Warning: Creating default object from empty value in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php on line 1064

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php:1064) in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wsi/wsi/front/WsiFront.class.php on line 92
Bülent Uçar ” KÖPRÜYE DOĞRU YÜRÜYEN ÇOCUKLAR ” | ÖYKÜ | Sinematografik
Friday 22nd March 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” KÖPRÜYE DOĞRU YÜRÜYEN ÇOCUKLAR ”

Bülent Uçar ” KÖPRÜYE DOĞRU YÜRÜYEN ÇOCUKLAR ”

 

_________________

1

 

Şükrü, Mithat’ın yanına uğramıştı gece yarısından sonra. İstanbul’da yıl 2013’ken…Yol boyu yürümüştü. Kulaklarında, shuffle modundaki I Pod’un her şarkıyı bir sürpriz gibi sunduğu kulaklıkları vardı. Uzakdoğu kökenliymiş gibi görünen İsveçli bir pop – rock grubu, Kent – Music non Stop adlı şarkılarını bitirince yeni şarkı, Rialto’dan duyulmaya başladı. Ses sonuna kadar açıktı ve gecenin geç sessizliğinde, diğer sokaktan bile duyuluyor olabilirdi, bu hüzünlü şarkı. Monday Morning…

Şükrü, dükkânın önüne geldiği sırada, aklında, ‘1989 yılında, henüz sekiz yaşındayken, TRT’de yayınlanan ve onun hayatı boyunca izlediği ilk ve tek, son ve adını unuttuğu çok eski bir Amerikan tv dizisinin dedektifi Jack Striker ile onun güzel sevgilisi, kumral fıstık, Nikki Pinky vardı. Jack’i unutarak, kıza odaklandı. Jack, simsiyah saçları ve güçlü çenesiyle bir çeşit superman’di. Oysa Jack’ten önceki dedektif Mack Harper, sarışın, ince yapılı ve her an ölüme yakın gibi görünen bir ölümlüydü. Ve zaten dizi dışındaki kişisel hayatında gerçekten öldüğü için, yerine başka bir oyuncu geçmişti ve karakterin adı artık Mack Harper değil, daha sert ve jilet gibi keskin bir fonetikle -Jack Striker- olmuştu bu nedenle. Sol eli sargılıydı Şükrü’nün. Sargı kanlıydı ve kan hâlâ damlıyordu, dükkânın kapanış temizliğiyle birlikte pırıl pırıl olmuş, deterjan kokan beton zeminine.  Saate bakılırsa, çok geç bir vakitti ve dükkân yaklaşık iki saattir kapalıydı. Sonra,  zaman geçtikçe, daha da kararıyordu sanki dükkân ve daha da kapanıyordu sanki kepenkler. Kilitler daha da güçlü tutunuyordu birbirine. Ama bir kaç tıkırtı sonrası Mithat uyandı.

 

Kapıyı açtı. İçeri girdiklerinde kıpkırmızı bir zippoyla birer red one, ardından, art arda ikişer gitanes yakıp içtiler. Sütlü votka, daha sonra bırakıldı masaya. İlk sütlü votkalar içildikten sonra, Şükrü, anlatmaya başladı. ‘’1998 yılı ilkbaharında, sokağın eve yakın kısmındaydım. Ve ölü kızın son günlerini geçirdiği evin önündeki ağaçların yaprakları yeşermişti. Yapraklar, umursamıyordu ölüleri ve ölü için yas tutan mutsuz insanları. Tüm sokak, kaldırımlar ve duvarlar; o gün, sanki galonlarca tütün kolonyası ve Hatay- Suriye sınır pazarından satın alınan o meşhur rewi d’or’la yıkanmış gibi kokuyordu. Tam da ölü büyükelçinin evinin önünden geçerken, aklıma geldi, Cemil’in çocukluğu ve bana anlattığı o tuhaf eski anı: ‘’1998 sonbaharında, ikimizin de üniversitedeki ilk yılı başlıyordu. Ve Cemil, birlikte Mersin’e tren yolculuğu yaptığımız gün, Tarsus İstasyonu’nu geçtikten sonra anlatmıştı o ucube anıyı. Anlattığı şey, öyle tuhaftı ki, ilgimi çekmiş, sözcüğü sözcüğüne aklımda kalmış onca zaman, hiç unutmadım. Anlattığı gün, olayın yaşandığı günün üzerinden on yıl geçmişti.

 

‘1988’de’ demişti. ‘Bütün hayatım birden değişti, hayalete dokundum. Parmak uçlarıma aldım onu. Biraz okşar gibi eğip büktüm, insanlıktan da eski o hayaleti. Ve o, gözlerimin içine bakıp güldü bana. Ruhum, sanki bin tonluk çelik dişlerle havlayan deli köpek’in coşkusuyla alev almış yangının orta yerinde yanan ahşap köşkün içinde ateşler içinde buz kesti o an.’ Cemil, anlatmaya başladığında tüm sesler kesilmişti sanki ve sadece onun sesi duyuluyordu: – ‘…Yedi yaşındaydım. Yine çok sıcak bir yaz günüydü. Evin avlusuna girdim. Sonra, ıslak merdivenlere yöneldim. Avludaki şey’i, sadece gölge olarak tanımlamak haksızlık olur. O şey, her ne ise neydi ama gölge değildi. Gölgenin öz’ü, gölgenin ruhu ve serinliğin Tanrı’sıydı. Serinlik, Tanrı’ydı o an. Ya da tam tersi…

 

Gidip merdivenlerin üst basamağına oturdum. Tertemiz, , birazcık ıslak ama 76 model, kırmızı Ford kamyonetin koltuğundan bile daha rahattı ki bu, çok büyük konfor anlamına gelir. Basamağa oturur oturmaz, başımı ellerimin arasına aldım. Parmak uçlarımla saçlarımı karıştırıyordum. Saç diplerime filan dokundum. Kafa derimin üzerinde gezinen küçük parmak uçlarım bir şey’e takıldı. Hazine bulmuş gibi sevindim ve bulduğum gibi de kaybettim o şey’i. Aynı yeri bulmak için biraz daha gezinmem gerekti. Gezindim. Biraz önce, parmak uçlarıma takılan o şey’i uzunca bir süre bulamayınca çok korktum, bulamayacağım diye. Ama birden yine takıldı, sağ el işaret parmak ucum şey’e. Büyük bir yara kabuğuydu. Önceki hafta, tuz değirmenin kasnağına çarparak kırılan kafamdaki iyileşmiş yaranın, büyük ve ele avuca gelen kabuğu… Fazla uğraşmama gerek kalmadı. Parmak ucumla, dokunduğum gibi yerinden ayrıldı kabuk ve işaret parmağımın ucuna yerleşti. Başımı eğdiğim yerden kaldırıp baktım parmak uçlarıma. O güne dek gördüğüm en büyük yara kabuğuydu ve saçlarımın arasındaki kafa derimden bir hayalet gibi süzülerek, bir kayıp öz gibi geçti elime. Öyle güzel, öyle dokunaklı ve dişlerimle dilimin ucuna öyle kışkırtıcı zevk sinyalleri yolluyordu ki,  neredeyse kendimden geçip bayılacaktım ama önlem aldım. Kabuğu cebime koyup etkisinden çıktım.’ Sözün bu kısmında sessizlik olmuştu. Sonra, yine, aynı esrik sesiyle devam etti. – ‘Şükrü’ dedi. ‘Benim bir deli olduğumu düşünmeni istemem ama sonraki günler, aynı merdiven basamağına, aynı saatlerde oturarak, o yara kabuğunu kafa derimden çıkardığım anı canlandırdım, aynı duyguyu yaşamak için. Sahile gidiyordum her gün öğle vakti ve önce, deniz hâlâ tuzlu mu diye parmağımı suya sokuyor, dilimin ucuna götürerek, tadına bakıyor, her defasında tuzlu olduğunu fark ederek hayal kırıklığı yaşıyordum. Deniz suyu, hep tuzlu olacaktı anlaşılan. Ben, tatmaktan vazgeçmeliydim. Tatma işi sona erince, avucuma birazcık deniz kumu dolduruyor, sonra,  basamağa oturup, bu kumu, o yara kabuğunu çıkardığım baş kısmıma döküyordum. Sonra da, o kum tanelerini parmak uçlarımla, tuhaf bir haz eşliğinde birer birer ve sayarak temizliyordum saçlarımın arasından. Evet, haklı olabilirsin, delilik yani ama bak, düşün!’ – Şükrü, anlatının tam bu noktasında sustu. Sessizliğine daha güçlü bir yok’luk hissi eklemek maksadıyla, daha karanlık, daha yoğun ve bir rüyasında sahip olduğu ve nerede kullanacağını hiç bilmediği o hiçlik değirmeninin gürültüsünü ekledi. Ağız boşluğunu sütlü votkayla doldurdu ve orayı, bu votkayla çalkalamaya başladı. Sanki, biraz sonra söyleyeceği şeyi ve o şeyin içindeki sözcükleri, bu sıvıyla yıkamaya çalışıyordu. Sonra, ağzının içindekileri yuttu ve ‘’Tamam, şimdi tertemizler.’’ diyerek, anlatmaya devam etti. ‘’İnsan, neden kafa derisi ya da saçlarının arasından çıkardığı şey’e, bu ‘’’şey’’ her ne olursa; yara kabuğu, küçük taş parçası, kum tanesi, hatta bit ya da işte evet, lanet olsun her ne olursa… Kafasından, saçlarının o derin ve aslında kaotik ormanından ‘bir şey’ çıkardığında, neden bir hazineye sahip olmuş gibi mutlu olur? O tuhaf, fetiş hazza neden boyun eğer, diş ve dil ucundaki, ruhu okşayan cazibeye neden kapılır? Çıkarılan o şey’ler, bir süreliğine de olsa, aslında kafanın içinden çıkarılamayan, karanlık gizemin yerine mi geçer. Bu yüzden mi mutlu olur, haz duyar insan?” Bunları söyledi ve cebinden, sözünü ettiği, o meşhur yara kabuğunu çıkardı. ‘’O kabuğu gördüm Mithat. Söylediği gibi, kafasının içinde bir türlü çözemediği sırrın çözümünün ele avuca gelen parçası gibiydi.” ”Bana doğru uzatarak, dokunmak ister misin?” diye sordu. Hayatım boyunca, daha tuhaf bir teklifle karşılaşmayacağımdan daha o an bile emindim. ‘’Evet, elbette…’’ diyerek, dokundum yara kabuğuna. Bak, hâlâ kabuğun izi, o dokunmanın etkisi burada, hâlâ işaret ve başparmağımın ucunda.” Cemil’i en son ne zaman gördün?” diye sordu; Şükrü, sözleri biterken. Mithat, ”Bilmiyorum.” dedi, omuz silkti. Şükrü’yle Cemil,  fiziksel ve ruhsal olarak ikiz gibiydiler ve Şükrü, Cemil’i sorunca; Mithat, onun delirdiğini düşündü bir saniyeliğine. Sanki Şükrü bir an, kendini soran biriymiş gibi göründü gözüne. ‘’Buradasın ya, lan!” dememek için güçlükle kontrol etti kendini. Sabaha yakın bir saatte, Şükrü dükkânı terk etti. Mithat, Şükrü kapıdan çıkarken ”Eline ne oldu.” diye sordu. Şükrü, ağlamaklı oldu. Konuşursa ağlayacağını biliyordu. Konuşmadı ve sabahın erken karanlığına karıştı. Gitti.

 

2

   Cemil, merdivenlerin üst basamağındaki o malûm günden 25 yıl sonra, 2013 sonbaharında, Adana’dan birkaç milyon adım uzakta; İstanbul’da, gökyüzü, gündüz vakti kapkarayken ve yağmur henüz başlamışken; zemini parlak ve kaygan alışveriş merkezlerinden birinin koridorlarından en soğuk olanında yürüyordu. Kitapçıya yirmi adım filan kala, soldaki sigara dükkânını gördü. Bu bir tesadüf değildi. O dükkânı, günler önce görmüş, gözüne kestirdiği birkaç nesne için, yine gelmek üzere fırsat kollamıştı. Sonunda, o fırsat gelmişti. Dükkândan içeri girdiğinde camlı bölmede sergilenen, matara ve çakılara doğru yürüdü. Satıcı kız, yardım etmek üzere yaklaştı. Cemil, gri ve ışıl ışıl parıldayan, tamamen metal bir matarayı işaret etti. Kız, bir hazineyi saklar gibi kilitli bölmede sakladıkları matarayı, kilidi açtıktan ve onu çıkarıp, anahtarı özenle sakladıktan sonra, Cemil’e uzattı. Cemil, matarayı eline alınca; ikinci nesneyi, ekose desenli bir İsviçre çakısını işaret etti. Onu da eline aldığında, hiç başlamayan sözü, hiç başlatmadı ve başlamayan söz uzamadı ve başlangıcı olmadan bitti.

Aldıklarının parasını hiç pazarlık etmeden ödeyerek, paket filan da yaptırmadan, ceplerine koydu. Dükkânı terk etti. Satıcı kız, Cemil’in ardından baktı uzun uzun. Cemil, görüş alanından çıkınca, koridora çıkıp bir süre daha takip etti gözleriyle onu. Cemil, yağmurlu ve gündüz vakti karanlık gökyüzünün altına çıktığında, mutluluktan titriyordu. Bu iki güzel nesne; ona, daha uzun yaşamak için umut ve istek vermişti. Her kim, nesnelerin cansız birer varlık olduğunu düşünüyorsa yanılıyordu. Nesneler canlıydılar. Ve onların ruhları güzelliklerinde saklıydı. Bu yüzden, ne zaman güzel bir nesne görse, ne yapıp eder, ona bir şekilde sahip olurdu ve evde güneş görmeyen, gölge odadaki  ‘’güzel şeyler kutusu’’nda, ceplerinde ya da çantasında taşırdı onları. Bugüne dek, hiç ihtiyacı olmamasına rağmen, sayısız nesne almıştı böyle ve hepsi çok değerliydi onun için. ‘’Bazı günler soluğum kesilmiş ve ruhum yokmuş, hatta ölmüş gibi hissediyorum.’’ diyordu, kendi kendine. ‘’Ve işte o günlerde, bu nesnelerden birini alıyorum yanıma. Gün boyu, beni diriltiyor, canlı kılıyor onlar.’’ diyerek avutuyordu kendini. Böyle sayısız nesne vardı elinde. Pusulalar, matara ya da çakılar, kurşun kalemler, yaklaşık her boyutta defterler, hatta bazı kitaplar, kıyafetler, aksesuarlar, ayakkabılar, cüzdan ve çantalar, eski radyo ve kasetçalarlarla kasetler… Bir defasında, tüm günü, cebindeki bir bakır tele sığınarak geçirmişti. O bakır tel, sanki güzelliğinde büyük bir ruh saklıyordu ve Cemil, onu yanında taşıdığı sürece hiç ölmeyecek, hep canlı kalacakmış gibi güveniyordu ona ve onun incecik, zarif güzelliğine. Ve o tel, yanında olduğu sürece telin güzelliğinden pay alarak, hem güzel, hem zarif görüneceğini düşünüyordu. Hem böylelikle,  bir ruhu olduğunu da hissedebiliyordu. ‘’Nesnelerin Büyüsü’’ diyordu o, bu duruma. ‘’Nesnelerin Büyüsü, Toz ve Ölüler…’’

3

Şükrü, telefonunu cebinden çıkarmış Cemil’i arayacakken, köprünün üstünde ona rastladı. Cemil, elindeki çakı ve matarayı inceliyor, onları göğsüne bastırmış, mutlulukla gülümseyerek, yürüyordu. Yağmur kimin umurunda… Telefonunu cebine koyarak, aramak yerine, Cemiiil! diye seslendi Şükrü. Cemil, o sırada, İhsan’ın numarasını rehberden bulmuş, ara tuşuna basmıştı bile. İhsan’ın telefonu çalarken, sesin geldiği yöne baktı. Şükrü’yü görünce, ‘’Bekle.’’ anlamına gelen bir şey yaptı. Şükrü, yanına yaklaşarak, ‘’Tamam.’’ dedi.

İhsan, 1991 yılında Adana’daydı. Sesi, mutsuz ve acılı geliyordu. ‘’Ağlıyor musun?’’ diye sordu Cemil. Evet, ağlıyordu. Konuşmadı İhsan, telefon kapandı.

İhsan, babasının çorba dükkânında yeteneklerini geliştirdiğinde, babasının dükkânı işlerliğini kaybetmiş, kapanmıştı o yıl. O da büyük bir restoranda iş bulmuş, sabahları da işe yürüyerek gitmeye, böylelikle haftalığının yeterli görünmesine karar vermişti. Sabahları, yürüyerek, önce demirköprüye kadar ulaşıyor, oradan şehrin içine, Abidinpaşa’ya kadar devam eden yürüyüşüyle giriş kapısından içeri giriyordu iş yerinin. Ve onun için bu bir yürüyüş değil, kendi hayatını ve dünyanın güzelliğini tavaf edişti. İhsan, zamanı sonsuzmuş gibi kullanan iki kişiden biriydi. Diğeri, Cemil’di ve Mithat’la Şükrü, bu kulübe sonradan katılmışlardı. İhsan, hiçbir teklife hayır demezdi. Her şeyi yapmaya vakti vardı. Çünkü zaman sonsuzdu. Sosyal bağ ve uğraşlarsa, sadece istendiğinde engeldi zamanı sonsuz değilmiş gibi kullanmaya. İhsan, bunu çözmüştü.

Biraz önceki telefon görüşmesinde, 1991 yılında; İhsan, ağladığını anımsayınca, Cemil, ‘’O yıl kimler ölmüştü?’’ diye sordu kendine.. Çünkü bilirdi ki İhsan, sadece ölüler için ağlar. Bunun dışındaki tüm ağlamaları da küçümser, öfkeyle karşılardı.

Çok sıcak geçeceği henüz sabahın rutubetli erken vaktinde anlaşılan günün ilk ışıkları mahalleyi aydınlattığında, sokak ışıkları sönmeye başlamıştı. İhsan, işe gitmek üzere sokaktaydı. Bir sokak ışığının, o, adımını sokağa attığı andaki sönüşüne şahit oldu ve Ayhan’ların evinin önündeki ışığın da hâlâ yandığını görerek, bu ışık, bir işaret sunuyormuşçasına uzun uzun baktı ona ve aklına hiç nedensiz yere Kürşat geldi. Kürşat, Cemil ve İhsan’ın mahalleden arkadaşıydı ve daha çok, futbol sahasında geçirdikleri uzun zamanların arkadaşlıklarından…

İhsan, lisedeki ilk yılında devamsızlık ve on iki zayıf ders nedeniyle sınıfta kaldığında, umurunda değildi.  – Adana demirspor, ikinci futbol liginden birinci lige çıksın yeterdi onun için. Okul filan kimin umurunda… Öğretmenlerinin adlarını bilmezdi. Bazen ailedekilerin adlarını da unuturdu. Ama orta sahadan Tekin, İbrahim ve forvetten Ziya’nın seceresini sayardı. Ve evlerindeki odalarda bulunan tüm perdeler, evdeki tüm yatak örtüleri mavi lacivertti. Çünkü bir futbol akşamında, kazandıkları bir Adanaspor derbisi sonrası, altına iki yüz taraftarın sığabildiği büyük bir Adana Demirspor bayrağını; Cemil, İhsan ve Levent, birlikte stadyumdan dışarı çıkarmış, eve kadar taşımışlardı. Kim, o bayrağı çaldıklarını söylerse yalanın büyüğünü söylemiş sayılırdı. Bayrağı eve taşımışlardı ve gecenin o vakti; onu, boş ve karanlık tribünlerin hayalet karanlığından korumuş, aile sıcaklığının içine sürüklemişlerdi. İhsan, okulun ilk yılında sınıfta kalmıştı, kalmasına ama Kürşat’ın sekiz zayıf dersi ve sınıfı geçmeye dair hâlâ umudu vardı ve Eylül bütünlemelerine girmesi gerekiyordu, bunun için.

Cemil, İhsan, Kürşat… O yaz, neredeyse her gün, akşamüstü, mahallenin futbol sahasında, kale direklerinin bulunduğu kısımda, direklere yaslanır, eskimocu çocuktan eskimo alır, bir yandan aldıkları bu şekerli buz parçalarını yiyerek, mahellenin, sahayı ele geçirmiş, büyük abilerinin, ağır ve sert futbol topuyla oynadıkları maçları izlerlerdi. Öte yandan Kürşat’ın karnedeki zayıf derslerden, geçer not alarak, bir üst sınıfa nasıl geçebileceğini konuşurlardı. Ve Kürşat, o konuşmaların sonundaki futbol sohbetlerini yarıda keserek, hemen yakındaki evine koşar, ders çalışmaya başlardı. Çünkü annesi, Kürşat ve Kenan’ın deyişiyle, ’’ Barııış!’’ diye çığırarak çalardı eve dönüş gongunu, evin çatısına çıkarak. Oysa daha önemli bir sorun varmış ve bu sorunu Kürşat dahil, hiçbirimiz bilmiyormuşuz. Eylül gelip bütünleme sınavları başlamadan, meğer ölüp gidecekmiş Kürşat.

İhsan, o sabahın rutubeti içinde işe yetişmek için demirköprüye doğru yürürken, bir salâ duymuş ve salânın sonunda da kimin öldüğünü duyuran cami imamının sesini… Ölen kişinin adı söylendiğinde, İhsan, ağlamaya başlamış. O sırada, futbol sahasının önünden geçiyormuş, kale direklerinin bulunduğu yere doğru bakmış. Orada, ne Kürşat’ı görebilmiş, ne Cemil’i ne de kendisini… Ve üçü için de ağlamaya başlamış. Kendini, toprak yola bırakarak, hüngür hüngür ağlamış. ‘’Öldürdün bizi Kürşat, hiçbir yerde yokuz.’’ derken, ağzındaki salyalar akarak, toprakla karışmış, ağzı burnu çamur içinde, yerinden doğrularak, yoluna devam etmiş. O gün, tüm günü, iş yerinde ağlayarak geçirmiş. Kürşat’ı gömmüşler öğle vakti.

Akşamüstü, Cemil, futbol sahasına ulaştığında, futbol oynayan büyükler dışında, sadece eskimocu çocuk varmış orada. Biraz sonra da İhsan gelmiş yürüyerek, toz toprak içinde, gözleri hâlâ yaşlı ve göğsünde güçlükle kontrol ettiği sayısız hıçkırıkla… ‘’Bugün, iş çıkışı, eve dönerken de yürüdüm.’’dedi ilk söz olarak. Bu sözle birlikte, o hıçkırıklardan biri serbest kaldı. Sonra, ağlamaya başladı. ‘’Kürşat öldü.’’ dedi. ‘’Sınıfı geçemeyecek ve buraya bir daha hiç gelemeyecek.’’ O sırada, Kürşat’ın annesi, evin çatısına çıkmış, delirmiş gibi kahkahalar atarak, bir düğündeymiş gibi oynuyor, Kürşat’ın adını çağırıyordu. Kocası, onu, çatıdan ite kaka indirmeye çalışırken; o, hâlâ bağırıyor, hâlâ oğlunu çağırıyordu. Kürşat, duymuyordu onu. ‘’Nasıl olmuş?’’diye sorunca Cemil, ‘’Ciğerlerini üşütmüş, zatürre.’’ dedi, İhsan. Akşamları sıcak olunca, üstünü başını soyup, balkona çıkar, soğuk betona uzanırmış. O beton (ölüm ) ne tatlı, ne serin gelirmiş ona.’’

4

Cemil, İhsan’ı bir defa daha aradı. Telefonun diğer tarafından bu kez, ‘’Böyle bir numara bulunmamaktadır.’’diye bir uyarı sesi duydu. Telefonu cebine koydu. Şükrü’ye yaklaştı.‘’Günlerdir seni arıyorum.’’ dedi, Şükrü. ‘’Yoktum.’’ diye karşılık verdi, Cemil. ‘’Biliyorum.’’ Cebinden küçük bir kutu çıkardı Cemil. Beyaz bir kutu… Bembeyaz… O kutu, o an, Şükrü’ye, morglardaki metal kutuları anımsatan bir şeymiş gibi göründü. Cemil, kutuyu açtı ve içindeki şey’i gösterdi. Hatırladın mı?’’dedi. Şükrü, yüzünü buruşturdu. Artık emindi, Cemil gerçekten delirmişti ve hiçbir zaman iyileşemeyecekti. Yara kabuğu, kutunun içindeydi. O sırada, yağmur şiddetini artırdı. Zaten sırılsıklam oldukları için aldırmadılar. Kocaman siyah şemsiyesiyle sağa sola çarparak geçen biri, onlara da çarptı. Sonra, tanıdık bir ses, ‘’Cemiiil!’’ dedi ilkin, sonra ‘’Şükrü, sen de mi buradasın?’’ dedi. Mehmet’ti bu.  Mehmet, Şükrü’ye aldırmadan ve birden Cemil’in koluna girerek, onu Şükrü’nün yanından uzaklaştırdı. Şemsiyenin altına aldı ve konuştu: ‘’Ahbap, bak, konu çok önemli, ayaküstü anlatamam. Başka bir yere gidelim, balık yiyip, rakı içelim, başka türlü konuşamıyorum.’’ ‘’Oğlum, manyak mısın sen? Hiçbir yere gelemem. Ne diyorsan; şimdi, burada söyle.’’ Mehmet, Cemil’in kararlılığını görünce, uzatmadı. Onu, girdiği kolundan çekiştirerek, Şükrü’den biraz daha uzaklaştırdı. Fısıldayarak konuşuyordu. ‘’Yine neyin peşindeyse‘’ diye uyarıyordu kendini, içinden. Temkinliydi. ‘’Bıktım ahbap, bu Mithat’tan’’dedi, Mehmet. ‘’Neye bıktın lan! Her gece arayan sen değil misin, onu? Arama, olsun bitsin.’’ deyince Cemil‘’Ya ahbap, konu o değil. Bu Mithat, bana hiç inanmıyor, sonra, seni de bana karşı kışkırtıyor. Yalancı oldum çıktım sayesinde.’’ Değil misin?’’ dedi, Cemil. ‘’Değilim, vallahi değilim’’ – ‘’Ya adama, ablamda kalıyorum, kadın hamile, o yüzden rahatsız etmek istemiyorum onu. Beni birkaç gece dükkânda idare et.’’ diyorum. ‘’Senin ablan mı var lan, diyor. Kovuyor beni dükkândan. Önceki gece, ‘Çok yorgunum, uyuyacağım.’ diyerek, yağmurda sokağa attı beni. Sonra, Şükrü geldi. Şükrü’yü görünce, beyimiz kapıyı açtı ona, içeri girdiler. Sabaha kadar konuşup içtiler.’’ – ‘’Sen de dışarıda, yağmur altında, o ikisini mi izledin öyle?’’ – ‘’Ne yapayım, yapacak bir şey yoktu. İzledim, hem zaman geçti. Üşüdüm, ıslandım, ama çok şey öğrendim. O ikisi konuşurken, ben dudaklarını okudum. Öğrendiklerimi duysan… Bir gün buluşalım. Sahilde rakı içelim. Anlatırım hepsini, manyak bunlar, ne bomba hikâyeler var, duysan oracıkta ölürsün şaşkınlıktan’’ – ‘’Evet, tamam.’’ dedi, Cemil. ‘’Balık da yeriz. Sen başka türlü konuşamıyorsun.’’ Mehmet, güldü.’’He lan!’’dedi. ‘’Konuşamıyom vallaaha.’’ Mutlu olup şımarınca Kozan’lı özüne dönüyordu Mehmet. Onca konuşma hiç gerçekleşmemiş gibi, bambaşka bir konuya geçti, ‘’Şükrü değil miydi o yanındaki?’’  Sonra, hiç beklemeden devam etti konuşmaya. ‘’İkinizi hep karıştırıyorum. Eline ne olmuş onun. Artist ya şimdi bu, yara filan değildir, sarmıştır öyle.’’ Sonra, Şükrü’yü bir kenara bırakarak, yine Mithat’a geçiş yaptı. ‘’Adama bak, ona kalsa, hayatım yalan. Neymiş, benim ablam mı varmış, yalanmış.’’ ‘’Yalan tabii oğlum’’ dedi, Cemil. ‘’Ablan yok senin. Bak , sana yeni bir haber vereyim. Ben, senin var olduğuna bile inanmıyorum. Mithat, yine insaflı. O, ablanın varlığını kuşkulu buluyor. Ben, senin şimdi buradaki varlığından bile şüpheleniyorum. Kozmik bir illüzyonsun sen. ‘’Haa! Evet, bak şimdi oldu.’’ dedi Mehmet, gülerek. ‘’Cemil Bey’imiz konuştu. ‘’Neymişim, neymişim ben. Kozmik bir ne?’’ ‘’Ya boşver, hadi git, işim var benim.’’ dedi, Cemil, kızmaya başlamıştı. Cemil ve Mehmet, farklı yönlere yürüdüler. Yağmur, giderek hızlanıyordu. Gökyüzü daha da kararıyordu. Köprüyü geçerek, merdivenlerden indiler. Cemil, Şükrü ile kısacık bir yürüyüş yaptı, köprü üstünde. Ve farklı yönlere hareket etmeden önce, ‘’’Bu gece yanına uğrayabilirim.’’ dedi Şükrü. Ya da sen, Mithat’a uğra. Üçümüz, ne zamandır bir araya gelemiyoruz.’’ – ‘’Tamam, ben seni ararım.’’ dedi, Cemil ve cebinden telefonunu çıkarıp İhsan’ı aradığında telefon çalmaya başladı birden ve bir mucize gibi algıladı çalan telefondan yükselen sinyal sesini. Ve bu algının nedenini çözemedi. Hızlı adımlarla uzaklaşıyordu, Cemil. Telefon defalarca çalmıştı ama bu defa da İhsan açmamıştı.

5

Bunun yerine perde açılmıştı ve Cemil, 1991 yılında Adana’da mahallenin futbol sahasına doğru yürüyordu. Eskimocu çocuk, Cemil’i gördü yolda. ‘’Cemil abi, seni hiç göremiyorum artık buralarda.’’ dedi. Kürşat abi de hiç gelmiyor, İhsan abi bazen geliyor, nerelerdesiniz abi? Avrupa’dan gollerini özledim vallahi.’’ dedi ve İhsan’ı işaret etti, göz ucuyla… İhsan kaledeydi. Mahallenin büyükleri, maç için ikiye bölünerek, iki takım çıkarmış ama iki kaleci çıkaramamıştı. Çünkü herkesin golcü olduğu, hep kazanmak ve yıldız olup alkışlanmak istediği bir dünyada; kaleye ancak İhsan gibi alçak gönüllü, kaybetmeye ve yetinmeye hevesli biri geçebilirdi.

Out’a çıkan bir shut sonrası, İhsan, topu almak için kaleyi terk ettiğinde göz göze geldi, Cemil’le. ‘’Arıyorum, neden açmıyorsun telefonunu.’’ dedi, Cemil. Kızgındı. ‘’Saatlerdir buradayım. Evde değildim, nasıl açayım.  Annem filan da mı çıkmadı telefona’’ dedi, İhsan. Cemil, durumu anlamıştı, uzatmadı. İhsan, topu alıp kaleye geçti, oyunu başlattı. Cemil, eski günlerdeki gibi kale direğinin yanına gitti, yaslandı ve tam konuşmaya başlayacakken, çok sert bir shut atıldı. Top öyle hızlıydı ve havadaki sürtünme gücü öyle kuvvetliydi ki, o sürtünme hızının sesini duydu oradaki herkes ve bu sert shut sonucu, kaleye olan yolculuğunu hızla sürdüren top, İhsan’ın sol yanağına çarparak gol oldu. İhsan’ın canı öyle çok yanmıştı ki, bir yandan soluğu kesilmişti, diğer yandan yanağı kızgın bir öğretmenden yenilmiş bir tokat sonrası yanar gibi yanıyordu. İhsan, yüzündeki yanığı hissederken ve Cemil’e bakınca, hem eski günleri ve artık var olmayan geçmişin acısını, hem Kürşat’ın ölümünü geçirdi aklından. Bu kokteyl acıyı içine çekti. Çok sert bir kokteyldi. Bir daha denememek üzere söz verdi kendine. Bir saat sonra maç bitti. Herkes evine dağıldı. Yandaki sahada, sadece hava karardığında kazanan Bedri ve takımı dışında başka kimse kalmamıştı. İhsan, eve gitmek istemedi. Cemil’le birlikte orada kalmak istiyordu. Daha önce hep yapmak istediği ama yapamadığı şeyi yapacaktı. Geceyi orada geçirecek ve Kürşat’ın gelmesini bekleyecekti. Yani çocuk ölüydü ve gündüz vakti gelecek hali yoktu ya. Gecenin karanlığında, etrafta hiç kimse yokken ve İhsan’la Cemil oradayken, futbol sahasına gelmeyecek de nereye gidecekti. İhsan, bekleyecekti ve Kürşat gelecekti. İhsan, hayatta bir tek bu konuda kuşkusuzca emindi ve biliyordu. Gece boyu orada beklediler. Kürşat gelmedi. İhsan, eve mi, yoksa işe mi gitti? Cemil, bunu anlayamadı ama saat, sabah beşti ve ezan okunurken, İhsan ‘’Gitmem gerekiyor.’’diyerek, boşa giden çabası ve Kürşat’ın geleceğine dair inancının hüznüyle uzaklaştı. Epey yürüdükten sonra,  arkasına baktı. Bu akşam da gelir misin yanıma?’’ diye sordu bağırarak. ‘’Gelirim.’’ dedi, Cemil. ’’Ama bu defa erken geleyim, birlikte demirköprüye doğru yürüyelim. Demirspor’un akşam antrenmanını izlemek için Belediye’nin sahasına gidelim, ne dersin?’’

‘’Ne mi derim? İkimiz eskisi gibi yürüyeceğiz, çim kokuları eşliğinde. Sonra, Adana Demirspor antrenmanını izleyeceğiz. Bunu, dönüş yolunda, yine birlikte yürüyebileceğimizin kuşkusuzluğuyla yapacağız. Ve eve dönüş yolunda, fırından sıcak ekmekler alarak, belki size uğrayacağız, annenin güzel yemeklerinden yiyeceğiz. Ne mi derim? Bu teklifi, Tanrı’nın, cennete daveti olarak algılarım. Ama sen, Tanrı değilsin, biliyorsun, değil mi? ‘’Biliyorum, İhsan, biliyorum. Ama bazen şu insan olmak ve Tanrı’ya özenmek konusunu karıştırıyorum. Sen, arada sırada, bana kim olduğumu hatırlat lütfen! Olur mu?

 

Bülent Uçar

 

 

 

 

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri