Wednesday 12th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” DÜNYANIN DİĞER TARAFINDAN”

Bülent Uçar ” DÜNYANIN DİĞER TARAFINDAN”

_______________

Sokağın sonu, başlangıçtan beri görünüyordu. Kar ve sonra yağmur yağışı hiç durmadı. Ben, büyük kilise kütüphanesinin karşısına, çatının altına kadar koştum, yorulmuştum. Durdum, soluk alıp, hiç beklemeden eski otobüs durağına yürüdüm. Adımlarım yavaş, küçük ama ne yaptığını bilen birinin adımlarına benziyordu. Bunun benimle ilgisi yok. Sokaklar boşaltılmıştı sanki ve sessizlik, evden uzaklaştıkça büyüyordu. Her şey kayboluyordu. Siliniyordu bırakılan izler. Zaman geçti, anı yok, kronoloji, zaman aralıklarını biriktirdi,  kişisel tarih bir rüyada var olmaya çalıştı. Aklımda onca şey varken, ben bunu seçtim:

”…Hafıza çarpıtır, birleşmeyecek şeyleri birbirine yakınlaştırır” dedim kendime. Kuşku kanı sulandırır. Hafıza yapay anıya sığınırken, sahip, hiçbir şey yok olmuyor, her şey orada bekliyormuş, zenginlik her yerdeymiş gibi yanıltır. Bu, kızgınlığa neden olsa da, yine bir nedenle affettirir kendini. Karanlık, tekinsiz ama merhametli bir günde, bulutlar sakinleştirirken, o, ruhu oluşturur, zorunluluğu belirler.

Yürüyüşün sonu var. Durdum. Eski otobüs durağında beklerken, sessizlik öyle yoğundu ve öyle yaygındı ki, kendi sesini bestelemeye başladı. Ölenler ya da kaybolanlar yüzünden, belki bir daha hiç kimse olmayacaktı. Hiçbir yerde. Kilise kütüphanesinin pencere camından içeri baktığımda, hissettiğim şey her ne idiyse onu hiç unutmayacağım ama biliyorum bu da bir anı olmayacak. Sadece insansızlık ve sessizliği mutlak kılarak, yalnızlığı bile var edemeyecek denli zayıf kalacak.

Bir öğle vakti, zaman tükendi, bellek oluşurken, korkuyu uzakta tuttu. Ruh orada var oldu – ama anı yok.

Yine de

Tüm bu olanlar, sessiz soluksuz ama iyi niyetli karanlığa sarılmış, izlemeye zorunlu tutulmayan ancak, gözlerimi alamadığım bir gösteriymiş gibi sunuluyor, bense orada durmuş bütün ayrıntılarını görmek istiyordum. Nedenini hiç bilemeyecektim, fakat olanlar geri çevrilemezdi artık. Ve Şüphe sona ermişti. Başkası söylemesini bekleyemem, hem itiraf etmekten de çekinirler ama biliyordum: Hiç kimsenin arzu edebileceği bir kesinlik olamazdı bu.

Sıradan bir günün olağan herhangi bir görünümü için güçlü bir mucize gerekiyordu. Olağanlık için bir mucize ve bu da gerçekleşmeyecekti. ‘Mucize bile çalışmaz, işe yaramayacak.’ diye söylendim. Başlamayan şeyler bile bitmişti. Henüz var olamadan yokluğa karışmışlardı. Bir rüyanın içinde yaşanan hayatların gerçekliğine karşı duyulan kuşkusuzlukla emindim bundan.

Gözlerimin önüne yaklaşık bir yıldır girilmeyen ölü evi ve onun aylardır kullanılmayan duş zemininin ‘kuru’ görüntüsü geldi.

Varlık ve hiçliğin gerilimi, birinin diğerine ötekinin öbürüne dönüşüp durduğu an.

Ne tam anlamıyla var oluyor, ne de yok oluyorlardı. Otobüs durağına yaklaşınca durdum. Yukarıya baktım. ‘Bulutlar güneşi gün boyu gizleyerek günü merhametli kılmayı başardılar.’ Bunu not aldım. Ben bir şair değilim, yine de unutmak istemem, arada yazarım, çünkü orada kalıyor, bir şeylerin yok olmaya karşı koyması, bilinen bir nedenle iyi hissettiriyor. Oysa yine de bahanem yok.

Bir şeyin gerçekleşmesini ne kadar çok istersem onu o denli mutlaklaştırıyor bir mucizenin ardına taşıyorum. Bu yüzden bu tekinsizlik sona ermeyecekti. Terk edilmiştik, üstelik geri dönüşsüz biçimde. Bu duygu ölümden de ciddi ve katlanılmaz olan tek şeydi. Ölümün tüm belirtilerini gösterirken hâlâ hayatta kalmak ve bunu yaşamanın utanç verici zorundalığı…

Hava bulutlardan dolayı erkenden kararmıştı. Yağmur yağacaktı. Buna sevindim, çünkü yolda olma fikrimi sonsuzca haklı çıkaracak, vazgeçmekten alıkoyacak başka bir neden bulamıyordum. Yağmasını bekleyecektim. Geç uyanmış, nefesimi tutarak, yutkunmayı bile fazlalık sayabileceğim uzun bir bekleyişin ardından çıkmıştım sokağa. ‘Öğleden sonra, saat dört… ’ diye geçirdim aklımdan. Büyük saat kulesi yolun orta yerinde görkemli ve ağır, kıpırdamaksızın bekliyor, zaman akıp giderken… ( Dördü on iki geçiyor. ) Son bir kaç araç daha, kimisi yavaş, diğerleri neredeyse son hızla kulenin yanından geçip gidiyorlar, ayrı yönlere.

Kule yolu ortadan ikiye bölüyor…

O araçlar da gittikten sonra şehrin bu kalabalık ve hiç durmadan işleyen caddesinde hiçbir yaşam belirtisi kalmamıştı. Yine de saf sessizlikle, birilerinin yokluğunun duyurduğu sessizlik arasındaki farkı birbirinden ayırabiliyordum, bu yüzden etrafım hayaletlerle sarılmıştı.

En son geçip gidenlerin uzaklaşan motor sesleri de kesilmeye başlayınca, iyice uzaklaştıklarını anladım. Onlar da gitmişlerdi, yol boştu ve eski otobüs durağında hiç kimse yoktu. Oysa bu saatlerde aradığım herkesi, hatta ölüp gitmiş olanları bile bulacağımı düşündüren biçimde kalabalık olurdu burası. Tıpkı mahşer yeri gibi, yaşayanlar, ölüler hep bir arada… O kalabalıkta, o eski otobüs durağında bulamayacağım birinin başka hiçbir yerde olamayacağını hissettiğimde, elimde olmadan, ister istemez geliştiriyordum, o kişinin orada olduğuna dair kuşkudan uzak, güçlü ve olanak yoksunu bir inancı. Çaresizlik…

Hiç kimsenin varlığının önemi yoktu, her insan yokluğuyla en az bir kişinin hayatını mahvetmek, hiç değilse canını acıtmak için buradaydı. Ben de öyleydim. O daha çok öyle…

Geçmiş geri gelmeyecek, ölüler, orada sıkılmadan bekler, biri oraya dönecek diye. Zaman yolculuğu yok, geçmişe dönüş mutlak. Yeterince beklenirse, geleceğe ulaşmak da olanaklı… Ama anı yok, kronoloji hiçbir zaman terk etmeyecek. Bellek, kendini sahte nostaljiyle kandırırken, zorunlu olan – kaçınılmazı ve yazgıyı var edecek.

Gökyüzü daha da kararıyordu, yukarıya baktım. Bulutlar… ‘Saklanma arzumu büyütürken, yok olma duygumu çoğaltan sığınaklar…’ Görüp duyduğum her şeyi tanımlıyordum, bu tutumuma sonraları ‘belirsizliğe karşı mutlaklaştırma refleksi’ diyecektim. Eve doğru yürüyor, daha önce hissetmediğim yoğunlukta duyduğum, tanımlayamadığım o sona ermişlik anını aklımdan çıkaramıyordum. Bir milat gibi sonraki her şeyi o ana bağlayarak başlatıyordum. İnsansızlık, seslerin yokluğu… Ağaçlardan dökülen kurumuş yapraklar; hiç değilse bugün için uzun ve dar olması gereken fakat bunu başaramayan sokağı boylu boyunca sarmışlardı. ‘Günlerdir hiç kimse uyanmıyor, sanki rüyadalar…’ diye söylendim. Binaya girdiğimde asansörün bozuk olduğunu bildiğimi fark ettim. Biri mi söylemişti, bir önceki binişimde bozuk olduğunu kendim mi anlamıştım? Bilmiyordum. Hiç denemedim. Merdivenlere yöneldim. Böyle bir günün erkenden gelen akşamüstünde hâlâ çalışan bir asansör ‘her şeyin yolunda olduğu izlenimini’ duyurmaya yeterdi oysa.

Benim anılarım yok

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri