşılaştığında, geriye doğru sarmaya çalışmak yerine,

son’un ardına, bir adım ileriye gitmek gerekliliği.

 

Ellerinde tuttuğun, sahipliğindeki alıştığın tüm bu yakınlıklar düşüp savrulduğunda neden cennetler düşer topraklara.

 

*

 

Onu tanımıyordum, yabancı olduğum da söylenemez. Yirmi sekiz yaşında. Biraz sıska, açık renkli rengi bedeninden daha somut, küçük bir ağız, açtığında büyüyen. Bir keresinde dünyayı bile yutmaktan korktuğunu anlatmış etrafındakilere, sıcağın altında yönsüz amaçsız yürüyormuş.

 

 

‘Küçük bir çocukken bir amacın olması yakışık almazmış, ne zaman büyüyeceğini de kimse bilmezmiş’ derler. Bunu ben ondan başka hiç kimseden duymadım

 

Sıcağa aldırmadan yine de yanıp kıpkırmızı oluncaya kadar devam edermiş.

Her şeyi eritmeye kararlı, dokunmadan geçip giden açık güneşin altında yüzü kızarırmış, güneş bir tek onu yakarmış sanki.

Çocukmuş o zamanlar, dağınık sarı saçları gözlerine giriyor, o aldırmadan anlatmaya devam ediyormuş: ‘Ağzımı açmaya korkuyorum. Konuşurken tedirgin oluyorum’ diyormuş. Eliyle işaret ederek: ‘ Tüm dünya bir anda yutkunduğun herhangi bir anda

içime dolarak kaybolacak sanki.’

On iki yaşındaymış ve iyi bir hikayesi olduğunu düşünüyormuş

Kuşkusuz bir hâl içinde, ‘anlatıp geziniyormuş’ derler, inanmak hiç zor değil.

 

Çok gençti, zayıftı ve bir kaç kilo daha kaybetmişti.

Buralarda pek tanınmazdı, tanınmayan birine göre de neden bilinmez sevilirdi. Sonra, anlamıştım, erkenden gitmek isteyen herkes güzeldi.Bir defasında, küçük bir kız vardı, omuzlarında, Tanrı’m bu genç sıska adamın adı neydi…

 

Küçük bir kız çocuğu, sarı saçları, küçük burnu olan, hep hüzünlü,

Onlar erkenden mi sezer? Bir süre öylece dolaştı. Omzunda küçük sarı bir çocukla, mutlu görünüyordu.

 

 

Oysa mutluluk ölümcül bir duyguydu, bulmak ve başarmakla ilgiliydi. Çünkü onun için ve bu olağan mutluluk nedenleri gibi seviçle karşılanamazdı. Bir ağır yük gibi, şu Atlas gibi gökyüzünü ellerinde tutma zorunluğunun insanı aşan güç arzusu.

‘ Art arda gelen  yirmi yedi gün boyunca mutlu olursam, eksiksiz ve derinden kaotik hislerle,

eylemsizlik başlangıcı, hareket tükenişi, sonra,  ölürüm’ diye yazmıştı bir defasında küçük not defterin. Öyle şair olma heveslisi filan değildi. Bu yazdığı şey, kendisine sadece bir uyarıydı.

 

Sadece tek günlük ve uzun süren mutluluklar… Bunlar bile önce böbrek üstü bezlerimi yoruyor, sırtımda acıya benzer, ama acı diyemeyeceğim bir his duyuyorum. Sonra, ağır bir şey taşıdığımdan emin ve bunun ne olduğundan kuşkulu, intihar duygusuna yakın ancak öyle olmayan, belirsiz bir duyguyla tanışıyorum. Midem bulanıyor, fiziksel bir şey.

 

Her şe,y bir an berbat  oluyor. Kötü, intihara yakın…

 Düzeltmek için çaba gösterirken iyileşiyorum. Biraz boşluk ve kusur, hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğum tek güç,

 

 

 

 

Buraya ne zaman taşındığını bilen yoktu. Öyle beklenmedik, birdenbire karşınıza çıkan,

Her şeyin daha zarif olabileceğini duyuran kişiler vardır. Bu,onlardandı ve çalışmıyordu. Çalışıyorsa da bilinen yöntemlerin dışında olmalıydı, ne tür bir işle uğraştığını bilen yoktu.

 

Bazı insanlara çalışmayı bir türlü yakıştıramazsınız, kimileri işsizdir,

çalışıyor olsalar bile..

 

 

Bazen yalnız ama çok az zaman, omzunda sıska,   küçük kızla görmeye devam ettim onu.

Yüzündeki benzerliğe bakılırsa kendi kızı olmalıydı.

 

Sonra, uzaklaştı.  Ortalıkta, bir süre görünmedi, ardından gitti, uzun bir süre yoktu. Daha uzunları da vardı elbet, bu eksik olanın varlığıyla mı, zamanla mı ilgiliydi, hiç değilse ben, bilemiyordum.

 

Hiç beklemediğim bir gün birdenbire geri dönmüştü. Hiç beklemediğim bir gün, diğer günler beklemiş miydim?

 

Sürekli yorgunluktan dolayı serzeniş halindeydi. ‘Öyle yorgunum ki, diyordu,

birkaç gün hiç uyanmadan uyuyabilirim.’ ‘Hatta yıllarca’ diyordu, susmadan hemen önce.

 

Öylece uzakta, çoğu zaman gölgede otururdu.

Küçük kız artık omuzlarında değildi.

Onu taşıyamayacak kadar yorgundu.

 

Bir hastalığı olup olmadığını merak ediyordum, sorabilirdim, denedim,

iyi bir cevabı olmadığını biliyordum. Başını kaldırır gibi yaptı, kaldırmadı. Bunun yerine gözlerini bana doğrultmaya çalıştı, yüzüme baktı. Gözlerinin içine güneş dolunca, gülümseyerek indirdi yine onları. Sessizce ve duyduğum en güzel sesle fısıldayarak ‘Çok yorgunum’ dedi.

 

Bir kaç gün daha öyle dolaştı, yorgun ve tükenmiş ve her gün biraz daha güzel…

 

Sonra öldü,

dinlenmek için tuhaf bir yol…

Unutmaktan çekinilen şeyler var…

 

Tanımadığın biri gidiyor,

tanıdığım tüm şeylere yabancılaşıyorum.

 

 

 

Onu izlediğim günlerde, oraya o deniz kıyısına her ulaştığı gün, altına bir şeyler sakladığını gördüğüm taşa doğru yürüdüm, denizin kıyısında eski bir kalenin üstünde, kuytuda bir kaya,

öylece duran… Sanki bütün yaşamı durdurmaya hevesli durağanlıklara sahip,

kararlı ve her zaman ürpertici huzur…

Kayanın altında yeşermeye çalışmış birkaç yabani çiçek, büyüyemeden kurumuştu.

 

Eğildim çoktan ölmüş olanlardan birini kopardım. Gözüme büyük bir zarf ilişti, açıktı, tıka basa doluydu. Birkaç kâğıt parçası yere düştü. Okudum, küçük kâğıtlara yazılmış günlük benzeri metinler:

 

Dün. Değişiklik yok. Yorgunum. Hâlâ değer vermek isterdim. ‘ Yazı burada bitiyor,

tek satırlık günlükler gibi…

 

‘Yağmur yağdığı gün…(tarih belirtilmemişti hiçbir sayfada) Bugün biraz iyi hissediyorum, kalmak için güzel bir gün, bugün gitmeyi hiç istemedim. ‘ Bu ve bu sayfalara benzer yüzlerce sayfa vardı.

 

Düşüp bayılmama neden olan baş ağrısı günü… Başımı kaldırıma çarptığım günden sonraki baygınlık anı… ‘ gözlerimi açtığımda bir zaafım olsun istedim … Sabah uyandığımda eksik hissetmek iyi olurdu – güç, tadı olmayan bir şey, günler bozuk renkler gibi, çalışmıyor, biraz zaaf, düşkünlük iyi olurdu oysa, onsuz yapılamayan şeyler olsaydı,bu bir  parça anlam yaratırdı,saplantı ve biraz zaaf … şimdiki zaman hiçbir şeye yaramıyor … gelecek kimseyi kurtarmaz.

(tarihleri böyle veriyordu, takvimsel bir tutum yoktu, yaşanmış olan belirleyici zamanlara göre sıralıyordu günleri. )

 

Sonra, tarih belirtilmiş bir sayfa diğerlerinin arasından ayrıldı.

27 nisan …  (yılı belirtemem) çocukken ağzımı açmaya korkardım, sanki bütün bu dünyayı yutup yok edecekmişim gibi, bazen öylece susmayı deniyordum, ya da önemsiz konulardan söz etmeyi, sonra, başaramadım, ağzımı açmaktan alıkoyamadım kendimi, ‘konuştum’

devam ettim buna, tehlikeli şeylerden söz ediyordum. Tüm bu olanlardan

dünya ve bu evren

oluş ve yok oluş, ölüm, yaşam hakkında konuştum.

sustuğum zamanlarda yazdım. Sonra, yine anlattım, ağzımı kapamanın yolu yoktu,

her konuda

merakımı kışkırtıp beni sürükleyen her konuda bir sözüm vardı. Ağzımı kapalı tutamıyordum

ve üzerine konuştuğum bu evren ve ona dair tüm galaksiler, gezegenler, bildiğim ve henüz bilemediğim tüm zaman ve hayatlar, bir kara delik tarafından yutulur gibi

çekilip kayboldu. Bütün bu kainatı yutup yok etmiştim sanki, adım atamıyorduum artık,

hareket etme yeteneği için gerekli küçük bir toprak parçası kalsaydı yurdum olmaya yeterdi. Ben bırakmadım, zaman yitip gitmişti, duygular, bazı tutku ve arzular,

değer vermeye yarayan her ne varsa hepsini yok etmiştim. Üzerine konuştuğum, açıklamaya çalıştığım her şey durmaya başlıyor, bir süre varlığını sürdürüyor çaba gösterircesine… Sonra iyice özünü açıkladığımda kaybolup gidiyordu, bir gün konuşup, yaşlanmaya başlayan bir kadını üzdüm. Birdenbire ne oldu, ne olmuştu ki; hiç bilmiyorum,

öldüğünü öğrendim, çok zaman sonra. Sussaydım gitmezdi diye düşündüm.

Gerçeğin değeri öldürmekten daha çok olmamalıydı, değildi.

Sustuğunda kaybettiğin sadece gerçeklerdi, konuştuğunda hayallerini de kaybediyordu insan.

 

 

 

Yazının geriye kalan kısmını gizlemek zorunda kaldım,

böylesi şeyler uzağa atılmalıydı. Rüzgâr güçlüydü çok. Her şeyi, var olmayanları bile uçuruyordu. Önümdeki deniz bile yerinden yükselip gökyüzüne karışıp dağılarak savrulup gitmek istiyordu sanki.  Durmaktan korkan bir şeyler vardı. Yok olmaktan çekinen varlık düşkünü bir şeyler

Rüzgâr giderek şiddetlendi, elimdeki kâğıtları bıraksam uçup gidecekler…

Uzaklar içinde kaybolacaktı, bırakmadım.

 

Uyuyanlar için hızlı akıyordu zaman, bazı hayatlar kırılgandı, bazıları n’apılsa acımaz.

Kimi vücutlar, bazı tenler kemikten ve bazı hayatlar ölüme tutkun ….. Yok olup bitmeye eğilimli.

 

Zaman geçer.

Ölülerle hiç kimse yarışamaz

 

Bazı hayatlar mahvolmayacak kadar değersiz.

Kimilerininki sürdürülemeyecek kadar güzel…

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri