Sunday 09th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BEKLENMEYEN ”

Bülent Uçar ” BEKLENMEYEN ”

<

1

________

Gece yarısından epey sonra, eskiye dair anımsamalar, keder ve mide bulantısıyla uyandım. Banyoya girmeden önce, koridorda, ne olduğunu bilemediğim bir şeye çarparak düşerek, srtımı soğuk duvara yasladım. Kafam daha da bozuldu. Eskiye dair o anımsamalar daha da güçlü akın ederek saldırdı. Ben de kızacak bir şeyler arar gibi, olmadık birini bularak, ona yöneldim. Antik Roma’dan Seneca…

Ve onun söylediği rivayet edilen sözle insanlara verdiği salık ‘’… Çok sevdiğiniz şeylere fazla bağlanmayın. Aranızda biraz mesafe bırakın ki, kaybettiğinizde, acınız tahammül edilemez boyutlarda büyük olmasın.’’ Bu sözü de getirdiği öneriyi de hiç sevmiyorum. Yani, lanet olsun, insan çok sevip çok değer verdiği, onsuz yaşayamayacağı bir ‘’şey’’le arasına nasıl mesafe koyabilir ki? Ve eğer mesafe

koyabiliyorsa, yeteri kadar sevip değer veriyor mudur?

Sonra,

Bir hayatı değerli kılan nedir? Varlığı mutlu eden şeyler mi? Yoksa yokluğu soluksuz bırakacak denli üzen şeyler mi? Ben bunları düşünerek, orada, koridorda yine uyumuş, kederden de anılardan da uzaklaşabilmiştim.

 

 

 

2

________

Sessizliği bozmadan konuşarak, yalnızlıktaki saklanma huzurunu koruyarak yalnızlığı gideren insanlar ne büyük şans ve ne coşku duyuran mucizelerdendir, diye düşünüyordu kadın… Ve onun için böyle biri vardı, Adı, Rauf’tu

 

3

________

Diğerinin

Adı Haldun… Ve bilmediği, kısmen uzak sayılabilecek bir yerde kaybolmuştu, aklındaki soru: ‘’ Ulaşmaya değer hiçbir şeyin kalmaması, neye bağlı? Bunu ne zamandan beri hissediyorum?

Cevabı bulamamıştı ama Pazar yoluna inen sapağın başındaki, yirmi beş yaşlarında görünen, biraz sonra masmavi olduğunu anlayacağı gözleriyle etrafına bakınan, yanında da beş yaşlarında sarışın bir erkek çocuğu bulunan kadına doğru yürüdüğünü ve bir kırılma anının öncesinde olduğunu az buçuk biliyordu.

4

________

Kadının yanında durdu. Önce, kaybolduğunu söyleyerek, bilindik bir yeri sordu. Sonra,’’Ulaşmaya değer hiçbir şey yok. Sizce bunun nedeni ne?’’diyerek, ikinci soruyu sordu. Kadın, ikisine de cevap verdi. Haldun, iki cevabı da önemsemedi. Kadına baktı.

‘’Ölüm, geldiğinde…’’ dedi. ‘’…Sizce, ondan neyi saklayarak, alıp gitmesini engelleyebiliriz?

‘’Bilemiyorum, O, her şeyi alıp gitmez mi, saklı ya da saklı olmasın, her şey, onunla gider.’’

‘’Ama ben sanmıştım ki, sadece kişinin görüp, hafızasına sakladıkları, onunla kalır. Beni anlıyor musunuz?

‘’Belki biraz…’’

‘’Şu an mesela, gülümsüyorsunuz. Sizden bile gizlenen, belki farkında olmadığınız bir şey bu. Ve bu, benimle kalacak.’’

‘’Bunu sevdim. Güzel bir düşünce… Ben de bazı geceler, ‘’sesi’’ duyarım.’’ dedi, kadın.

Hangi sesi?

‘’Bana sonsuz bir zamanla, yine sonsuz bir mekânın, sesi gibi gelir’’

‘’ Bu ses, neye benzer ki?

‘’ Bazen gecenin sessizliğinde duyulan, mırıltıya dönüşmüş insan seslerine… Bazen de uzakta havlayan bir köpeğin sesine. Bazı zamanlar da üzgün olduğum günlerde ki – böyle günler çoktur – kendi hıçkırık ve ağlama seslerime.

‘’Neden ağlıyorsunuz?

Öyle  pek günahım da yoktur ama, günahkârlık takınrtıları, affedilme arzu ve hezeyanları, diyelim ancak bazı geceler de aklıma bazı büyük merhametsizlikler gelir ve canıma okur.’’

‘’Mesela.. Bunlardan bir tanesini anlatır mısınız?’’

‘’Elbette ama lütfen söz verin, aramızda kalacak.’’

‘’Tamam, anlatın. Söz veriyorum.’’

‘’Şimdi anlatacağım olaylar, gerçekten yaşanmış mı bilmiyorum. Umarım yaşanmamıştır. Bir adam ve onun oğlu olan ‘’çocuk’’la ilgili:

5

________

Adamın ortanca oğlu uykudayken ve yüzü henüz sekiz yaşının inceliğini taşırken, adam, ayağında gıcır gıcır parlatılmış siyah kundurasıyla çenesine savurmuştu güçlü acımasız tekmesini, çocuk aylarca gümüş bir çenelikle dolaşmıştı, Diş teli gibi bir şey değildi ancak onun gibi ağzın içinden çeneyi destekler biçimde, ağız boşluğuna takılmıştı bu gümüş çene tutucu. Çoğu zaman cebinde kuruş bile bulunmazken; gümüşten bir çeneyle dolaşmak çocuğun hoşuna giderdi. Babası onu bir güneşli öğle vakti evin bahçesinden izlerken, çocuk metal elektrik direğinin altında dünyanın uzak bu kayıp sokağında sanki her güzel şey yakınmış gibi bahçedeki adamı görünce kaçacak olan diğer çocuklarla birlikte oyun oynuyordu, Başına gelenden haberi yokmuş, çenesi hayat boyunca yerinden kaymış halde olma riskini taşımıyormuş, babası onu bahçeden izlemiyormuş gibi… Adam, kötü bir adam değildi, iyi diyebilmek için gerekli özellikleri de taşımıyordu. Kötülük yapmaya gelince, bundan sakınmıyordu, Bunlar, bir adamı kötü biri yapmaya yeterli diye düşünülebilir ancak yetmediğini biliyorum. Çocuk; bahçeden izlenirken,  oyun sırasında arkadaşlarına gülümsüyor. Sanki ona hiçbir şey olmamış gibi… Sonra, gümüş çenesini göstermiş yine gülmüş, diğer çocuklar çocuğun babasını görünce kaçmışlar. Onlar, kaçınca, çocuk, bahçeye babasına doğru bakmış. Babası da ona bakmış. Çocuk, gülümsemiş, olduğu yerde dönmüş ve babasına seslenmiş, ne dediğini kim bilir? Babası; bahçenin diğer tarafındayken, oraya, oğlunun yanına gittiğini ve çocuk, ona gülümserken ve asla bir daha yapmayacağına, ona vurmayacağına eminken, iyileşmeye başlamış çenesine bir daha vurduğunu görmüş. Bu sahne, adamı öyle çok korkutmuş ki,  gerçek kötülükle karşılaştığını, bunun kükürt kokan uğultusunu duymuş ruhunun en karanlık, yön verilemeyen, kontrolsüz derin kısmında, İçindeki dehşetin eşliğinde, büyük bir merhamet duymuş çocuğa karşı. Geriye kalan ömrünü hep bu anın gölgesinde geçirmiş. Öleceği zaman gözünün önünden geçecek olan kâbusu biliyormuş artık ve neden geriye dönmeyeceğini de… Çünkü insanlar, ölüm anlarında; hayatları boyunca, yapmaktan en çok korktukları şeyi yaptıklarının kâbusunu görerek ölürlermiş. Bu şeyi yapmadan öldüklerine de öyle çok şükrederlermiş ki, geri dönerek bu korkunç şeyi yapma riskini duymamak için geri dönmez, oralarda kalırlarmış. İşte ben, bazen bunları düşünerek ağlarım…’’

6

Rauf

________

Evden sokağa çıktığımda, hava hâla karanlıktı ve affedilme arzum olduğu yerde dururken, gece vakti kendime verdiğim söz değil de yaptığım plan demeliyim. İşte o, kendine ait olan o tuhaf ve korkutucu olan yerinde benim onu gerçekleştirmemi bekliyordu. Kuytu bir yere, kendine sığın ve oraya kendi gölgene,  karanlıktaki evine saklan, böğüre böğüre ağla ve kurtul.

7

________

Kişisel bir dünya, insan, evren ve korku konusuna giriş

Manik depresyon ve paranoya olağandır, paranoya, kendi açımdan gerçeğin ayrıntılı düşünülmesinden başka bir şey değil, çok detaycı olunduğunda, tehdit algısı kaçınılmaz ve dünyanın şarjörü dolar, zaman nişan alır, ölüm, uygun bir anda işini garantiye almak istercesine, başka bir yerde değil, orada, alnında patlar. Ama önce sürünürsün, amacın dünyanın tozu toprağını süpürmektir, sanki

8

______________

Bir sabah serinliğinde, erken sayılabilecek bir saatti, hayalimde, akşam olduğunda eve dönüş yolu ve dünyanın dışarıda kaldığı anın görüntüsü eşliğinde, kulağımdaki kulaklıkların duyurduğu bir Other Lives şarkısıyla – Old Statues – yürüdüm, okula doğru, zamanı da parçalara böldüm. Her on bir saniyenin onu depresif,biri manik modda geçirilen bir binlerce saniye süreci başladı. Bu tür anlarda hep olduğu gibi aklıma kendim,  geçmiş zaman, dünya ve korkular geldi.

9

________

Başta kendim olmak üzere, insanın kendisini dünyayla tanışık ve güven içinde hissetmesinin o tuhaf akıl almazlığı geldi, bu da bana bir çeşit cüretkârlık gibi göründü. İnsan, kendi şehrini, semtini, mahallesini, sokağını, evini, ailesini ve arkadaşlarını tanır, onlardan aldığı sevgi ve güven hissini bütün dünyaya aitmiş gibi kendini bir yanılgıya kaptırır. Ancak ne zaman hiç tanımadığı yerlerde yalnız kalsa, anlar, dünyanın hiç de öyle tanıdık ve kendisi için var olan bir yer olmadığını. Aslında dilini bilmediği yabancı topraklarda olduğunu… Sinema salonlarının da bu nedenle hep sığınılacak yerler olduğunu. Çünkü kötülüğe ve ölüme hiç kimse bilet satmaz. Onlar ,ya biletsiz ve birden dalarlar salona ya da hiç giremezler. Orada dile de ihtiyaç yok. Konuşmak yasak

10

________

Onu ilk gördüğümde hâlâ burada, yeryüzünde, insani kural döngüsüne sahip olduğumu sanıyordum. Belki o da böyle sanıyordu. O ve ben,  henüz ne yapacağımıza, sırada ne olduğuna karar vermemişken kendisine bir doğum gününde yazılmış bir mektubu okumaya başladı:

11

_______________

Sevgilim, Canım… Bugün En tehlikeli var oluş biçiminin, tüm güzel şeylerin yalnızca bir güzellik yüzünden, onun yüzü suyu hürmetine var olduğu bir yaşamın içinde vuku bulduğunu söylemiş miydim? Söylemişimdir, ben her şeyi söylerim. Her güzel şeyi, her üzücü şeyi, sana söylerim. En bilinen düşüncelerim, hiç bilinmeyenler, hepsi senin tarafından duyulur. Bir şekilde bilirim aslında bir ölüyle konuşmak gibidir, bir gün kaybedeceğinden emin olduğun biriyle konuşmak ve kaybın farkında olmak ama neden bilmem sanki sen hiç kaybolmayacaksın ve hiç ölmeyeceksin gibi yaşıyorum. Öyle davranıyorum, nedendir bu eminlik duygusu bilmem, belki senden yaşlı olduğum için; benden önce ölmeyeceğini düşünüyorum ya da çok sevdiğini bildiğim için   beni hiç terk etmeyeceğini… Ama bazen geliyor aklıma neden hiç korkmuyorsun? Ya sana bir şey olursa diye. Çünkü sensizlikle ilgili bir planım yok, sen olmadığında ne yaparım, bilmiyorum, Çünkü seninleyken ne yaptığımdan çok senlinle yaptığım bilinci ya da sensizken yapsam da yanına geleceğimi bilmenin bilinci yetiyor yaptıklarımı değerli kılmaya. Sahip olduğum her şey,  sen varsın diye güzel geliyor. Evimizdeki çerçeveler, aldığım yeni gömlekler, ayakkabılarım, TV paketimiz hem de iki tanesi, sen olmasan birine bile katlanamam… Gülme… Bu çok trajik aslında…  Ve yalnızlık, seni mutlu kılanın her şeyi güzel kılanın yokluğunda çıkıyorsa açığa, bu en üzücü şey olmalı. Nefes almak bile mümkün olmuyor ki, bu, en kolay yaptıklarımızdandır… Geçen hafta otobüsteyken birdenbire sen olmasan ne hissederim, diye düşündüm, varlığım çok gereksiz, fazladan bir şey olurdu, yeni almayı düşündüğüm fotoğraf makinesi… Onu, ölsem almazdım senin olmadığın bir hayatın içinde, Çünkü o makineyi almak zaten fazlalığı ve anlamsız, karanlık sertliğiyle beni boğmaya yeterdi bulantıyla. Eve girmezdim sen olmasan, girsem de kendime bakmayı hep unuturdum senin yokluğunda, yemek yemez, yalnızca sigara içer, kanepede uyurdum – Sonra, birden uyandığımda karanlıkta, gecenin çok geç ileri saatlerinden birinde, beni uyandırmadığını anladığım o anda, nasıl acı çekeceğimi anlatamam… Sen olmadığında, kanepede öylece kalırdım. Senin seveceğin şeyleri gördüğümde üzülürdüm sana alamadığım için, sen de benden isteyemediğin için… İstediğin zaman çukulata alabilirsin yani. Sen olmasan hayalini kurduğumuz o İskandinav ülkelerinden birine gider – bir süre yaşar – Sonra, orada bir yerlerde yüksek bir yere – buzların içinde soğuk günlerde, bir battaniyeye sığınırdım. Seninle evimizde yaptığımız günlerdeki gibi… Sonra, sigaram filan olurdu – Onları içip dururdum, ne zaman öleceğimi bekleyerek…

‘’Kim yazdı, bu mektubu sana?’’

‘’Sanrısı olan bir adam… Adı Rauf’tu, belki… O’nunki öyle bir sanrı ki, kendini benimle evli, beni karısı, bu çocuğu da oğlu olarak biliyordu. Bu sanrılar, onun için, şu üstüne bastığımız asfalt kadar kuşku duymadığı gerçeklerdi. Ama bununla da yaşayamazdı. O, kendini öldürmeden önce, suçu kendi üstümden atmak, onu belki kurtarabilmek için şöyle söyledim, ona:

12

________________

‘Biz, seninle ikimiz birbirimizi seviyoruz, aramızda hiçbir sorun yok. Bizim gerçek denilen dünyayla aramız bozuk ve bunu ben de sen de aşamayız.’

Ben susunca, o konuşu:

‘ Bir erkek bir kadını, bir kadın da bir erkeği her güzel şeyin yerine koyuyorsa, birbirlerinin neyi olurlar? Dur, lütfen sen söyleme. Birbirlerinin Odysseia’sı ve Penelope’si.. Bu küçük çocuk da Telemakhos’ları… ‘’

 

‘’…İlginç bir adammış.’’

‘’Bir gün de bana doğum günü mektubu yazmıştı. Onu da okumamı ister misiniz?

‘’… Lütfen…’’

13

________

 

‘’ Ben, öyle yaldızlı güzel sözler söyleyemem, keşke söyleyebilsem, keşke ben de okumuş insanlardan olsaydım ve duygularımı görkemli şekilde dile getirseydim ama bu kolay değil. Doğum günün kutlu olsun, canım karım. Belki de sadece ikimiz olacağız, çoğalmayacağız, çünkü belki de bir çocuğa anne ya da baba olmak için değil, sadece birbirimiz için, birbirimize eş olmak için gönderilmişiz dünyaya. Her şeyi kafamın içindeki şeyler başlattı. Ve belki bir gün yine oradaki şeyler bitirecek ama sen olduğun sürece onlar da tehlikeli olmayacak. Beni yaşattığın için, tahammül etmemi kolaylaştırdığın için teşekkür az gelir.  başka sözcük de yok. Seni sevmek ve senin için var olmak, hayatım boyunca yaptığım en değerli şey. Sana doğru gelmeyeceksem, nereye gideceğimi bilemem. Ölümden korkmamın nedeni de bu belki, cehennemin yolunu bile bulamam. Kaybolur giderim diye korkuyorum. Benden çok daha uzun yaşamanı ama hep bana ait olmanı dileyerek doğum gününü tekrar kutlarım.

 

 

 

 

 

14

_______________

Yaklaşık on beş dakika sonra evde olacaktık, perdeler usul usul uçuşacaktı. Benim de onun sorduğu soruya verdiğim karşılık ‘’… Çünkü elimdeki gerçekler, ikimizin de işine yaramaz.’’ Olacaktı. Kış günlerinde, ellerim o denli üşüdükten sonra, markete girmek eziyetti.

Hiç çıkamayacağım. Orada ömrüm tükenecek, reyonlar arasında çürüyüp gideceğim diye ödüm kopardı. Çünkü satın aldıklarımı poşete koymak için o poşeti mümkün değil açamazdım Ellerim neredeyse tutmazdı. Onunla birlikteydik. O, ucuz bir şarap ve yine ucuz ve öğrenci işi bira istemişti. Bira da şarap da harikaydı. Evdeki ilk yudumlarda anladık. Müthiş şeylerdi. Bir defa çok ucuz, çok düşük fiyatlılardı.

Poşeti açmakta, ben yine çok zorlandım. Kasiyer çocuk, bunu fark edince, ben de bu fark edişi görünce

‘’… Cehennem, sanırım böyle bir yer, poşeti hiç açamayıp, takılıp kaldığım, üstelik paramın da hiç olmadığı, yalnız da kaldığım bir yer. Bir de Türk televizyon programlarına talk showcuları ve şarkıcılarına maruz kaldığım bir acı mekânı.’’ dedim.

Kasiyer çocuk da elimdekileri poşete koyup uzatırken cevap verdi. ‘’Şimdi, size cenneti sunmuş olmasam da cehennemden uzaklaştırmış olmalıyım.’’ – ‘’ Olabilir ve teşekkür ediyorum, doktor.’’

Çok geçmeden eve ulaştık. O, şaraba başladı, ben biradan biraz aldım. Neden bilmem, uzun bir süre uyumuşuz. Uyandıktan sonra, onun üzerinde hiç kıyafet yoktu.

15

________

Çok güzel görünüyordu. Bana Diane Kruger’ı anımsattı ve ben bu düşünceyle, bir de onun eşsiz güzelliğiyle meşgulken rüzgâr, hafifçe esti. Perdeler usul usul uçuştu. Böyle olunca her uçuşta, karşıdaki binalar bir görünüp bir kaybolmaya başladı. Pencerelerin altındaki parktan anneler ve çocuklarının sesleri işitildi

O da sordu: ‘’… Seni tanıyalı seneler oldu. Birlikte olalı da 5 sene filan ve sen de farkında mısın bilmiyorum ama yalan söylemediğin tek bir gün bile yok, bunu neden yapıyorsun?’’ –

16

________

‘’Gerçekler sana da mahrem şeylermiş gibi gelmiyor mu? Onlar öyle uluorta konuşulmaz… Üstelik, ben, akşam vakti söylediğim yalanları sabahları gerçeğe dönüştürüyorum ya, bu, sana yetmiyor mu ki? Ayrıca, elimizdeki gerçeklerin, ikimizin işine yarayacağını da sanmıyorum.’’

 

Bülent Uçar

 

 

 

 

 

 

 

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri