Sunday 09th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” GRUNGE KURŞUN ”

Bülent Uçar ” GRUNGE KURŞUN ”

_______________

 

Filmin başkarakteri – bir sürü yalan, bir bıçak ve kalkana sahipti. Ve sürekli yürüyordu. Bunu yapmadığı ender anlarda ise hep bekliyordu – hiçbir şeyi. Tamamen HAREKETSİZ. Sanki mezarlık toprağı çamur edilmiş, o çamurdan yaratılmış gibi, hiç var olmamış güzel bir günün, var olmuş kaybına öfkeyle üzülmüş bir varlık. Özündeki tuğlalar, buna benzer bir şeyden hasıl olmuş.

Defalarca izledim filmi. O karakter ve ben, ortak – EŞ bilinçle adımlıyorduk zamanı. Anılarım ondaydı sanki. Gelecek tasarılarım ve ŞİMDİKİ ZAMAN hissiyatı – hepsi bir, eş ve ikiz. Çalınmıştı hayatım. Başta ruhum tırtıklanmıştı, parça parça. Kırıntılar halinde eline geçmişti,  hiç edici hırsızın. Sonra anılar, kapının açık kaldığı bir akşam süzülmüştü, hırsızın bilincindeki avuca doğru. En sonunda büyük alış veriş. BİR SİNEMA filmine satılmıştı hayatım, çok UCUZA…Ve ben, kendini her an öldürecekmiş gibi yaşayan o film karakterine karşı duyduğum öfkeye rağmen, en iyi arkadaşım olarak görmeye başlamıştım onu. Zaten toplasam beş arkadaşım vardı. Biri ölmüş, diğer üçü kaybolmuştu. Bir sabah vaktini, akşamın karanlığına bağlayacak aralıkta yok olup gitmişlerdi.  Sahip olduğum tek arkadaşım da bir filme saklanmıştı.  Benimle konuşmuyordu, ama sadece bana anlatıyordu hayatını ve tüm zamanlarını. İkimizden hangisi o, hangisi ben, bilemem. Filmin adını da hep saklarım.

‘’Sadece ERTELENİYOR. Yok olmayacak.’’ dedi. Düşünce, benim bilincimde de  belirdi. Gerisini ben tamamladım, ‘’İlkinin adı Lazarus’tu. Ölmüş, sonra dirilmiş tek insanoğlu. İsa hazretleri diriltmiş onu. O da ağlayıp durmuş, sevineceği yerde. Ölümü bir kez yaşadıktan ve sonunda yine öleceğini bildikten sonra, ağlamaktan başka seçeneği yok. Ölümden korkacak çok büyük bir nedeni var onun. Ölümü biliyor, görmüş, hatta yaşamış. Ve şaşıp duruyor, öleceğini bilen bunca insan, nasıl bu kadar kolay katlanabiliyor buna. Olasılık: Öleceğini bilmek, hiç ölmeyeceğinden emin olma duygusunu engellemiyor. –

2

Dükkâna önceki hafta uğradığımda Cem de oradaydı. O gün, onu son defa görmüşüm meğer. Mithat da son defa görmüş. Bu Mithat’la kurduğumuz binlerce ortaklıktan biri oldu. Aynı kişiye yönelen, ‘son bakış’ ortaklığı. Kâr oranı sıfır… BELA oranı yüzde 78. Çünkü önümüzdeki yüz günün yetmiş sekizincisinde, Cem’in öldürüldüğünü öğrenecektik.

Cem’e selam verince o akşam, hiç nedensiz kurdu, daha sonra defalarca kuracağı o cümleyi: ‘’Ben KELİME  mühendisiyim ve şu ikonları kullanmayalım be dostum.’’ Yüzünü burkmuştu, sözün ‘ikon’ kısmında. ‘’Sorun değil, sen nasıl istersen’’ dedim.

O an içeri girdi çok KONUŞAN adam.

SESSİZLİĞİ öldürmüştü, bir akşam vakti. O günden sonra bırakmamıştı peşini gürültü. Ve gittiği her yere taşıyordu. Yine bağırarak söyledi, söyleyeceklerini:  ‘’Mithat Abi!’’ dedi. Konuşmak yerine, böğürüyordu sanki. Kusacakmış gibi çıkıyordu sözcükler ağzından. Mithat’ın dükkânı, tekel, iddia ve loto bayiliği üzerine çalışıyordu. Sessizliği öldüren adam, kuponu uzattı: ‘’Abi! Yattı abi. Son paramdı. İki yüz lira yatırdım. Sekiz maçın yedisi tuttu. Dünkü maç da banko hani, annıyon mu?’’ Mithat, nefret ederdi bu tarz konuşanlardan ve dükkânda bu konuların konuşulmasından. ‘’Tek maç abi, 112 bin lira kaçtı –  bir maç yüzünden. Üstelik Barcelona maçı, son sıradaki takımla berabere kaldı. Tabii şampiyonluk garanti ya, puan farkını atmış, benim iddia tutsun diye mi oynayacak amına koyayım’’ Küfürü de duyunca, dışarı attı Mithat, yaka paça. Hâlâ sesler duyuluyordu. ‘’Tek maç ulan, tek maç!’’ Haklı olabilirdi. Üzülmeye çalıştım onun için. O maçı da bilmiş olsa, kıl payı kaçırdığı paraya sahip olacaktı. Biraz önce yaşadığı rezilce kovulma anını yaşamayacak, rüsva olurcasına sürdürdüğü hayatını belki yoluna koyabilecekti. Bir daha aşağılanmayacak, sabahları kendi evinde uyanacak, öğle yemeği için ona buna yanaşmayacaktı.

İyi bir hayatla, kötü ve alçakça hayat arasındaki farkı, önemli ve ilahi şeyler değil, BARCELONA belirliyordu. Ve kaderi belirleyen Tanrı, o akşam için kötü oynayan Messi’ydi.

Ben bunları düşünürken açıldı kapı, önce soğuk rüzgâr sokuldu içeri. Sonra, Mithat’ın yüzü aydınlandı, gülümseyerek selamladı birini. Gülümseyişiyle işaretlediği yere doğru baktım, ben de. Gelen Fiko’ydu. Çöpçü Fiko. Onu ikinci gördüğüm günü anımsadım. Aynı dolmuştaydık. Ayakta duruyordu. Kızıyla karşılaşmıştı. Kızının kucağında bebek vardı. Torunu. ‘’Otur baba’’ – ‘’Hayır kızım kalkma. N’olur, otur.’’ – Şoför ‘’Ücretini veremeyen…’’ – Fiko elini cebine attı. Kızı daha hızlıydı. Parayı uzattı, şoföre ulaşması için. ‘’Bırak kızım ben öderim’’ Kız, bu defa kararlıydı. Parayı ödedi.

Fiko, hep SİGARA kokardı. Hiç çöp kokmazdı. Çünkü sanırım, çöp onun işiydi, ama sigara, içine işleyen ahbabı, işe yarayan tek eşyası.

Telefonu çaldı. Mithat’ın paketinden aldığı sigarayı yakarken konuştu:  ‘’Alo.  Haaa! Evet, evet, buyurun. Evet, benim –Fikret Sinan- Evet, ta kendisiyim abim benim.. Buyurun lütfen. Ahh! Anlıyorum beyefendi, anlıyorum. Ama param yok – Siz de beni anlayın, nasıl ödeyeyim.’’ Kısa bir sessizlik oldu. Beş saniye. Sonra Fiko devam etti konuşmaya: ‘’Param olunca vallaha ödeyecem canım abim.’’ Fikret, kibar adamdı. Hiç değilse o noktaya gelinceye değin. Karşısındaki adam ısrarcıydı ve tehdide başlamıştı. Fiko sertleşti, kara yüzü, daha da karardı. ‘’Avukata mı verirsiniz. Verin ulan amına koduklarım. Para mara da ödemiyorum. Olsa da ödemiyorum, olmasa da. Avukata da vermezsen ibnesin. Evde bir tek tüpüm var, bir de yayları atmış, eski kanepe, alır gidersiniz. Beni hapse de atamazlar, benden başka kimse toplamaz o çöpleri. Bunu biliyorlar.’’

Telefonu kapatıp, Mithat’tan bir sigara daha istediği anda, yeni uyanır gibi irkildim. ‘’Koduğumun hıyarı, lafa tutunca, sigara boşuna yanıp durmuş, bitti. Paketi uzatsana… Mithat! Uzatsana oğlum’’ Mithat paketi uzattı. Fiko, sigarasını yakarken, kaldırım kenarında gördüm, kazanmasına ramak kalan adamı. Gözlerimi ona dikmiş uzun uzun bakıyordum. O da bana bakıyordu, bir ŞEYLER bekler gibi. Bir mucize yaratarak, hepimizi kurtaracak bir hamle yapmamı umuyordu sanki.  Oysa ben, sadece düşünüyordum. Ölmeye, öldürmeye ve daha bir sürü felakete ramak kala kurtulduğum anları…

Adımımı yola attığım anda geçmişti upuzun bir otobüs, yanı başımdan. SAATTE 120 km hız. Yolcularla birlikte, metal yığın, saatteki hız oranıyla birleşince bin tonluk ölüm. Tozu savuruyordu. Sapsarı güneş ışığı, hem yakıyor, hem kör ediyordu o an. Geçip giden otobüsün rüzgârı, hâlâ var olmayı sürdüren geçmiş zaman kadar ısrarcıyken geçiyordu aklımdan, ‘NEDEN hâlâ yaşıyorum?’ Ve ışık hızıyla geçiyordu içimden, ölmüş olmakla, hayatta olmak arasındaki, saniyenin milyonda birlik ve dolayısıyla en küçük zaman kırıntısı. Beni tüm kemikleri kırılmış, kanlı bir et parçasına dönüşmekten koruyan şey, sadece bir tesadüf ve yola doğru attığım adımın 20 santim daha kısa oluşuydu.

Sonra, o akşam vakti olanlar… Çok öfkeliydim. Arkasından yaklaştım. Boynu apaçık ortadaydı. İnce ve beyaz… Elimde eski bir radyo vardı. Bitpazarından almıştım. Nostalji ve dekor… VURMAK için kaldırdım radyoyu. Boynuna almıştım nişanı. O an, ne oldu bilemiyorum. Ama ayağım boşluğa takıldı. Hiçlikten koca DUVAR çarptı alnıma. Düştüm. RADYO, parmağımı sıkıştırdı. Çatırdadı. Kırık parmak. O, olanlardan habersiz, döndü ardına. GÜLÜMSEDİ. Düşen birinin gözlerinin içine bakıp gülecek ve biraz önce öleceğinden habersiz olacak kadar -saf-tı. Ölmeden önceki tüm insanlar gibi. O günden sonra, bir ölüye bakar gibi baktım ona, kendime de bir katile bakar gibi. Ve hayatımın ‘en korunaklı iki anı bunlar’ diye düşündüm. Birinde ölmekten, diğerinde öldürmekten kurtulmuştum, son anda.  Direkten dönen top, kalbin bir santim uzağına saplanan o meşhur BIÇAK gibi. Benden de bu beklenirdi. Ramak kala kaybedilen kupon ya da tek rakamla büyük İKRAMİYE kaçıran piyango bileti geçmez belki elime, ama 20 santimle kurtulabilirim ölümcül felaketten.

Bir hafta sonra          

Akşam soğuğu, yüzümü keser gibi acıtırken, daha da sıkı sardım atkıyı, boynuma. Siyah paltonun son düğmesini de ilikledim. Köpekler üşümez derler. Ben, köpekler gibi üşüyordum. Sokakta, sıcaklığı gösteren termometre yoktu. Ama olsaydı, dünyanın geri kalan kısmında olmayan şey, o sokakta görünür kılardı kendini. Yeryüzü tarihinin en soğuk derecesi, termometre kadranında: eksi 150… Yine de yürüyordum. Sonra, kanım dondu. Önce o kesti akmayı, sonra ben durdum.  Dükkâna 200 metre kala düştüm yere, oracıkta öldüm. Sonra, doğrulup dükkândan içeri girdiğimde, Mithat’ın hasılatı saydığını fark ettim.  Başını kaldırdı. Gözleriyle selam verdi. ‘’Beş bin iki yüz on yedi’’ dedi. ‘’Hepsini yok edelim’’ dedim. ‘’Tamam’’

Bir saat sürmedi. TÜKENDİ. Elimizde kalan sadece 72 liraydı, onunla da kebap filan yerdik. Karar vermiştik bir defa, yok etmeye. Ben başlatmıştım oyunu. Önce, en sevdiğim gömleğimi metal çöp kovasına koydum ve salonun ortasında yaktım. Sonra, en güzel ceketimi bıçakladım. Botlarımı çöpe attım. Televizyonu Mithat kırdı. Ama önce, son taksidini ödedi. Taksidi ödeyince mesaj yolladı telefondan. ‘’İşlem tamam, çekici hazırla’’ Dükkâna en çok parayı kazandıran üç müşteriyi evire çevire dövdük. En çok Mithat vurdu. Ben, daha çok seyrettim. Dükkânı da batıracaktık. Her akşam uğrayarak, yüklü miktarda iddia oynayan Cemal abi (dayaktan sonra ‘sadece Cemal’di adı) Her akşam, iki büyük rakı ve onca meze alan Basri amca, dükkâna mal getiren Marlboro elemanı Onur, hepsi nasibini aldı bu yıkımdan. En sonunda, evi YAKACAKTIK. Ondan önce, belki çok sevdiğimiz SAÇLARIMIZI keserdik. Sonra, ne bileyim, belki yüzümüze büyük bir faça atardık. Benim canım acır, lokâl anestezi isterim. Ölmekten değil, ama acıdan korkarım. Çünkü acıyı bilirim. Sonra, utanç verici birer tavır sergileyerek, rüsva olup, bir çeşit ‘’kişilik intiharı’’nda bulunurduk. Ondan önce, ben, Proust serisini sayfa sayfa yırtardım. Bükmeye bile kıyamadığım her sayfasını, kör olmak istercesine, gözlerimin içine sokacak denli severek okuduğum seriyi… En sonunda hazır olurduk, son güne. Çünkü Kurt Cobain’in ne şarkıları, ne de o sikik grunge tavrı umurumuzdaydı. Ne de pis tişörtleri, yıkanmamış sarı saçları, hüznü, ‘’bıktım bunaldım, hayat berbat, ölüyorum tripleri’’ kimin umurundaydı. Onun en büyük dehası eylemindeydi. Tüfeği eline almıştı ve namlu ağzından içeri girmişti. Hepsini O yapmıştı. Bilinci açık ve isteyerek… Ağız boşluğunu kullanarak, tüm kara deliğe, kapkara uzay boşluğuna, sonsuz evren ve sınırlı yeryüzüne yollamıştı, ’her şeyi öldüren kurşunu’’

 

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri