Wednesday 12th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR HİLE ve TEOLOJİ KONUSU ”

Bülent Uçar ” BİR HİLE ve TEOLOJİ KONUSU ”

_____________

 

Adam yaklaşmadı, ben üzerine doğru yürüdüm. O da ‘’yüzde 30 ya da 40 ve üç ay’’ dedi. Zaman çok kısa geldi o an bana. Üç ay hemen geçer. Hiç yaşanmamış gibi. Bu nedenle bir çözüm aradım. Birkaç gün boyunca düşündüm durdum. Sonunda buldum. Gözlerimi zamanı üzerine dikecektim, hiç ayırmadan, böylelikle geçmeyecekti zaman. Sonunda üç ay insani bir ölçüydü ve akreple yelkovan da öyle. Eğer gözlerimi ayırmadan bakarsam yelkovan ve akrebe, hareket etmeleri imkânsızlaşır, özellikle akrep kıpırdamaz bile. Ve bu, kutsal bir hile gibi olur, üç ay, sonsuza dek sürer.

Ona kızgındım, ama ölmesini isteyecek kadar değil. Hem kim, bu kadar kızgın olabilir ki? Kızgınlık sebebim de çocukça bir teoloji içeriyordu sözde. ‘’Tanrı ne denli insanileşirse o kadar çok bağlanır, o denli çok kanıksarız onu’’ diyordum ona. ‘’Sen de, ben zaaflarımı saklayamayıp ortaya saçtıkça ne bileyim güçsüzleştikçe filan daha çok sever oldun beni ve ben, bu sevgiden nefret ediyorum.’’ En son bunu söylemiştim. O da kapıyı çarpıp çıkmıştı.  Birkaç saat sonra da telefon gelmişti, annesinden. Kaza yerini tarif ediyordu. Oraya ulaştığımda hastaneye götürüldüğünü söylediler. Neden bilmiyorum, yol boyu sadece bir görüntü vardı aklımda. Oraya ulaştığımda onu kaldırıma oturmuş, acıyan ayağını ovarken bulacağımı düşünüyordum. Görüntü de aklımda canlanıyordu. Kırık ayağın, yüzünü buruşturan acısı… Nereden bilebilirdim ki kafatasının kırıldığını. Daha uzun bir ömür sürmeliydi. Çünkü henüz çok erkendi. Ancak bu yıllar önceydi. Bu anıyı düşünüp durdum yağıştan ve uyumadan hemen önce.

Gece boyu yağmur yağmıştı ya da yine sifon bozuktu ve ben sürekli akıp duran suyun banyoda eko yapan sesini yağmur sanmıştım. Bilemiyorum. Yataktan çıkmaya da üşenince gerçeği öğrenemedim. Uyandığımda aklımda iki şey vardı. Yağmur yağmış olabilir ve eğer yağmışsa, hava, gökyüzü ve onun altındaki sokak, fotoğrafçı adamı Kadir İnanır’ın oynadığı, hasta kız rolünde de Müjde Ar’ın olduğu şu ‘Pisi Pisi’ adlı filmdeki gibidir, ama fonda Bülent Ortaçgil’in ‘Yağmur’ şarkısı yoktur.’’ Şimdi yataktan çıkıp sokağa baktığımda, eğer asfalt kuruysa birkaç güne kalmaz ya da şansım varsa en fazla 1 yıl sonra öleceğim, ıslaksa sonsuza dek yaşayacağım. Evet, lanet olsun, sonsuza dek, ne bir eksik ne fazla, tam da sonsuza dek, bu bir milyon yıl eder, bitmesini beklemeden 989 bininci yılın yaz aylarından birinde intihar ederim. Ve bunun adı sonsuzluk olur. Yapmam gereken tek şey, yataktan çıkmak, balkon kapısını açarak, sokağa bakmak ve asfaltın ıslak olduğunu görmekti, ama öyle üşeniyordum ve öyle tembel bir anıma denk gelmişti ki kalkamadım ayağa. Biraz sonra da uyuyup kalmışım. Uyandığımda, yine yağmur sesi duyuluyordu. Bu defa kalktım, yataktan çıkarak, banyoya girdim. Sifon bozuk değildi. Efekt değildi. Yağmur gerçekten yağıyordu. Balkon kapısını örten kahverengi keten perdeyi araladım. Bütün sokak ve gökyüzü sırılsıklamdı. Asfaltın üzerinde neredeyse bir nehir oluşmuş, çağlayarak akıyordu. Ama sabahki durum neydi, bilemiyordum. Sabah vaktinde, kuru muydu acaba? Bunu öğrenmek zor değildi, ama kural gereği, bunu benim görmem gerekirdi. Göremedim ve asla tekrar etmeyecek bir geçmişte kalmıştı her şey ve ben sonsuza dek yaşayıp yaşayamayacağımı asla öğrenemeyecektim. Hiç ve hiçbir zaman…

 

Öğleden sonra yağış daha da hızlandı. Adamın yanına uğradım. Etrafta sargı bezleri, saf alkol ve tentürdiyot kokusu vardı.

 

’’Eğer, iki yüz bin lira bulabilirsen daha uzun yaşamanı sağlayabilirim’’ dediğinde ne demek istediğini anlayamadım önce, ama beyaz önlük ve steteskopla floresan ışığı altında duruyordu. Ve ben, onun ne dediğini biliyor gibi göründüğünü fark ettiğimde, konuyu anlamaya başlayarak, konuşmaya başladım: ‘’Ne kadar mesela?’’ – ‘’Ne demek ne kadar?’’ – ‘’Ne kadar işte, daha ne kadar yaşayabilirim’’ – ‘’Sen iki yüz bin olayını çöz, Tanrı’nın ‘Dur ve öl’’ dediği yere kadar yaşayacaksın. Çünkü bunu ben sağlayacağım, inan bana’’ – ‘’İşin içinde para olduğunda kimseye güvenmem, ama iyi şeyler de bedava olmuyor, evet anlıyorum, ama kötü haber şu ki bende beş para yok’’ – ‘’Bulabileceğin bir yer… filan?  – ‘’O da yok, mal varlığı filan da hak getire, hiçbir şeyim yok, kocaman devasa bir hiçlikten başka hiçbir şey…’’ Bunları duyunca: ‘’Bekleyeceğiz o halde’’ dedi. Umutsuzluğa kapılmıştı. ‘’Kocaman bir hiçliğe sahibim dedin’’ – ‘’Evet, bunun para edeceği bir yer biliyor musun?’’ – ‘’Hayır, ama bunu paraya çevirecek, hiçliği bile yüksek fiyata satabilecek bir sahtekâr tanıyorum. Sen süsleme ve pazarlama gücünü kullan, sonra ‘’sahtekâr’’ işi üstlenir, sonunda para önce senin, sonra benim cebime girer.’’ Sen sonsuza dek yaşarken, ben de kumar borcumu öderim. Her gün basıyorlar muayenehaneyi, sonunda vuracaklar beni, üniversitedeyken tek hayalim doktor olmaktı. Sonunda keş bir kumarbaz oldum.’’ Tüm bu konuşma süresi boyunca sigarayı sarmayı başarmış, çakmağı bulamayınca, ‘’Kibritin var mı’’ diye sormuştu. Kibriti uzatırken, ‘’Sen de ister misin’’ dediğinde, ilk nefesi ben çektim. ‘’Nasıl iyi hissediyor musun? Birkaç nefesten sonra beynine glikoz gitmeyecek, daha iyi hissedeceksin ve ölüm, birkaç gün daha uzak olacak senden’’

Bülent Uçar

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri