Sunday 09th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SOĞUK BİR GÜN ve İKİ YALNIZ ÇOCUK ”

Bülent Uçar ” SOĞUK BİR GÜN ve İKİ YALNIZ ÇOCUK ”

______________

Erken uyanmıştım. Yataktan kalktıktan sonra sendeleyerek yürüdüm. Başım dönmüyordu ama bedenimi sağ tarafı sol tarafa göre daha ağırmış gibi o tarafa daha çok eğim vardı. Bu yüzden dengemi bir türlü sağlayamıyordum. Hâlâ zifiri karanlıktaydı evin küçük salonu. Kendimi, perdelerin altındaki eskimiş büyük koltuğa bıraktım. Salon biraz soğuktu, ayaklarımı ısıtmak için kalorifer peteğinin sıcacık metal yüzeyine uzattım. Daha iyi hissediyordum, sonra o koltuk öyle rahat ve güvenliydi ki, dengeye filan ihtiyacım kalmamıştı. Sonra, aklıma nereden geldiyse – onca sözcük ve bu sözcüklerden oluşturabileceğim o kadar çok kombinasyon varken, ben: ‘’Hayatımın en büyük aşkı…’’ dedim kendi kendime. ‘’Onunla ölüm anımda ya da öldükten hemen sonra karşılaşacağım. Ve karşılaştığım anda da kaybederek, böcek, kurt ve toz toprağın içinde çürürken özleyeceğim onu, sonsuza dek. Çünkü o, ölümden önceki hayatımın bütünü, hiçbir anını diğerinden ayıramadığım ömrümün tamamı olacak. Kişisel hayatım ve içinde yer alan bütün geçmişim… Varlığımın bizzat ve bütünüyle ta kendisi… Onu öyle özleyeceğim ve ona yeniden dönmek için öyle çok istek duyacağım ve bu istek öyle güçlü bir tutkuya dönüşecek ki, o, bu yüzden en büyük ve biricik aşkım olacak ve ben ona hiçbir zaman ulaşamayacak, onu sonsuza dek ağır ve korkutucu bir umutsuzlukla seveceğim.

Gecenin en geç anı sonlanırken sabahın en erken saatlerinden birinde ve kapkara bir karanlığın içinde ben bunları düşünüp dururken, birden ayağa kalktım ve şüphe taşımayan mutlak sayıyı buldum. Seksen dokuzdu o. O küçücük salonda 89 adım atmalıydım. Bu adımları yerimde sayarak atmak akıllıca olurdu ama ben dünyanın güneşin etrafında dönerek mevsimleri değiştirmesi gibi, kendi etrafımda dönmek koşuluyla kişisel, buzdan da kara ve soğuk kışımı oluşturmak istiyordum. Bu yüzden odanın en dip köşesine doğru yürüdüm. O köşeden başladım ilk adımlara ve bir spiral çizmek amacıyla dönüp durdum. Seksen dokuzuncu adımda bekledim. Hava soğudu. İlk kar düştü ve fırtına soluk almaya olanak tanımadan başladı ilk yıkımına. Bunu benden başka gören olmadı. Bu benim kişisel ve karadan da öte kapkara kışımdı. Onu kendim var etmiştim, kendi eksenimde uzun uzun dönerek…

Tekrar koltuğa döndüm. Üstüme yün bir battaniye alarak iyice sokuldum kendime. O halde uyumuşum. Ölümden korkmadığım anlardan biriydi. Bu tür anlarda ölünce sanki hâlâ hayattaymışım ve bir daha ölüm riski yokmuş gibi yaşayacağımı sanıyorum. ‘’Burası ölüm sonrası’’ diyorum kendime. Ölünce, bir şey değişmiyor. Evime geliyorum. Kaldığım yerden devam ediyorum. Ölüm, ölen kişinin ölümünü yaşamadığı, ölümle hiç karşılaşmadan ölmesi sonucu – hayatını önceden nasılsa o şekilde, hiçbir şey değişmeden, olduğu gibi, kaldığı yerden devam ederek sürdürdüğü bir deneyim…

O şekilde öğle vaktine yakın bir saate dek uyumuşum – Uyandığımda vakit çok geç gibi geldi bana. Hiçbir yere geç kaldığım filan yoktu ama geç kaldığım bir şey varmış gibi pişmanlık duyuyordum. Bu geçici ve sabote edici bir duyguydu. Anladım ve bir tuşa dokunarak durdurur gibi sona erdirdim onu – O sırada:

Birden çıktı odasından. Ayaklarını sürüyerek girdi salona, pencereye doğru yürüdü, perdeyi araladı ve konuştu:

‘’Yağmur yağışı durmuş sonunda ama yollarda hiç ıslaklık olmaması sence de garip değil mi?’’

‘’Yağmur mu?’’

‘’Evet, bir bebeği dinlendirir gibi gece boyu ninni söyleyerek uyuttu beni’’ dedi ve odasına yöneldi. Sifon bozuktu. Haberi yoktu ve gece boyu taşıp durarak çağlayan suyun sesini yağmur sesine benzetmiş, öyle uyumuş olmalıydı. Sadece onu ıslatan ve ona ninni söyleyen, soğuk gecenin var olmayan yağmuru.

Yine odasına döndü. Onu tanımıyordum. Aynı evde kalıyorduk ama tanışmıyorduk bile, adını bile ben koymuştum onun. Asıl adı neydi hiç merak etmedim. O da hiç söylemedi. Onu nasıl çağırdıysam öyle bildi adını. Hiç garipsemedi. Kolay adapte oluyordu. Bir süre sonra evden çıktı. Ben o sırada, üç hafta önce; bir gün her şeyi unutacağım endişesiyle kişisel notlar almaya karar verdiğimi anımsadım ve ilk notlar için bir ses kaydı oluşturdum:

‘’Burada biriyle kalıyorum. Onu tanımıyorum ama bana çok benziyor, ona baktığım sırada, aynaya baktığımda gördüğüm şeyi görüyorum.’’ Kaydı durdurdum. Tekrar başlattığımda, ‘’Zamanın gelecekle ilgili olan kısmını zerre merak etmem. Her ne olacaksa olur, hiç kimse engel olamaz.’’ dedim, sonra devam ettim:

‘’Ancak konu şimdiki zamanın yeterliliğine sığınmak ve orada bir ‘’HİÇ KİMSE’’ olarak var olmak olduğunda, kendimi imha ederek yok olurum. Bunu da neredeyse hastalıklı,  ölümcül bir soluğun yapışkan dokunuşundaki ısrar gibi saplantı haline getirebilirim. Sözünü ettiğim şey anı yaşamak filan değil, anı yaşamak her ne ise ne, hiçbir zaman ilgimi çekmedi.

Fakat konu, zamanın en güzel kısmı ile ilgiliyse, kişisel kanımca, en güzel kısım, ‘’GEÇMİŞ’’tir. Çünkü orada ben varım. Çünkü orada sürprize yer yok artık, orası güvenlidir. Güzel anılardan da söz etmiyorum. Kişisel ruhumun ve hatta ‘’BÜYÜK SAHİBE AİT RUHUN’’ yaşanıp bitmiş geçmişle birlikte, hafıza ve nostalji duygusu aracılığı ile bilincimin iç tarafındaki en karanlık kuytuya kodlandığını biliyorum. O kodları çözerek sırrı ifşa etmek için her zaman oraya bakarım, bir gün geleceğe doğru yol alsam bile gözüm geride kalır. Bunun adı sadece nostalji değil, yaşanan tüm şeylerin özü geçmişte kalan anlara tutunuyor ve orada kalıyor. Şimdiki zamana ya da geleceğe ulaşamıyor. Ben bu yüzden her zaman oraya bakarım.’’ dedim. Sustum

Bir ara ve bu defa gerçek bir yağmur yağışı başladı. O an uyumuşum. Bir süre sonra birini gördüm, o ben değildim ama bana yine çok benzeyen biriydi.

Elinde siyah bir cep telefonu vardı.  Telefon kapaklıydı. Dış yüzeyi, denizanası gibi kaygandı. Nedenini bilmiyordu ancak bu benzetme gelmişti aklına. Telefona bakıp ‘’Denizanası’’ diye iç geçirdi. Elindeki şeyden midesi bulandı. Fırlatıp atmak istedi. Ama yapmadı. Vakit gece yarısını geçmişti. Etraf çok karanlıktı. Yokuşun sonundaki mezarlık yolunu koruluğa bağlayan ara bölgedeydi.  Saatin çok geç olması kimseyi etkilemiyor olmalıydı ki, koruluğun içinden yola doğru kalabalık bir insan sürüsü geliyordu. İçlerinden biri çarptı gözüne. Epey önce, çok uzak kıta Amerika’ya gidip de bir daha dönmeyen kız. Amerika, öteki dünyaydı. Ölüler belki de sınırı geçerek oraya gidiyor, kuytu bir sokakta izbe bir bodrum katına, depo ya da kilere veya garaja saklanıyordu. Bu kız ilk kez dönüyordu, oradan. Ve ona doğru yürüdüğü yer mezarlık kısmı olmasına rağmen, etrafta tek bir mezar yeri bile yoktu. Mezarlık yok olmuştu sanki ve kalabalığı oluşturan onca insan sanki mezar yerlerinden çıkmıştı ve mezar yerleri de bu nedenle kaybolmuştu. Amerika’dan dönen kıza doğru yürüdü. Kız yalnız değil – yanında bir adam var. Adam, kızdan birkaç adım geride, kızı kollayarak, ciddi ve korkutucu bir yüz ifadesiyle yürüyor, o da onların kendisine doğru gelişini izliyordu.

Çelimsiz ya da duruma göre sarı, lakabı ortamına göre bunlardan biri olurdu. Adı Nuri’ydi. Babasının adı da öyleydi. Ama kendisinin hiçbir zaman bir çocuğu olmayacağı için – çünkü bunu hiç istemiyordu – dedesinden beri gelen Nuri ismi onunla birlikte son bulacaktı. En azından hesap ettiği gerçek buydu. Onlar kendisine doğru ilerlerken o, aklından bunları geçiriyor ve ben o adamla ilgili bu bilgilere ne zaman ve nerede sahip olduğumu bilemiyordum. Nuri, fazla bekleyemedi, sabırsızdı. Kıza doğru hızla yürüdü. Sarıldı ona, hiç konuşmadılar. Ciddi adam, ayırdı onları. Kızı alıp uzaklaştı. Nuri, elini cebine attı. Telefonu çıkardı. ‘’Hâlâ çok kaygan bu denizanası’’ diye düşündü. Çok yalnızdı. Birini araması gerekiyordu. Numara aklındaydı. Birkaç defa denedi. Numaraları çevirmeye başladığında parmak uçları kayıyor, yanlış tuşlara basıyor, yeniden denemek zorunda kalıyordu. Defalarca denedi ama arayamadı. Bunu daha önce de aynı karanlık içinde yaşamıştı. O zaman bir rüyanın içindeydi. Şimdi de aynı şey oluyordu ve ‘’bu bir rüya’’ diye söylendi. Yine de emin olamıyordu. Belki de gerçekti yaşananlar – Araması gerektiğini düşündüğü kişiyi aramaya devam etti.  Arayamadı. Aynı şeyler oldu. Bu defa koşmaya başladı, ‘’belki uzaklaşmamışlardır, kızı yeniden bulabilirim’’ diye düşünüyordu. Etrafta hiç kimse yoktu. Bir yokuşun başına geldi ve aşağıya baktı, oldukça geniş bir alan ayaklarının altındaydı ve bir küçük karınca bile yürüse, onu dahi görecek denli açık ve belirgindi görüş alanı. Ama hiçbir şey görünmüyordu. Bu sefer, ‘’Hiçlik bu olmalı ve bu şey bir rüya ama neden uyanamıyorum’’ diye düşündü. Koşmaya başladı. Yokuşun ilk on beş metresinden sonra uçabileceğini fark etti. O an emin oldu, bu bir rüyaydı. Sonra uzun bir adım attı, sıçradı ve geceye doğru yükseldi. Daha da yükselebileceğini biliyordu ama korkuyordu da. Alçaktan uçtu. Bu defa daha da azaldı kuşkuları. Uyanınca, her şey sona erecekti. ‘’Umarım mutlu bir gerçeğe uyanırım’’ diye dilekte bulundu. Çünkü uyandığı yer ve zaman kâbustan daha kötüyse, uyanmayı hiç istemiyordu.  Uyanmak yerine uyandığının rüyasını görmeye başlamış gibi, makinenin ne yapsa odaklanamayan vizörünün gördüğü gerçekliğe bakar gibi flu bir görüntüyü izledi. Zamanın uzak ve kaybedilmiş anlarından birinde, geçmişteydi. O yıllarda yaşadığı evin bulunduğu sokağın sonunda bir aralık vardı ve o aralıktan geçince, kış mevsiminde yağan yağmur sularının biriktiği bir gölet ve göletin etrafıyla içini donatan birkaç meşe ve okaliptus ağacıyla birkaç dut ağacının bulunduğu küçücük bir orman vardı. Oraya doğru yürüdü. Ağaçlardan birine dayadığı sırtı ve suya doğru uzattığı ayaklarına bakıp, onlarla ilgisi olmayan bir şey düşündü: ‘’Her şey kayboluyor, burası da ben de, sonra yaşanıp hiçliğe karışan her ne varsa yok olup gidecek ama belki tekrar ederek canlandırabilir ve yeniden var edebilirim onları.’’

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Live Sex Webcam Sex Backstreet Theme Herbalife Ürünleri