Tuesday 11th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” GÜNLER ve DELİLER ”

Bülent Uçar ” GÜNLER ve DELİLER ”

________________

  1. gün

Karanlıktı, gözlerimizi kapatmıştık ve soruyu kimin sorduğunu oradaki hiç kimse görememişti. Yine de üstümüze alınmış, sadece ikimiz  cevaplamıştık.

”Delirdiğini ilk ne zaman hissettin?”

İlk dinleyen bendim. Mithat cevaplıyordu. ”Yirmi bir yaşındaydım. Eskiden bir gün, sabah vakti yağmur yağmaya başladı. Gece yarısına kadar da hiç durmadı. Ertesi gün, öğle vakti uyanmıştım. Belki sabah vaktinde filan sona ermişti yağış. Bilmiyorum. Gece yarısına yakın bir saatte, dükkânı kapatmadan önce, zifiri karanlıkta çıkmıştım dışarıya. Üstümde sadece pantolon ve gömlek vardı, çok üşüyordum. Yağmur, her an daha da hızlanıyordu. Ceketimi filan, bilerek içeride bırakmıştım. Dükkânın kapısını da dışarıdan kilitleyerek, anahtarı, havalandırma deliğinden dükkânın içine atmıştım. Sırf çaresiz ve yağmur suları içinde köpekler gibi üşüyen biri olmak için yapmıştım bunu. Ve cennet, yani içinde soba yanan sıcacık dükkân oradayken, kapısından içeriye giremeyen, bir adım geride durarak, kuduz köpekler gibi hisseden biri olmak istemiştim. Sırf bunlar için anlıyor musun?’’ demişti bana. ”Hayır, anlamıyorum” demiştim ben de, sanki ona hiç benzemezmişim gibi. ‘’İlk o gün, o yağmurlu gecede anlamıştım delirdiğimi, dükkânın dışında, buzdan da soğuk havada köpekler gibi titrerken.”

Bir süre sustu. Sonra sordu:  ”Sen ilk ne zaman anlamıştın?’’

Anlattım – ”Ben bir alışveriş merkezinin en üst katından aşağıya, zemin kattaki insanların küçücük görünmesine neden olacak kadar yüksekten bakarken anladım delirdiğimi. Sinema için bilet almıştık. Filme bir saat filan vardı. Aşağıya bakıyordum ve yasak olmasına rağmen sigara içiyordum. Bunu, öyle normal bir şeymiş gibi yapıyordum ki, kimse yanıma yaklaşamıyordu.  Sanırım, öyle ulu orta sigara içtiğime göre bir bildiğim vardır diye düşünüp korkuyorlardı benden. Hiçbir şey bildiğim filan yoktu. Sadece içmek istiyordum ve içiyordum. Sigara dumanını ciğerlerimi delmek için kullanmaya çalışıyordum. Başaramadıkça öfkeleniyor, hemen karşıdaki burger kingin mutfağına koşup bir ekmek bıçağı kapmak istiyordum, o bıçakla da ciğerlerimi delmek…”  ”Burger king’de ekmek yok ki…’’ dedi Mithat, ‘’Orada bıçak ne gezsin.’’diye de ekledi ve devam etti konuşmaya: ‘’Hem neden en keskin ve acımasız bıçaklar, tek erdemi yumuşacık ve sıcak olmak olan ekmekler için kullanılıyor ki? Ve neden, neredeyse tüm bıçak cinayetleri o bıçakla işleniyor? Ekmekle yaşam, ölüm ve öldürme arasındaki bağ nedir? Neyse, bu mu delirdiğini anladığın ilk an. Bıçağı kapmak için burger dükkânına koşmak istediğin an mı?”- ”Hayır devamı var.” dedim. Mithat, ”Bütün hikâyelerin uzundur zaten. Sen, kendini öyle seviyorsun ki, kendinle ilgili hiçbir şeyi kısa anlatarak heba etmezsin. Devam et, sonra ne oldu da anladın delirdiğini. ” ‘’Burger king’e girmekten vazgeçtim. Aşağıya bakmaya devam ettim. Zemin çok uzaktaydı. Birden aklıma kendimi aşağıya bırakma fikri geldi. Aşağıya doğru kafa üstü süzülerek, yüzüstü çakılmak… Beton zemini yüzümle parçalamak istiyordum. Aklımdan geçenler bunlardı. Sonra, ‘Kendimi aşağıya bırakmış olsam neler olurdu.’ diye düşündüğümü fark ettim bir anda. ‘Aşağıda buz pateni yapan çocukların arasına düşerim, iyi de olur. Zemine çakıldığımda yüzümde oluşacak şişlik ve morluğu önler buzun soğukluğu.’ Aklımdan bunlar geçiyordu. Sonra yere çarptığımda, ‘İş, işten geçti.’ diye düşünürüm. ‘Artık istesem de ayağa kalkamayacağımı, ölümün içime dolacağını, atlamadan önceki sağlıklı ve temiz bedenimin artık yaralara ve ölüme ait olduğunu bilirim.’ diye fısıldayarak, kendi kendime acı çektirmeye başladım. İlk o an anlamıştım delirdiğimi. Bir de Fransız şarkıcı kadın var, onu yarın anlatırım.”

Akşam olunca; Benfica Juventus maçına, ilk yarı 1 oynadı Mithat. Bir′e üç alacaktı, kazanırsa… Bin lira yatırmıştı ve maçın ilk yarısı sonunda istediğini aldı. Üç bin lira cepteydi. Benfica, henüz ikinci dakikada öne geçmişti ve ilk yarı boyunca gol yemesin diye dua edip durmuştu Mithat. Hangi dinde dua etmişti, bilmiyorum.”İlk yarıyı önde bitirsin iddia tutsun. İkinci yarı canına okusunlar Benfica’nın, kimin umurunda. Maç sonunda, soyunma odasını ateşe versinler. Kulüp kapansın, ama yeter ki iddia yatmasın.” İçinden geçenler bunlardı Mithat’ın. Kupon tutunca, dükkânda tadelle çukulata ve gazoz partisi verdi. Müdavim iddiacılar, yatan kuponlarının üstüne yiyip içtiler. Vampir Basri, her zamanki gibi payına düşenden fazlasını istedi. ”Mithat Bey oğlum, bir çukulata daha alabilir miyim? Midemde bir sancı var, çukulata iyi geliyor.” ”Al Basri amca. Al tabii. Yanına da bir bisküvi filan al.”  Güzel bir gün olmuştu. Akşam olunca, tabelanın ışıklarını yakmıştı Mithat. ”Gözde tekel, iddia, bujiteri bayii” Dükkân, daha parlak görünüyordu şimdi. Son günlerde, kafayı kız ürünlerine takmıştı. ”Oje de satalım.” diyordu. Oje getirtti dükkâna. Birden, bir  oje rafı var oldu dükkânda. Susamlı bisküvilerin hemen yanında, renk renk diziliyordu ojeler. Sonra toka, ruj, gözlük, çorap, törpü, rimel, allık, fondoten, pudra derken bir bujiteri köşesi oluştu dükkânda. Pek satılan malzemeler değildi bunlar, ama yine de arada üç beş kuruş katkısı oluyordu günlük ciroya. Mithat, dükkânda yokken birine törpü satmıştım. Sonra ne olduğunu çözemediğim bir nesne daha sattım kızın birine. Sordum kıza, ”Bu ne ki? N’apıcan bu şeyi, ne işe yarıyor?” dedim. O da, ”Kirpik kıvırıcı.” dedi. ”Kirpiklere şekil veriyorsun bununla.” diye de ekledi. Kirpiklerine şekil vermeye çalışan bir türün üyeleriydi kızlar ve bu tuhaftı. Nasıl oluyordu yani, birdenbire mi görüyorlardı kirpiklerinin istedikleri biçimde olmadığını? Sonra, bunun için bir alete ihtiyaç duyduklarını filan ansızın mı anlıyorlardı? Yoksa bu, bilinçli bir gözlem sonucu mu ortaya çıkıyordu? Ben, bugüne kadar hiçbir kızın kirpik şekline bakmamıştım. Kirpik kıvırıcı üreten ve bundan dolayı işçi çalıştıran ve o işçilere para kazandıran fabrikalar mı vardı şimdi? Ekonomi her yerde, öyle mi? Dünya çalışıyordu. Sabun, düğme, kirpik kıvırıcı, bisküvi, içinden şirinler çıkan sürpriz yumurtalar, silah, mermi ve karpuz üretiyordu bu gezegenin işçi ve fabrikaları. Aklınıza her ne geliyorsa hepsini üreten işçiler vardı ve makineler… Adam, Aston Martin’e biniyordu. Çünkü kızın biri kirpiklerini kıvırmak istiyordu. Ve Aston Martin’li adam, kirpik kıvırıcı üreten fabrikanın en büyük hissedarıydı. Kıvırıcının yanında ruj ve sakız da üretiyordu fabrika. Bir başka adam da sabah beşte kalkıyordu. Kirpik kıvırıcı üreten fabrikadaki mesaisine yetişmek zorundaydı. Çocuk da mutsuzdu, babası her gün erkenden işe gittiği için.

Gece yarısından sonra, dükkân tabelasındaki ışıklar sönmüştü. Dükkân karanlıktı ve hiç kimse iddia oynayamıyordu. Çünkü kapatmıştı Mithat dükkânı.  Yine konuşmaya başladı: ”Neden yaşıyorum, beni hayata bağlayan şey ne biliyor musun?” dedi. ”Ne bileyim.” dedim. ”  ”Yukarıdaki Pub var ya!” dedi ”Sinanoba’daki mi?” dedim. ”Evet” dedi. ” Can’ın Meyhanesi mi?” dedim. ”Hayır.” dedi. ”Onun yanındaki Pub.” ”Anladım, ne olmuş o pub’a” ”Bir şey olmamış, neden yaşadığımı anlatıyordum.  O pub’ın yanı başında bir gün, bir striptiz bar açılabilir, olur mu olur. Sonra, Candice Swanepoel, o bara striptiz yapmaya gelebilir. Sırf bu olasılık için yaşadığımı düşünüyorum bazen. Aklımdan ne zaman intihar fikri geçse, bu düşünceye sarılarak, bebekler gibi uyuyorum.” Konuşması bittiğinde, ”Güzel bir yaşama nedeni.” dedim ona, takdir ettiğimi hissettirmeye özen göstererek. Sonra, kalkıp eve gittim ben. Yoldayken de aklıma Ercan geldi.

Yıllar önce, yine bir seçim günüydü. Başbakan mı belediye başkanı mı ne seçiliyordu. Ercan’la marketin birinde karşılaşmıştık. Dergi reyonunun önünde, dergilerin kapaklarına bakıyordu. Beni görünce, ”Seçemiyorum Abi.” dedi. ”Neyi seçemiyorsun oğlum, manyak mısın? Saat beş oldu, bitti seçim. Oy kullanamazsın artık” dedim. ”Biliyorum” dedi. ”Evden oy kullanmak için çıkmıştım. Saat üçtü. ”Bak iki saat oldu hâlâ buradayım ve dergi kapaklarına bakıyorum. Kapaklardan birinde Candice Swanepoel, diğerinde Rosie Hungtington var. ‘Hangisini seçeyim’ diye düşünürken derginin sayfalarını karıştırmaya başladım. Karşılaştırıp hangisi daha fıstık diye seçim yapmaya çalışıyordum, zaman geçmiş. Ne dergiyi seçebildim, ne başbakanı. Saat de beş olmuş.” Bunları söyleyip sustu. Delirmişti. ”İkisini de al, çık!” dedim. ”Param yok…” dedi.

  1. Gün

Ertesi gün, fırtınadan bir saat önce dükkâna geldim yine. Gök gürlüyor, hava gündüz gözüyle kararıyor, beklenen kasırga, mahalleyi yokluyordu sinsice. Birazdan geçecekti saldırıya. Kargo şirketinden çocuk girdi dükkâna. Elindeki paketi dükkânın orta yerine bırakıp gitti. Mithat, kutuyu açarken, ” Açma patlayabilir!” demek istedim. Açtı, patlamadı. Böyle şeyler filmlerde olurdu. Kutunun içinden, benim için özel bir hediye çıkar, diye bekledim. Sadece boş iddia kuponları çıktı. İddia şirketi yollamış.

Fırtına başladığında, dükkânın dışındaki gazeteler ve cips poşetleri uçuşmaya başladı. Uçuşan bir gazetenin ön sayfasında başbakanın yüzü vardı. Arka sayfada da arka sayfa güzeli. İkisine de bakmadım, uçtu gitti gazete.

Onca zaman sustuktan sonra, ”Hiç mi umurunda değil olup bitenler” diye sormuştu Mihat. Biliyordum soru değildi bu. Suçluyordu yine. ”Umurumda değil…” dedim. Dükkândaydık, içerideki müşteri, iddia kuponunu alıp yana geçtiğinde, ”Kalem yok mu abi”diye seslendi. Sesi, dükkânın duvarlarına çarpıp yok olunca konuşmaya devam ettim. Hatırlar mısın? New York’ta, iki uçak çarpmıştı ikiz kulelere, birer bomba gibi. Bütün televizyon kanalları bu olayın görüntülerini veriyordu. Umurumda değildi. Televizyonu kapattım. Sonra, merak edip yine açtım. MTV, Avrupa Müzik Listesi’nde bir numara kimdi acaba? Bunu merak ediyordum. Kanalı açtığımda, Britney Spears’i gördüm. Bu, kimin birinci olduğunu öğrenmekten daha iyiydi. Overprotected videosu yayındaydı. Britney’nin en fıstık olduğu yıllar. Gözümü kırpmadan izledim. New york yıkılırken, Britney yükseliyordu. Aşağı doğru düşen değil yukarıya doğru yükselen sert bir kayaydı o. ”Bencillikle ilgili rekorun peşindeysen, unut.” dedi Mithat. ”Önceki yıl ki dünya tutulmasının nedeni bendim, bunu biliyor musun?” diye sordum ben de.”Hayır.” dedi. ”O sözünü ettiğin, ay ya da güneş tutulması olabilir mi? dedi. ”Hayır.” Dedim. ”Ne dediğimi biliyorum, dünya tutulması. Bildiğin dünya tutulması.’’. ”Bilmiyorum ki.” dedi, şaşkın ve bir deliyle konuşur gibi sakin ve temkinli. ”Dünya, kendi ekseni etrafında dönerken, dünyayla, kendi dönüşü arasına giriyorum. ” dedim.

‘’Delirmişsin sen.’’ dedi bana yine. Kendisi çok akıllıydı. ”Şu senin Fransız şarkıcı kadın hikâyen…’’ dedikten sonra sustu. Ben de konuşmadım. Tam bir saat sonra cevap verdim.

”Evet, şu Fransız sürtük, sürekli radyoda çıkıyordu şarkısı. Katlanamıyordum sesine. Şarkısı da çok kötüydü. Aklımı jiletliyordu sanki o şarkı. Çizik atıyor, derisini soyuyor, kesiyor, dilimliyordu, aklımın yumuşak kırmızı etini. Radyoyu aramaya karar verdim, ‘Çalmayın şu kadının şarkısını’ diye. Ama telefonum kesikti arayamadım. Bunun yerine senin dükkâna gelip dışarıya çıktığın bir ara, ‘Kasadan biraz para çalarak, Fransa’ya kadını öldürmeye gitmeyi’ geçirdim aklımdan. Bakma bana öyle, cinayetten sonra, orada kendime bir iş bulup paranı yollayacaktım, korkma. Ama ben, o gün dükkâna geldiğimde, sen hiç dışarı çıkmadın. Para filan da alamadım.”

”Sen bir hastaneye yatmalısın.’’ dedi Mithat.

”Bunu ben de isterim, yatağa uzanıp iyileşmeyi kim istemez.  Ama bu, bir kralın buyruğu, bir serserininse sadece arzusu” dedim ona. ‘’Bu ölümcül bir hastalık…’’

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri