Saturday 08th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BÜYÜK BİR DALGA HER ŞEYİ SİLER ”

Bülent Uçar ” BÜYÜK BİR DALGA HER ŞEYİ SİLER ”

________

Aynı sözü tekrar edip duruyordum: ‘’Bunun nasıl gerçekleşeceğini bilmiyorum.’’ diyordum kendime. Art arda söyleyince iyi hissettiriyor, sanki onca kötü şeyin gerçek olmadığı izlenimine kapılmama neden oluyordu. Tekrarlıyordum bu yüzden – Fakat öte yandan biliyordum: Hiçbir şey yoluna girmeyecekti.

Neyin bozulduğunu, kötüye gidenin ne olduğunu da bilmiyordum. Uzun süredir suçlu hissediyorum, keşke nedenini bilebilsem. Sabahları uyandığımda bir daha asla kendim olamayacağımı düşünerek, korkuyorum. Bu düşünce, midemdeki bulantı gibi,  yutkunduğum yere kadar ulaşıyor. Sonra ben, hiç neden yokken ölüleri düşünüyorum. Mezar yerlerinde, üzerlerine gece olan, sonra güneş doğan ölüleri…

Yalnızca, ışığın bulutlarla engellendiği zamanlarda, gündüz vaktinde yaklaşan karanlığın ve kasvetle sarılmış gökyüzünden dökülüp savrulan yağmurun altında huzurlular onlar. Çünkü ben de huzurluyum diyorum kendime. İtiraf etmeliyim: Yaşamın nerede olduğunu bilmemenin tedirginliği ve onun uzağında olduğum hissinden emin olma fikri delirtici olmuştu bir zamanlar. Bir zamanlar gençten de gençken neden olmasın – İnsan hissediyordu böyle şeyleri.

Bazen dev bir dalga gelip her şeyi yok etse diye mahvoluş hikâyeleri kuruyordum hayalimde. Bu hayalin içinde, bütün insanların derdi tasası aynıymış meğer. Zaman akmıyor ya da sadece akıp gidiyor ama bu akışa rağmen her şey olduğu yerde, eskiden nasılsa, yine öyle olduğu gibi kalıyor ve herkes aynı dertten muzdarip. Ardıma dönerek, yaşam ve zamanın kol gezdiği alanlara bakmadığım ve orada olmadığım zamanlarda da kaçırdığım hiçbir şey yokmuş meğer. İşte o an geldiğinde, kendimi bir hiç olmaya gönül rahatlığıyla bırakabilirim, ölüme bile korkmadan gidebilirim. Ama bana engel olan bir şey var. Zaman akar – saatin tıkırtıları çağırır, asla huzur vermez, orada öylece yatıp kurtların beni kemirmesine izin vermeme engel olur. Eylemsizlikteki huzuru sabote eder.

Buna, hiçbir zaman katlanılmaz. Zaman çağırır. Dünya hep döner, yeryüzü ve çaba hiç ölmez. Çocukken uyuduğum yataktaki ateş hiç sönmez.

Ölüler kuşku duymazlar. Sadece onlar emindirler. Apaçıktır gerçek: Geri dönmek isterler.

2         

Koridorun diğer ucundaydım, hiç kimse yoktu. İş saati sona erince, orada bulunan herkes kaçar gibi uzaklaşmıştı. Temizlik yapan kadınlar, biraz önce buradaydılar. İşlerini bitirir bitirmez onlar da gitmişler.

Akşamüstü ve ışıklar henüz açık değil. Güneş, hâlâ yerinde mi? Çünkü içerideki ışığı da etkiliyor. Gökyüzünün güneşsiz ve bulutlu olduğunu, perdeyi aralamadan da biliyorum. Orada durmuş, bunları düşünüyorum. Temizlik sonrası; zeminde kalan, kurutulmadan bırakılmış sularla hâlâ ıslak koridor…

Yürümeye başladım, sonsuza dek yürüyebilirdim bu koridorda. Öyle güzel ya da huzur verici olduğundan değil, güvenli olduğundan hiç değil, attığım her adımı tüm milimetre ve milisaniyeleriyle duyumsuyordum. Asla bitmeyecek gibiydi. Koridor zeminindeki su birikintilerinde yansımamı izliyor, başımı çevirip uzaktaki pencerelerden görünen sokağa baktığımda bulutlarla kararmış gökyüzünü görüyordum. Suyun deterjan kokusuyla birleşerek oluşturduğu ve tuhaf bir güven duygusu duymama neden olan ferahlığı burnumun ucunda tutuyor, içeriye almıyordum. Nefesimi tutmuş, tüm bu anı, o ana ait bütün bu zamanı kontrol ediyordum sanki. Öyle bütün ve eksiksiz hissediyordum ki; eğer ben, o an nefes almaya başlasam, ağırlığı olmayan bir parça nefes ve içime dolacak havayla birlikte tüm bu zaman kulesini alaşağı edecek bir hayalet ağırlık oluşacaktı. Koridorun sonuna geldiğimde merdivenleri inip dışarı çıktım. Yağmur başladı. Pardösüme sarındım. Elimle de ıslanan saçlarımı özenle geriye attım. Yürümem gereken uzun bir yol vardı, otobüse ya da metroya binmeyecektim. Eve kadar uzun bir yol… Yoldan da uzun, çok uzun bir zaman… Hayatımın geriye kalanıyla ne yapacağım umurumda değildi. Eve kadar yürüyecektim. Daha binlerce adım, binlerce zaman kırıntısı… Asla bitmeyecek ya da sonuna dek sürecek gibi. Plan yapmaya, planı gerçekleştirmeye yetecek kadar zaman yok. Ama eve gitmeliydim. Bu yolculuk, sonsuza dek, hiç değilse sonuna dek sürecek bir serüven kırıntısıydı. Kahraman olmaya hiç gerek yoktu. Hiç kimse olamamış, bir hiç adam bile, ruhunda bu serüveni taşıyabilirdi ve her kim olsa, yeter ki bilsindi değerini, bu serüven bırakılırdı onun ellerine ve emrine. Yolun çıkış kısmında seçim yapma zamanı geliyordu. Bir sapak vardı. Orada beni bekliyor olmalıydı. Sözünü hep tutardı ve onu, hiç değilse gölgesini uzaktan gördüm. Kuşku yok ki, gölgeye neden olan asıl varlık da oradaydı. Yanına yaklaşınca, içimden kendi kendime konuştum:

  • İnsanın sadece örtünmek için ölmeyi dilemesi ne tuhaf. Çırılçıplak, üstelik ıslakken… – Canım sıkılmıştı. Korkuyordum – Kendi sözümü yarıda keserek:

‘’Bak kar yağıyor’’ dedim, ona. ‘’Buz tutacağız, bir fikrin olmalı, söylesene nasıl kaybolabiliriz, görünmez olmak bu denli zor bir şey mi?’’

‘’Ölüler, sadece bu anlarda huzurlu. Öyle değil mi?’’

Başını ‘’Evet’’ anlamında salladı. Mezarlığın kıyısına dek sokulduk.

‘’İlk sen gir’’ dedim. Kapıyı araladım. Daha sözümü bitirmeden içeriye girmişti. Arkasından yürüyordum.

‘’Dikkat et!’’ dedi.

‘’Neye?’’

‘’Koş!’’

Soluk soluğa koşuyorduk ve nedenini hiç merak etmiyordum, öyle karanlık – öyle korkutucu ve öyle soğuktu ki, o an, herhangi biri karşımıza çıksa ve henüz tanımlama ihtiyacı gecikmişken cebimdeki bıçağı boynuna saplardım. Onu, o bıçağı oradan nasıl çıkardığımı bile anımsamadan yapardım bunu.

Derken yavaşladı – bunu zamanında yapmıştı. Aynı tedirginlik ve gerilimle biraz daha koşsaydık, bu korku beni neye dönüştürürdü bilemiyorum. Onun korkusu, benim korkumu daha da büyütüyor, sınırsız ve buzdan bir karanlığa dönüştürüyordu. O yavaşlayınca, ben durdum. Sanırım biraz daha güvendeydik ve hiç değilse o an için korkulacak hiçbir şey yoktu. Dizlerimin üstüne çöktüm, göğsüm hızla inip kalkıyordu. Birkaç defa öksürdüm, tam konuşmaya başlayacaktım ki, sözüm yarıda kesildi. Korkuyla bağırarak, yeniden koşmaya başladı. Yüzündeki korku ve attığı çığlık, o güne dek gördüğüm en ürkütücü şeydi. Bu defa kıpırdamadım bile. Gözlerimi kapattım, o an o her ne gördüyse ben görmemek için ne gerekiyorsa yapardım. Kendi kendime sarınıp iyice küçüldüm – Başımı, yerdeki çamurların üzerinde duran dizlerime kadar eğdim ve oraya koydum. Fısıltıyla ‘’Lütfen… Lütfen… Lütfen…’’ diyordum – Bu sözcükler, yalvarmak için ince bir kalkan oluşturmuş, korunmama yarıyordu sanki. Devam ettim, hiç susmadan sabaha kadar sürdü bu yalvarış. Sabah olunca yağmur yağmaya başladı. Başımı kaldırmaya hâlâ korkuyordum. Yağmurun rüzgârla karışan sesi, güvenli bir dünyada olduğum hissini duyuruyor, yerimden kalkmak için cesaret veriyordu. Önce dizlerimin üzerinden başımı kaldırdım. Karşımda oturmuş, ıslak ve kurumuş dallarından yağmur suları akan ağacın birine yaslanmış, sessizce uyukluyordu. Ayaktaydı, iki büklüm olduğum yerden kalkarak ona doğru yürüdüm.

‘’Neden gitmedin?’’ dedim, birden.

‘’Tek söyleyeceğin bu mu?’’

Eliyle uzakları işaret ederek, ‘’Yolun ileri kısmına doğru bak, ne görüyorsun?’’

‘’Mezarlıktan başka bir şey yok’’

‘’Çünkü sadece mezar yerleri var burada’’

‘’Beni neden buraya getirdin?’’

‘’Senin beni buraya peşinden sürüklediğini sanıyordum’’

Varlığımın bir önemi yoktu onun için, yüzüme bile bakmadan geçip gitti yanımdan:

‘’’Boş ver’’ dedi

Arkasından yürüdüm ben de. Kendi kendine konuşuyordu. Yanında olmasam, anlatmaya yine devam eder miydi bilmiyorum ama o an, onu konuşmaya haklı çıkaran bir bahaneden başka bir şey değildim. Genç bir kadından söz ediyordu…

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Live Sex Webcam Sex Backstreet Theme Herbalife Ürünleri