Monday 10th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SARTRE’ın BULANTI’sına ÇARPAN O ŞEY NEYDİ? ”

Bülent Uçar ” SARTRE’ın BULANTI’sına  ÇARPAN O ŞEY NEYDİ? ”

_____________

Kafasının içinde, olanaklı en sağlıklı halde ve şizofreniye zerre bulaşmadan yaşayan en becerikli adam 27 yaşındaydı. Ağırlığı 65 kilo – yüksekliği 180 santimdi. Adı Hurşit,  soyadı Duru, yaşı hep 27…

Ona bir öğle sonu ağaçlıklı ve yeşil şeylerle örülü bir yolun üstünde saat kulesinin tam altındaki merdivenlerde bir adam hakaret etmek istedi ve konuştu: ‘’Sen Hurşit! Kendini ne sanıyorsun bilmiyorum ama sen öyle düşündüğün gibi orijinal biri değilsin. Sanat tarihinde ve bu tarihin özellikle roman, tiyatro oyunu ya da film gibi eserlerinde senin gibi çok karakter var.’’ Hurşit övgüye mi mazhar olmuştu, söygüye mi maruz kalmıştı anlayamadı ama adamın söylediklerinin gururunu okşamasına izin verdi.

Oradan ayrılarak, evine doğru dönerken de yağmur yağışı başladı. Metro istasyonuna giriş yapmak için koştururken ıslanmıştı.

Umurunda değildi ve aklındaki düşünce, göremediği bedeninin ıslanmış saçlar ve kıyafetleriyle ne kadar da yakışıklı göründüğü ve tek taraflı yaşanan tutkulu bir platonik aşk sanki iki taraflı yaşanıyor gibi hissedilerek duyumsanması ne fantastik, ne güzel, süper kahramanlara özgü ne görkemli olduğu düşüncesiydi.

Metroya binip evine doğru yol alırken, yol boyu yaşamak istediği hayatın hayalini kurdu:

 

– Bu yağış yarın sabah, hatta belki akşama dek sürer. Sabah uyandığımda işe gitmek istemem bütün günü ve haftayı evde geçirmek isterim, yatağımı kalorifer peteğine doğru sürükler, kendime kediler gibi sokularak yok olurcasına uyur, kendimi eylemsizliğe terk ederim.’’

İş yerinden patron arayıp hesap sorarsa da ‘’Bugün günlerden pazar değil mi? işe gelmem gerekmiyor’’derim. O, aksini iddia etse de ben buna katılmam. Çok üstüme gelir de beni köşeye sıkıştırırsa ‘’… Ben bugünün Pazar günü olduğuna inanmak için çok çaba sarf ettim. Eğer isterseniz, sizinle bu inancımı hiç karşılık beklemeden paylaşmak istiyorum…’’ der, onu ikna etmeye çalışırım. Çünkü daha önce de yapmış ve başarmıştım.

Lisedeyken bir kızla randevulaşmış ama buluşma yerine gitmemiştim. Akşam olup da hesap verme zamanı geldiğindeyse kendimi, ahizenin içinden zihnimin derinlerine dek doluşan öfkeli sözler arasından bulduğum boşlukları kullanarak savundum ‘’…Sanırım saat 3’te sinemanın önünde buluşacaktık ama ben kitapçının önündeydim. Saat iki buçuktu, tam karşımda çok yüksek bir bina vardı. O an, deprem gibi bir şey oldu. Her şey sarsılıyor,  ,çöküyor, gürültü çıkarıyordu. Arkamı dönerek kitapçıya girdim. İçerideyken ne caddeyi ne de binaları görüyordum. Şehrin yıkıldığına, yolların çatırdayarak ikiye ayrıldığına, her şey ve herkesin içine düştüğüne kanaat getirdim. Senin de bir yerlerde ölmüş ya da buluşmaya gelemeyecek kadar yaralı olduğunu düşündüm. Ve evet, işte bu nedenle oraya gelmedim. Çünkü orası ve sen, orada yoktun.

Buna öyle çok inanmıştım ki, seninle şu an telefonda konuştuğuma bile inanamıyorum.’’ Ona bunları söylemiş, paçamı kurtararak, telefonu kapatmıştım.

Bunu o zaman başardıysam şimdi neden olmasındı ki? Benzer şeyleri o kalantor patrona da söyleyebilirdim. Hem biz birer ilkokul çocuğuyken

 

geçmişte de benzer bir şey olmamış mıydı?

Bir Pazar günü, kafasının içinde yaşayan bir kız, ‘’Bugün okul var.’’ diyerek tüm engellenme çabalarına rağmen okula dek gidip, okul bahçesini boş görerek eve dönmüş, evet bugün tatilmiş ve günlerden de  pazarmış dememiş miydi,

Demişti.

 

O halde her şey olanaklı.

Hurşit, kafasında bu düşüncelerle yatağında ve evde çok zaman geçirdi.

Bu zaman, öyle çoktu ki, kendini evdeki böcekler, eşyalar, musluk ya da duvarlarla bir görecek kadar uzundu.

Bir akşamüstü,  hava buz gibi soğukken ve yağmur yağışı kara dönüşmüşken de evin içine bir taş düştü. Taş, camı kırmış, perdeyi hafif aralayarak yatakla televizyon arasına düşmüştü. Ve o taş,  lanet olsun –  öyle güzel, öyle dokunaklı ve anlamdan, gereklilik ve öz’den yoksun onca şey arasında Tanrısal mutlaklıkla ışıldıyordu.  sanki. Hurşit de düşündü: Sartre ‘ın Bulantısı ve Antoine Roquentin’i varsa,  benim de ışık yüklü ilahi parçacık’ım var. Bulantı’nın karşıt kutbuna koyduğu,o taş ve taşın içerdiği, bu IŞIK YÜKÜ  Hurşit’le karşı karşıya gelip de göz göze gelmelerine neden olduğu o anda Hurşit’i terk eden bir ağır yük yok olmaya başladığı anda var olmuş gibi, varlığını hissettirdi ve Hurşit, kişisel varlığının sona ereceğine dair bir sanı ve inanca kapılacağı anda, kendi kendine IŞIK YÜKÜ diye söylenmeye başladı. ‘’… Ben buna yaşama arzusu, ölüm ve atalet kovucu derim.’’ diye de ekledi.

Hurşit,  mutluydu, uzun zamandır hiç olmadığı kadar çoktu bu mutluluk ve koridoru geçip çıkış kapısına doğru sokulduğunda, hayatındaki ilk ölüyü düşündü. Nenesiydi bu ve bir sanı daha kurguladı. Kadın yaşıyordu, ölümü gerçek değildi. Kapıyı açıp sokağa çıkmadan önce kapının ardındaki sokağı saran karın soğuğunu hissetti. Bir de kapının nenesine özgü çalınışını işitti.

Nenesi, sağ el işaret parmağının orta kısmında bulunan kemik aracılığıyla çalardı kapıyı. Zili özellikle kullanmazdı. Çünkü zilleri ve çıkardıkları sesleri sevmezdi. Kapıyı açtı hiç kimse yoktu. Sokağa çıktı, ayağı kayıp da yere düşmeden önce, yolun sonundaki yokuşu çıkan uzun boylu yaşlı kadını  gördü ve Hurşit düştü. Kadın, sese doğru baktı. Seneler önce, arabanın motoru yanarken yaptığı gibi acı ve panik dolu bir çığlıkla Hurşit e doğru yöneldi Hurşit in yanına dek geldiğinde ve birbirlerinin gözlerinin içine bakarlarken, Hurşit, kadının göz renginin kendi göz renginden farklı olduğunu gördü. Kendi gözleri elâ, yaşlı kadınınki masmaviydi Hurşit,bu bakışma anında, Kadının gözlerinin göremediğini de fark etti. Nenesi de ölmeden bir süre önce görme güçlüğü yaşamaya,  hatta görmemeye başlamıştı. Bir yerlere ulaşmaya çalışırken duvar ve korkuluklara tutunarak yürürdü. Hurşit, kadını orada bırakarak eve doğru yöneldi.O gün ve önündeki bir sene boyunca işe gitmedi ve o günün öğle sonunda, kişisel, metafizik bir manifesto kurguladı:

 

‘’Tabiatın işleyiş matematiği ile ilgili biraz tuhaf ve kötücül kurgularım var. Mesela hep merak ederim. Şu Alman filozof…. Immanuel Kant’ın sözünü övgüyle ettiği, başlarımızın üzerindeki yıldızlı gökyüzü, karanlık, dipsiz, ters bir kuyu gibi… Onun, yukarıda, hiç düşmeden asılı durması da ne demek… Bunun anlamı ne? Bununla tam olarak ne kastediliyor?

Aklıma bazen bir görüntü takılıyor: Tüm o gökyüzü, orada, karanlık içindeki gezegenler, galaksi ve yıldızlar, bir kar yağışını andırır biçimde, teker teker ve hafifçe uçarak, usul usul yere düşüyorlar.

 

Bu denli karanlık, gürültü ve kalabalık içinde, kim görür ve fark eder ki? Tanrı’nın koyduğu kurallar bile işlemeyebilir. Her şey olup biter ve olanlar,  aramızda sır olarak kalır.

 

Gökyüzü, yere düşerek, yeryüzünü kendine katsa, ne olur ki? Hiçbir şey ve güzellik…

Kişinin onca şey sonunda, kendisinden intikam almak için yapacağı şeyler kategorisinde,

Ben –  mesela, gözlerimin önüne, çok gerekliymiş gibi getirmeden edemiyorum.

Sayamayacağım kadar çok kurşun darbeleriyle yaralıyorlar beni. Ben de ad ve soyadımın sonuna öldü sözcüğünü ekliyorum da bunu yaparak, kendimle alay mı ediyorum, kederleniyor muyum? Anlayamıyorum.

Ve biliyorum ve hiç kuşku duymadan eminim ki her insanın henüz hayattayken ve hayatta kalma koşuluyla, kendisi için hiç değilse bir defa kendi canına okuma hakkı olmalı. Kendi başı ya da kalbine ateş etme serbest ve acısız gerekliğinden söz ediyorum. ‘’

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri