Tuesday 11th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR STİL MESELESİ ”

Bülent Uçar ” BİR STİL MESELESİ ”

______________

1

Onun için her şey stil meselesiydi. Ne yaptığının önemi yoktu, nasıl yaptığı daha çok kurcalıyordu, asla kurcalanamayacak olan kafasını. Bir intikam alma yöntemi. Onun, kişisel intikam alma yolu… Tanrının özenle gizlediği, benim çoktan keşfettiğim intikam alma stili. Önce bir tutku dolar içine. Hiç nedensiz girer oraya, yapışır ruhun en erojen bölgesine. Akıl almaz bir tutku, önlenemez bir arzu. Daha önce hiç duymamışsındır bu isteği. Yeni ve ilk olması cazbeder ilkin. Sonra, zevk sağanağı ele geçirir iradeyi. Ve hiç beklenmedik anda kovulursun cennetten. En kötüsü de ölür gidersin, hiç beklenmedik anda. Otopsi raporuna da yanlış bilgi yön verir. Gerçek nedenle ilgili küçük bir iz, en ufak bir not bile bulunmaz o raporda.

Sadece düşünsün oradaki kişi, şans mıdır şans saydığı yaşamındaki nimet, yoksa bir gün elinden alınmak üzere bahşedilmiş ve hayatını mahvoluşa sürükleyecek gizli bir bela mı?

Adama olan da buymuş meğer. Bir akşam vakti duymuş ilk isteği, hiç nedensiz karar vermiş, her gün akşamüstü ve uyumadan hemen önce birer puro içmeye.  Şu eski purolardan, çukulata kokulu, içen kişiyi, içmeye devam mı etsem, yoksa yesem mi diye ikileme sokan kalın purolardan. Bir süre de devam etmiş bunu gerçekleştirmeye. Bir yaz akşamı, uyumadan önce atmış elini kutuya. Eli, bir süre boşlukta gezinmiş. O da hiç üşenmeden yola çıkmış saatin geç olduğuna aldırmadan. Rutin zevk alışkanlığının yarattığı krizi aşmak için… Köşedeki sigaracıdan bir kutu puro almakmış amacı. Üstü başı özenli ve pahalı markalardan aldığı kıyafetlerle süslenmiş bu adam, kapkaralık gecenin içinde bile, ara sokaklardaki keşler için cazip bir hedefmiş kuşkusuz. Bıçaklanarak öldürülmüş. Ama otopsi raporunda, ne asıl ölüm nedeni olan purodan söz edilmiş, ne intikam için ona birden ve ilk bakışta nedensizmiş gibi bahşedilmiş görünen puro içme arzusundan, ne de 20 yıl önce, gencecik bir çocukken bir kibrit kutusundan çıkardığı kibrit çöpüyle ve odanın orta yerinde yaptığı şeyin ağır günah eyleminden… Bunlardan söz edilmemiş raporda. Sonuçta kimseye zarar vermemiş gibi görünse de özellikle iki kişinin kalbini, hiç kimsenin kıramayacağı kadar kırmış ve intikam zamanı geldiğinde her şeyi puro sona erdirmişti. Ve bahane olsun, kimse aklını kaçırmasın diye birkaç bıçak darbesi.  Ertesi gün Mithat’la düşecektik yola. Uyumadan önce düşünp durdum iki olayı, ilki buydu. İkincisi yıllar önce yaşanmıştı – ertesi gün anlatıldı. İkinci boğaz köprüsüne birkaç bin adım kala.

2

O günü ne zaman hatırlasam, rüya mıydı, yoksa gerçek mi bir türlü çözemiyorum. Mithat’la önce Beyoğlu’na gitmiştik, bir öğle sonu. Nasıl gitmiştik, yolda neler olmuştu, hiç hatırlamıyorum. O günkü Beyoğlu’yla ilgili tek bir görüntü de yok zihnimde. Oradan, ta ikinci köprüye kadar yürümüşüz, hiç hatırlamıyorum. Bir ara metroya binmiş olmalıyız. Çünkü metro hızla yol alırken, kızın teki gözlerini dikip bana bakmıştı, bir saniye bile sürmemişti bu bakış. Ama çok uzunmuş gibi gelmişti bana. O an ne görmüştü de bakmıştı, bilmiyorum, ama eğer iyi bir şey gördüyse, ben gördüğü o şey olmadığıma emindim. Hem metroya neden binmiş olabiliriz ki, sonuçta ikinci köprüye kadar yürümüştük, bundan şüphe duyamam. Ben, yürüdüğümüz onca yolu, ilk köprüyü geçtikten sonra uğradığımız bir marketten ve ortalığa saçılır gibi dizayn edilmiş dergi reyonundan başlatabiliyorum. Oraya kadar nasıl geldiğimizi hiç hatırlamıyorum. İçecek bir şeyler alıp, dergi reyonuna yaklaştık.     Ben, bir dergi Aldım elime, karıştırıyordum, oradaki varlığımı belki gerekli kılabilme umuduyla. Mick Jagger‘ın kapak olduğu bir erkek dergisiydi. Poşetinden çıkarmıştım. Görevli çocuk görmemişti, bırakıp çıktık. 1 saat sonra bitecek olan sigara paketini açtım. Sigaralar henüz yanmışken – Mithat, anlatmaya başladı. Söze hiç girizgah yapmadan öylece giriş yapmaya bayılırdı: ‘’1992 yılıydı’’ dedi. ‘’Beş yaşındaydım henüz. Mevsim kıştı ve kimse inanmaz belki ama o kış 116 gün, hiç aralıksız kar yağmıştı, hem de Adana’da. Evlerinden dışarı çıkamıyordu insanlar. Benim yaşadığım evde ben ve kafasını, yetişkin olduğumda, bir yaz düğünüyle evlenecek olmamla kafayı bozmuş bir nenem vardı. Babamın annesi. Gözleri görmüyordu. Susadığımda, görmeyen gözleriyle duvarlara tutuna tutuna mutfağa yürür, bardak yerine, eline geçen ilk şeyi – bir metal tabak – alarak musluğu görmeyen gözleriyle süzer, elleriyle de görerek bulur, suyu tabağa öyle doldurur, susuzluğumu dindirirdi. Yıllar sonra öğrendim, o günlerde meğer 71 yaşındaymış. Yaşlıydı, gözleri görmüyordu ve bana gelecekteki evliliğimle ilgili hayallerini anlatıyordu. Bahçe kapısının önünde, güneşlendiği öğle vakitlerinde anlatıp duruyordu, kutlama düğününde şöyle eğleniriz, evleneceğin kız çok güzel olur filan diye. Sonra öldü. Kar yağışı durduğunda o da herkes gibi olmuştu. Çaresiz. Yağış sona erince, dışarıya çıkabilirdi artık, ama buna gücü yoktu. Kar yağarken umurunda değildi evde tıkılı olmak. Zaten genç, sağlıklı ve gözleri ışığa bakanlar da çıkamıyordu sokağa. Onun bu duygularını bana da geçmişti. Aynı kanı taşıyorduk sonuçta. Ne zaman mutsuz ve çaresiz olsam onun gibi düşünüyordum. Bu mutsuzluk ve çaresizlik anlarında dünyanın durmasını istiyordum. O zaman kişisel almazdım mutsuzluğumu. Ne bileyim kar yağsaydı tıpkı o yılki gibi, 116 gün art arda. Hayatımın en güzel 116 günü ve 116 gecesi. Geceleri elektrikler kesiliyordu. Kapkara dünya, kapkara evin mum ışığındaki sıcacık sığınak hali… Yapayalnız bir çocuk olmak, sabah olunca televizyonda başlayan Postman Pat adlı çizgi dizi. Sanırım cennet buydu. Ve beni bekleyen gelecek zaman… Yaklaşık yirmi yıl sonra tanışacağım bir genç kadını daha o günlerde biliyor, tanıyordum. O yirmi yıl, sonunda geçecek ve ben o kadını görecektim. Bunun gerçekleşmesi mutlaktı, geleceği yaşamıştım ben çünkü – henüz gelmeden. Zaman, gün gün yirmi yıl sonrasına ilerleyecekti ve orada beni o kadın bekliyor olaacktı. Dışarıda kar yağıyordu. Elektrikler kesikti. Dünya kapkaraydı ve ben yatağında uyumaya çalışan küçük bir çocuktum. İçimde aydınlık bir gelecek zaman, şimdiki zamanın karanlığına sığınmış uykuya dalıyordum. İçimden ne zaman uykusuzluk yükselse, eskiye dair bir günden parçalar canlandırıyordum zihnimde. Sonra, o anı sadece anımsamıyor, o günkü gibi yaşıyordum. Bir tek o anın öncesi ve sonrasını hatırlayamaz, bilemezdim. Postman Pat’i izlerdim, ama o çizgi dizi bitince ne yapardım bilmiyorum. Kar yağışını anımsıyorum, ama kardan sonraki günleri anımsamıyorum. Nenemi hatırlıyorum, onunla konuştuğumuz gelecek günleri anımsıyorum, ama o öldükten sonra neler olduğunu hatırlamıyorum. Kesin gömmüşüzdür mezar yerine.’’

Mithat anlattı, sustu. Sözleri bittiğinde, biraz sonra saatimi Mithat’a hediye ederek, kendimi boğazın soğuk sularına bırakacak gibi, güçlü bir arzuyla bakıyordum suya. Köprüden atlayacak kadar cesur değildim. Kol saatimi heba edemezdim, çok güzeldi, çok seviyordum onu. Köprüden atlayacak denli cesur da değildim. Canım acır ve soğuk su daha da katlanılmaz olur, etim ve kemiklerim öyle çok acırken. Hem bendeki de şans, ölmez sürünürdüm, suyun içinde. Hızla geçen kırmızı porche kaldırım kenarına birikmiş yağmur suyunu üstüme boca edince uyandım. ‘’Ne diyordun Mithat?’’ – ‘’Hiçbir şey, sen ne yapıyorsun öyle, aklındaki ne?’’ – ‘’Ben mi, ben hiç, düşünüyordum. Hatırlıyor musun o altı kardeşi?’’
– ‘’Yine mi aynı hikâye, eğer anlatacaksan, son defa olduğunu bilerek anlat ve bu takıntıyı artık unut, yok et, gerçek değil anlattıkların, böyle bir şey olamaz.’’ – ‘’Lanet olsun boş ver. Çok hızlı konuşuyorsun.’’ – ‘’Peki o halde dudaklarımı oku, ağır ağır. Hem o altı kardeşle ilgili anlattığın olay gerçek olsa da bununla nereye ulaşmayı düşünüyorsun?’’ – ‘’Bilmiyorum, bu defa biraz farklı, sana hiç anlatmadığım bir şeyi anlatacağım şimdi, o günle ilgili’’ – ‘’ Boş ver, aynısı da olsa fark etmez, bundan böyle hepsi bir, hepsi aynı’’ Anlatmaya başladığımda, dinleyip dinlemediği umurumda değildi:

 

‘’O günlerde, adını nasıl belirleyeceğimi bilmiyordum elbette. Sonra, buldum. Morgda Ceset Teşhisi Çıkmazı – Rivayet ya da gerçek, umurumda değil. Bir grup çocuk çağrılır polis tarafından, hastane morguna, birkaç yıldır kayıp bir genç adamın cesedini teşhis için. Çağrılan çocuklar, hastane bahçesine girdiğinde, birkaç polis memuru karşılamış onları. Yaşları 15 ve 30 arasında değişen beş kişiden oluşuyormuş teşhis için çağrılan bu kişiler. Ayrı annelerden, ama aynı babadan altı kardeş,  kayıp altıncıyı aramış onca zaman. Polisler yolu göstermiş, onlar da morga girmiş. En küçükleri çığlık atmış, cesedi görünce, ‘’Bu abim olamaz’’ diye bağırmış. ‘’Onun kafası ve saçları böyle değildi’’ demiş diğeri. ‘’Kanlı saçlarla hiç görmedik onu, öyle titizdi ki, bu adam o olamaz. En büyükleri konuşmuş hepsini dinledikten sonra. ‘’Sakin olun’’ demiş. Polisler, aklı başında birinin konuştuğunu fark edince, rahatlamış. ‘’Buyurun beyefendi, sizi dinliyoruz’’ – ‘’Bu adamın kardeşimiz olması mümkün değil, o çok hareketliydi, yerinde bir an bile duramazdı.’’ dedikten sonra duraksamış, şaşkın bakışlarla bakarak, usulca devam etmiş. ‘’Yani şimdi burada, bu adam, öyle hareketsiz, kımıldamadan…  Bu adam o değil.’’ – ‘’Beyefendi saçmalamayın, iyice bakın, kayıp bildirimini yaptıktan sonra defalarca fotograf bıraktınız, bu adamla fotograflardaki kişi aynı.’’ – ‘’Bilemiyorum, biraz benziyor sanki ama birkaç saniye gülümsese, ne bileyim gülse filan – net bir şey söyleyebiliriz belki o zaman. Kendine özgü bir gülüşü vardı. Sadece ona ait olan bir iz gibiydi gülümseyişi, ama şimdi nasıl desem, bu ölü adamın o olduğunu söylemek zor, hem de çok zor. Çıkabilir miyiz?’’ O sırada en küçükleri fenalaşmış, kusuyordu. Polislerden biri, ‘’Çattık belaya’’ diyerek dışarı çıkarmış onları. Bu tuhaf kardeşler, onları hastaneye kadar taşıyan minibüsten bozma 76 model kırmızı ford kamyonete bindirildiğinde, hüngür hüngür, bağıra çağıra, salyalarını saçarak ağlamaya başlamışlar. Onlara arabaya kadar eşlik eden polis memuru, neler olup bittiğini anlayamamış, ama duydukları yetmiş anlamasına, bir daha bu tür olaylarda görev istememesi gerektiğini. İçeriden dışarıya taşan, boğuk ve ağlamaklı seslerin arasında kısa aralıklarla var oluşa geçen sözcükler, bir araya geldiğinde polis memuru öyle korkmuş ki hızlandırmış adımlarını. Biri ‘’…Neden… Neden… Oydu işte… Neden o değil dedik hep birlikte…’’ Diğeri ‘’Korktum ben…’’ Öteki: ‘’Ben de kabul edersem gerçekten ölür, etmezsem yaşaması için bir şansı olur diye düşündüm… En büyükleri: ‘’Ama oydu, gülümsemese bile oydu. Eskisine göre daha hareketsizdi ama oydu. Bunu ona yapanı bulmalıyız’’ Bunlar son sözleri olmuş, hep birlikte yok olmadan bir dakika önce.

Sonunda ikinci köprüye ulaşmıştık. Az önce birikmiş yağmur suyunu üstüme boşaltır gibi sıçratan Porche’un içinden çıkan, üstünde kıpkırmızı elbisesi, boynunda kahverengi ipek fularıyla genç bir kadın, bize doğru baktı. Deliler gibi güldü ve bağırdı. ‘’Köprüden atlayanlar ölüp gidiyor! Oraya doğru çıkalım! Belki tersini yaparsak doğru olan gerçekleşir ve hiç ölmeden sonsuza dek yaşarız.’’   Peşinden koştuk

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Live Sex Webcam Sex Backstreet Theme Herbalife Ürünleri