Monday 10th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” ORALARDA BİR YERDE ”

Bülent Uçar ” ORALARDA BİR YERDE ”

 

________

 

 

Epeydir aynı yerde, bile isteye bir eziyet haline benzer şekilde var olup giderken, neşe içinde sona ererek, gerçek manada yok olup gitmenin, sadece kulağa hoş geldiğini, bunun pek de mümkün olmadığını fark ettim.

 

Ve sonunda evden de sokaktan da çıkıp uzaklaşarak gezip dolaştıktan sonra ‘’Bir Yer’e’’ ulaştım. Çok yorgundum.

Günlerdir, evden dışarı çıkıp gün yüzü görmediğim için, gün’ün getirdiği sesler de ışık da canıma okudu. Alışkanlık ve ritmik bir tekrar süreci sonunda bir tarz edinmiş, bu tarzı, bazen acı bile çeksem terk etmiyor, on dokuzuncu yüzyılda, çok varlıklı bir aristokratmışım gibi yaşıyordum. Akşam vaktine dek evden çıkmıyor, biraz dergi, kitap ve film arşivim arasında geziniyor, sabah kahvaltısı ve öğle yemeğini birleştiren öğünü de akşamüstü gerçekleştirerek besleniyordum. Bu nedenle de pek sağlıklı olmayan, oldukça zayıf ve kemikleri belirgin ama bir aristokrat ailenin ferdi olarak her koşulda şık giyinen, zarif görünen biriydim. Vardım ve oradaydım.

İnsanlara da sosyal düzen ve sistemin getirdiği gerçeklere de tahammül edemediğim için evden sokağa adım atmaya bile arzum yoktu.

Isac Newton haklıydı ve ben, beni zorlayan bir neden olmadığında, kendimi, yokluk ve eylemsizliğin ellerine bırakıyordum. Sonunda bir gün, neden bilmem, beni motive eden kuvvet neydi hiç anlamam ama ben evden dışarı çıktım. Epey yürüdükten, orada burada, sağda solda, bazı kitapçı ve sinema fuayelerinde arz –ı endam ettikten sonra, Dar bir sokakta intizamlı şekilde dizilmiş, masa ve sandalyelerin bulunduğu kuytuya ulaştım. Sandalyelerden birini çekip oturdum. Hava çok soğuktu, Ben yokken kar yağmış olmalıydı. Sokağın her köşesinde kar izleri vardı. Isınmak için sıcak bir şeyler içmeye başladım. Üstüne fındık parçalarından oluşan kırıntılar ve tarçın serpilmiş sıcak sahlep…Yakın bir yerlerden de kokusu, orta okuldaki kantini ve orada pişen scuklu tostları anımsatan bir şeyler pişiriliyordu. Telefonumdan, o sırada, mesaj uyarı sesi geldi. Çok eski bir arkadaşım  Nihal’di mesajı yollayan… Ne zaman eski günleri düşünerek, mutsuz olup, içinde bana karşı duyduğu öfkeyi çoğaltsa, hep aynı şeyi yapar; birbirine benzer mesajlar yollardı bana: ‘’Sen kendini de etrafındaki canlı cansız, insan, eşya ya da nesne ayırmadan, her şeyi mahvetmeye eğilimli, kendini hastalık derecesinde beğenip, seven bir çeşit manyaksın. Beni de kendini de mahvettin. Çünkü buna düşkünsün. Bu, senin yaparken zevk aldığın şeyleri, stilini ortaya koyuyor. Belki de ölmelisin.’’ Haklı olabilirdi. Mesajı okuyup, telefonu tekrar yerine koyarken, bu defa arama sesini duydum. Arayan Cemil’di ve bana, bir kıza söylediğimi iddia ettiği sözleri anımsatmaya çalıştı. Bu sözler, benim çoktan unutup, var olmamış şeyler odasına attığım sözlerdi de söyleyebileceğim şeyler gibi geldi bana:’’ Seni’’ demişim kıza. ‘’ Öyle çok seviyorum ki, sen neden dışımdasın anlayamıyorum. Bu durum, bana, bir arkadaşımı ve onun dedesinin ona sarf ettiği şu sözleri anımsatıyor. ‘… Oğlum, seni öyle çok seviyorum ki, içimi açsalar, oradan sen çıkarsın.’ Diyorum ki, sen, beni bir sabah vakti, bir serinlik anında öldür. İçime dolan ölümle sen birleşmiş olursun ve ben sonsuza dek ölü kalacağım için, seninle her zaman birlikte, hep iç içe oluruz.’’Konuşma bitip de telefon kapanınca düşündüm ve Nihal, haklı olabilirdi. Belki de bir  manyaktım, ben. Orada, buz gibi havanın içinde otururken, çok tanıdık gelen bir kız göründü, gözlerime. İki defa geçip gitti. Üçüncü geçişinde, durdu: ‘’ … Seni, Adana’daki günlerin ardından, seneler sonra, burada, İstanbul’da hele ki Beyoğlu’da bir ara sokakta görebileceğimi ummuyordum. O eski günlerde, eve, yanına uğrardım. Birlikte sigara içerdik ve senin içtiğin sigaranın dumanı hep gözlerine kaçardı. Yaşarırdı gözlerin. Ben de ‘… İçmeyi bilmiyorsan içme.’ diyerek, seninle alay ederdim. Ve biliyor musun? Sen şehri, Nuri’yi, beni ve geride kalan her şeyi terk edince, Nuri, ardında, tek cümlelik bir  intihar mektubu bırakarak, kendini öldürdü.’’

‘’Neydi, o cümle?’’

‘’… Beni Herakleitos mahvetti. Yani kim ki bu Herakleitos?

‘’… Boş ver uzun hikâye…’’deyince ben o sustu. Çok güzeldi, masmavi gözleri, ince bedeni ve dolgun göğüsleri vardı ama ne onunla geçirdiğimiz günleri, ne adını, ne de Nuri’yi hatırlıyordum. Ben onların yok oluşunu düşünürken, O, konuşmaya yeniden başladı: ‘’ … Bir akşam vakti yanına gelmiştim. Biraz konuştuktan sonra, çırılçıplak oluncaya dek soyunmuş, sabaha dek bira ve sigara – Filtreli Gitanes – içerek, konuşup durmuştuk. Bir ara, bana, o günlerde, sevimli bulup, sevdiğin Take That’ten bir şarkı dinletmiştin. Neydi şarkının adı?’’

‘’… Back for good, olabilir mi?

‘’O şarkıyı da videosunu da severdin ama o günlerde, neredeyse takıntı haline getirdiğin şarkı, grubun, başka bir şarkısıydı:

 

Şarkı konusunu kapattık. O da başka bir konu ve olaya hızla giriş yaptı: ‘’… Biliyor musun, son birkaç gündür, son kar yağışının ardından bir ‘Şey’ başladı. Her şey, tüm var olanlarla, sona erenler, canlı veya cansız tüm ‘Şeyler’ her şeyi bir kenara bırakarak, ‘Sadece Kendileri Olmaya, Kendilikleri İçinde Var olmaya başladılar.’’

‘’…Nasıl? Anlattığın şeyi biraz açıklasana. Pek anlamadım.’’

‘’İnsanlar ki, onlara ikimiz de dahiliz. İnsanlar, bir süredir, o  Şey olmaya başladığından beri, aynaya baktıklarında, kendilerini, salt kendileri olarak, kapıları kapı, pencereleri pencere, duvar ya da ekmekleri, yol veya evleri, sokakları filan, kendilikleri içinde, ne iseler, o olarak görüyor, hiç bitmeyen, süreklilik içeren bir esrime hali içinde yaşıyorlar.

Zaman da kendi halinde, insandan bağımsız şekilde, insanın bakışları ve duygularına, düşünce ve hayallerine aldırmadan akıp giderek, mutlak ve sona ermeyen bir Şimdiki Zamanın Yeterliliği’ni yaşatıyor. Bu kısımda geçmiş de yok, gelecek de çoktan sona erdi.’’

Onun sözleri bitip de gidince, önce uzun uzun gidişini izledim. Sonra, sağa sola bakındım. Artistik tavırlar takındım ve tüm bunlar, Şu Hayatta En Sevdiğim İnsanı getirdi, aklıma…

Bunlar ne zaman Oluş’a geçmişti? Bilemiyorum ama o sırada

Etraf kalabalıktı. Üstelik hiç sevmediğim türdekilerin oluşturduğu bir kalabalık…

 

Gürültü de vardı.

 

Ceketimin cebinde kapalı halde bekleyen müzik çalarımı çıkarıp açtım. Kulaklığımın da sadece sol kısmını takarak işittim şarkıyı.

Şarkıcı çocuk Redd grubunun solisti Doğan, serzenişte bulunduğu bir şarkıyı seslendiriyor: ‘’… Hiç bu kadar acıtmadı. Acıtmadı canımı…

Önce gözümü bağladın. Sonra zamanı yavaşlattın. Sonra durdurdun…

Dünya dönüyor, dönecek…

 

Sesi, daha da açtım. Solist, daha da haykırdı. Ben de o arada, benim canımı en çok yakan, yaşattığı acıyla dünyayı durdurduğu için, benim yeniden döndürmek zorunda kaldığım eski sevgilim, kimdi, diye, düşünmeye başladım. Aklıma hiç kimse gelmedi ama hafızamın kuytu bir köşesinde o görüntü belirdi.

Kızın biri, yolun karşısına geçiyordu. Yolun karşı kısmı öyle uzak bir yerdeydi ki, oraya hiçbir zaman ulaşamayacağımı biliyordum. Benim, o günlerde yoktu ancak kızın cep telefonu vardı. Onu, önünde buluştuğumuz kitapçının yan kısmındaki ankesörlü telefondan aradım: ‘’Seni ilk aradığım akşam vakti, neler söyleyerek, ayarttığımı anımsıyor musun?’’

‘’ … Elbette, Sokrates, demiştin. Bilir misin onu diye devam etmiş, sürdürmüştün konuşmayı…’’

O, bunları anlatırken, hava, çok soğuk ve karanlıktı. Dudağımda da yaktığım anda dudaklarıma yapışan sigara filtresinin soyduğu dudak derimden kaynaklanan bir acı oluşmuştu. O, anlatırken, aklımdan bunlar gelip geçti ve ben yeniden onun sesini duymaya başladım:

‘’ Evet, tamam, Sokrates, dedim, sana. Sen de dedin ki, O, benim içimde, benimle konuşan bir ses var. Sesin de bir sahibi var. Adı Demon. Ben bir şey yapmışsam, mutlak şekilde doğru yapmışımdır. O ses, aksi halde, beni uyarırdı. Şimdi ben de bir şey yapmayı deneyeceğim, Eğer engellenmezsem, yaptığım şeyin doğruluğundan hiç kuşku duymayabiliriz. Senden hoşlanıyorum. Yarın, saat ikide, orada buluşalım. Söylediklerin tam olarak bunlardı.’’

‘’… Yani, şimdi beni Sokrates mi mahvetti?’’

‘’Eğer bu bir mahvoluşsa, Evet…’’

Orada daha fazla zaman geçirmek istemiyordum. Kalkıp yürümeye başladım. Evimin altındaki harabe bir kahvenin orta yerindeki sobaya yakın bir sandalyeye oturdum.

 

Havaların yeni yeni soğumaya başladığı ve benim, hazırlıksız yakalandığım, o günlerden birinde, üşenmeyip oluşturduğum Kişisel bir teolojik fantazyaya göre: Sonsuz güç, Sınırsız Bilgeliğe Sahip, Kudretli Mutlak Sahip Tanrı, her şeyi, geçmişte yaşanmış, çoktan sona ererek, yok olmuş şeylerle, gelecek zamanın belirsiz kısımlarında gerçekleşerek, sona erip yok olacak yaşantıları, doğmuş olacaklara da ölecek olanlara da Şimdi’den şahittir. O, geride kalan 13.8 milyar yılı da gelecekte var olacak milyarlarca yıl ve bu yılların içerdiği yaşamlarla ölümleri de bilir. Aksi halde ona yakışmayacak kusur belirir. Eğer, O, bu denli bilgeyse, ondaki sonsuz bilinç, her bilgi ve Şey’e kadirse, onun aklı, önümüzdeki bin yılı çoktan biliyordur. Çözmüştür. Onun bakışında, gelecek zamana dair bütün anlar, belirgin ve apaçıktır. Bu da insanın kaçınılmaz sonu olan Ölüm Gerçeği konusunda, tuhaf bir var oluşu olanaklı kılıyor. O, her şeyi bilir. Henüz gerçekleşmemiş olanları bile…

Ve bu bağlamda, onun bilincinde, doğmasına yüz sene filan kalan çocuklar bile, gelecek bin yılın sonunda yüzlerce senelik ölülere dönüşecekler, dönüştüler. O, hepimizin doğumuna da ölümlerine de mutsuzluk, keder, talihsizlik, şans ve mutluluklarına da çoktan şahit oldu.

Zamanın akış hızına kıyasla çok yavaş hareket eden insan bilinci, zamanın hep gerisinde. Tanrı’nın bilinci de tüm zamanlardan daha önde ilerliyor. Çoktan yaşanıp, tükenmiş gelecek yüz seneye bir tek O şahit oldu. İnsansa, O’nun çoktan izlediği bir filmin gösterim tarihini bekler gibi bekliyor geleceği. Tüm bu tuhaflıklar, neredeyse tamamı, yavaşlıktan… İnsan bilincinin çoktan var olmuş gelecek zamanın gerisinde kalmasından…

 

Buz gibi bir gökyüzü altında soğuktan donar halde, pişmanlık, suçluluk ya da günahkârlık duygusu eşliğinde, ölmek üzereymiş gibi hissederken, çok sıcak bir kahve fincanını avuçlamış, aklımdan çok eski bir günü ve Nişantaşı’nın ara sokaklarıyla, eski ama şık, soylu ve çok güçlü apartmanlarını geçiriyordum. Bir gün o evlere, sokaklarda kâğıt toplayarak geçinen kadınlarla çocukların yuvalanacağı düşüncesi de bu görüntülere eşlik ediyordu. Ve ben, cevabını kısmen bildiğim bir soruyu, hem etrafımdakilere hem kendime soruyordum: İnsanın hayatını mahvetmesi ne demek? Bir hayatın mahvoluşu ne anlama geliyor.

Bir erkeğin mülk edinmemiş ve borç içinde olması bir mahvoluş olabilir mi? Olamaz…

Bir erkeğin. Çocukluğunu artık uğramadığı yerlerde kaybetmiş olması mahvoluş sayılır mı? Sayılır.

Yaşanmış tüm zamanların, onun için, kazanmaya değil de sadece borçlanmaya ve nostaljiye dönüşmesi, mahvolmak mıdır? Bilmiyorum

Bunlar dile gelirken, ben  sıcacık kahvemi shut yaparak, canımı acıtıp. Kendim için işkence olmaya başlayarak söylendim: ‘’Bir hayatın mahvolmuş olmakla olmamak arasındaki farkını, bana sorsunlar.’’

 

Bülent Uçar

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri