Wednesday 14th August 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR ADAMIN ÇOCUKLUĞU ”

Bülent Uçar ” BİR ADAMIN ÇOCUKLUĞU ”

 

_______________

 

Korku, bazı durumlar için iyi, etkili bir his gibi görünen bir duygu. Bu, onun çocukluğundan beri takıntı. Çok küçük olduğu, o çocukluk günlerinde, tanıyıp bilmediği, yabancısı olduğu bir sokağın girişinde durur, iyice bakıp, kontrol ederdi. Eğer sokak boşsa ve görünürde hiç kimse yoksa hızla yürür, geçip giderdi. Ama eğer, sokağın bir yerinde,  bir çocuk ya da insan grubu varsa, onlardan zarar göreceği korkusuyla, sokağa girmez, sokağın terk edilerek boş kalması için dakikalarca, bazen saatlerce sokak girişinde beklerdi. Oradaki insanların dağılıp gitmesini umut eder, öyle… Bir ahmak gibi bekler dururdu. Bu umudu, bazen boşa çıkar, bazen de kendini gerçekleştirirdi. Oysa kendi yaşadığı sokağı ve arkadaşlarını, sonra, kendisini, güven duyurucu, iyicil ve sevecen bulurdu. Düşünürdü: ‘’Acaba başka yabancı çocuklar da kendisi ve arkadaşlarının yaşadığı sokağın girişine dek gelseler ve onları görseler, sokağa girmeye korkarlar mıydı?’’

Bunun cevabını bilemedi ama ‘’Korkmazlardı herhalde.’’ diye düşündü.

 

Biraz büyüdü, önce bazı kızlar ona zarar vermeye başladı. Canını yaktı. Sonra, zaman, biraz daha geçti. İşler, hiç değişmedi, aynı şekilde yürüdü. Kadınlar, onu sevseler de, canını acıtmaktan hiç çekinmediler. Belki de çok güzel ağlayıp, olanaklı en şık ve cool şekilde kaybederek yıkıldığı için, sırf buna şahit olmak amacıyla acımasızdılar, ona karşı.  O da düşünüp durdu: ‘’Tüm bunlar…’’ dedi, kendine. ‘’ Eskisi olmadığım için geliyor, başıma.  Mahvoluşun kıyısına da bu nedenle geliyorum. Uzak sokaklara öyle çabucak dalmasam ve yabancılara, eskisi gibi hissederek hiçbir şekilde yaklaşmasam, başıma kötü hiçbir şey gelmez.’’

Hiç saymadı ama çok zaman geçti. Geçmiş zaman, çoğalıp korkutarak büyüdü. Ve bir gün –

Sinemaya girdiler. Gündüzdü. Çıktıklarında akşam olmuştu. Kar da yağmaya başlamıştı. Adam, Kurt Cobain’in tüfeğin namlusunu ağzından içeri sokup, kendini vurduğu yaşta, yirmi yedi yaşındaydı. Kadın, yirmi beş… Adam, yağan kara, akşam vaktinin yalnızlığı koyulaştıran karanlığına baktığında, aklına, yanındaki kızın onu bir akşam vakti, aynı caddede sarıp sarmaladığını anımsadı. Kız, o günlerde yirmi bir yaşındaydı. Adam, sordu: ‘’Filmi nasıl buldun? – ‘’Bilmem, güzeldi ama biraz karmaşık ve karanlıktı.’’  ‘’Yani…’’ – ‘’Senin gibiydi işte.’’ – ‘’Sevmediğini mi söylemeye çalışıyorsun?’’ – ‘’Bilmem, belirsiz işte, sanırım, filmi öldürmek istedim.’’  – ‘’Şimdi, bana, sakın her kadın da sevdiğini öldürür deme, olur mu? – ‘’Demem ama öyle. Bil yani.’’

Adam, sevgilisi olan bu kadını orada terk ederek, eve dönmek istedi de yapmadı, yapamadı. Eve birlikte döndüler.

Adam, arabanın kaloriferi açılıp ısınmaya başladığında, kızın ne denli güzel olduğunu, bu güzelliğin çok olduğunu bir kez daha fark etti de ilgili olup olmadığına aldırmadan: ‘’Biliyor musun, Tanrı’nın adaleti varlığından daha gerçek.’’dedi ve ekledi: ‘’Umarım korkutan ve ürpertici kâbuslar gördüğümüz bir gece geçiririz.’’ – ‘’Neden?’’

‘’Mutlu rüyalar görüp, sabah, durduk yere ‘ Hepsi Rüyaymış.’diyerek hayal kırıklığı ve mutsuzlukla mı uyanalım. Gerçeklere mutlu uyanmanın yolu, sence de kâbus dolu bir gece değil mi?’’

‘’Çok tuhaf, hatta, bazen ürkütücüsün ama bu, haklı olduğun gerçeğini değiştirmiyor ve belki seni sevilesi kılan da bu.’’ –

‘’Tamam.’’

 

Adam, gece boyu yoruldu. Sabah, çırılçıplak uyanarak, banyoya gitti. Aynadaki haline bakınca, bunu sevdi. Üstü başı pisti ama renkli gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Ve bu ışıltı, sanki  ‘Hayat olmasa da yaşamak ne güzel.’ diyordu.

Dışarı çıktıklarında, sokaklar kar içindeydi. Adam, kızı, üst geçitten geçirerek, iş yerine giden servise bindirdi. Kız, ona el sallayıp, telefona da ‘’Akşama görüşürüz.’’mesajı yollarken hiç iyi şeyler düşünmedi. Adam da o an, bilmesi gereken ama bilmediği bir kötü gerçeğe istinaden sihirli sözü püskürdü.  ‘’Orospu!’’Bir otobüs durağındaydı. Otobüs bekleyen bir kız ‘’Beyefendi…’’  ‘’Efendim.’’ – ‘’Bana mı söylediniz?’’ – ‘’Hayır, ama üstünüze alınacak bir gerekçeniz varsa sizin olsun.’’

 

Bir iki ay sonra, havalar ısındı. Güneş açtı. Bir evin çok ağaçlı, çiçekli bahçesinde, çokça güzellik içindeki kadın,  yanında beş yaşlarındaki bir erkek çocuğuyla birlikte, bahçe kapısına doğru yürüdü. Kapıdan çıktığında, günün ikindi vaktiydi. Bir erkeğin, onu biraz sonra, gördüğünde çok önemseyip, aşka benzer duygular hissedeceğini bilmiyordu.

 

Adam, bu kadını gördü. Sonra, böylece bir tür halüsinatif gerçeğe sahip oldu.

Konuştuğu herkese de anlattı: ‘’ Ben, gerçek olup olmadığına bile emin olamadığım ancak aşık olduğumdan da hiç kuşku duymadığım bir güzel kadına tutuldum ama sanırım bir çocuğu var ancak bir durup bekleyerek bakalım duruma.’’

Sonra öğrendi: ‘’Kadın, gencecik bir teyzeymiş, çocuk da yeğeni…’’ Kadın, çok gençti, belki on sekizinci yaş. Tıpkı Kierkegaard’ın Regine’i gibi. Adam da Kierkegaard’ın o günlerdeki yaşında yirmi yedi… Kadının  gözleri de masmavi…

Adam, bunları, kadını ikinci görüşünde fark etti. Kadınla evlenmeye karar verdiğinde, diğerini terk etmesi gerektiğini biliyordu. Bunu yapmadı. Bekledi. Sonra, yaptı. Artık bir eşikteydi. Kişisel hayatı, öncesi ve sonrası, diye ikiye ayrılacaktı. Her şey, hiç değilse zaman, kişisel hafızası ve ruhu karmakarışıktı.

İlkbahar günlerinde bulunan bir ay içinde,sabahın birinde uyandı. Yatağına güneş sızıyordu. Etraf ışık içindeydi. Göz kamaştıran yoğun ışık…

Güneş, ayırt etmeden, her yerden sızıyordu. Özellikle de yatağının karşısındaki açık kapıdan ve mutfak penceresinin camından…

Eski, tanıdık bir koku duydu. Lise günlerinde moda diye kullandığı gümüş zincir, kolye filan da bu tanıdık dedorant kokusuyla birlikte yanı başındaydı. Beyaz okul gömleği, gri kumaştan okul pantolonu da oradaydı. Annesi de koridorda…

Seslendi: ‘’Hadi kalk, geç kalıyorsun!’’ – ‘’Nereye?’’ – Oğlum, canım oğlum, alay mı ediyorsun.’’

Ona hiç kimse , annesi hariç, hiç kimse, bu denli içten, tükenmeyeceği apaçık belli olan bir sevgiyle yaklaşmamıştı.

 

Kıyafetlerini giyerek, takılarını takıp, üzerindeki deodorant kokusuyla, sabah serinliğinde, tanıdık bir sokakta yürürken fark etti. Okula gidiyordu. Lise günlerine dönmüştü ve biraz sonra, arkadaşlarıyla buluşacaktı.

Hâlâ bir annenin oğlu olmaktan öyle mutluydu ki, bu hep böyle kalsın istedi. Orada kaldı.

 

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Live Sex Webcam Sex Backstreet Theme Herbalife Ürünleri