Monday 10th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” DAVID BOWIE, DAVID LYNCH ve LOST HIGHWAY ÜÇGENİ ”

Bülent Uçar ” DAVID BOWIE, DAVID LYNCH ve LOST HIGHWAY ÜÇGENİ ”

________

İnsan bilinci ve o bilincin içinden geçenlerin oluşturduğu akış, bir ‘’şeye’’ benzetilse, bu ‘’şey’’ farları açık bir arabanın gecenin bir vaktindeki karanlığı ve yolu iki ayrı şeride bölen sarı bir çizgi ve yolun ve bir çift göz gibi yol alan arabanın bizzat kendisi olabilir mi?

Sanırım, hiç değilse David Lynch için olabilir ki, onun Lost Highway’in hem açılış hem kapanış sahnesinde fonda Lynch’in bir başka filmi olan Blue Velvet’te oyuncu olarak da yardım aldığı David Bowie’nin I’m Deranged adlı şarkısı eşliğinde far ışıkları arasında akıp giden filmin de sembolü olan karanlık otoban. Ve bu otobanı ikiye bölen sarı şeritteki tekinsizlik duyuran bilinmez unsur, bu tezimi kanıtlar nitelikte.

Her an kötü şeyler olacakmış gibi, karanlığa ve insan bilincindeki belirsiz – kaotik ve neredeyse dünyanın sonunu işaret eden uğursuz tondaki kör yolun sarı şeritle uyumunda, yol mimarisine şerit bağlamında eklenen dekoratif fetiş efekt, henüz filmin ilk dakikâlarında seyirciyi de içine alan otobanın pek de iyi yerlere ulaşamayacağı izlenimini güçlü kılarak ilgiyi canlı kılıyor.

Lost Highway, sinemanın en tartışmalı ve anlaşılmaz filmler kategorisindeki yerini hep korudu. Hakkında onca fikir bildirilen, çözümlemeler, analizler üretilen bu filmin ne mene bir şey olduğunu anlamak için kitaplar bile yazıldı.

Çünkü hem seyircilerin hem eleştirmenlerin karşısında yepyeni bir şey vardı. Bu film, ya – bir şeye benzemiyor – diye küçümsenerek yok oluşa terk edilecekti. Ya da – o güne dek yapılmış hiçbir filme benzemiyor – denilerek yeni bir sinema stilinin başlangıç noktası olarak kabul edilecekti.

İkincisi oldu ki bu da kişisel fikrimce, hem sinema hem edebiyat hem de insanlık kültürü için çığır açıcı bir kazanım oldu.

Filmin üç yapımcısından biri olan Tom Sternberg, film hakkında ve filme anlam kazandırma çabası içinde koparılan onca entelektüel yaygara sonrasında şöyle bir açıklama yapma gereği duymuştur: ‘’David, kafa s*k*c* bir film yaptı, büyük gürültü koptu, film batmak üzere, artık konuşup yazmayı bırakın da bilet alarak filme gidin.’’

David Lynch de o günlerde, kendisine sorulan – Lost Highway de –  anlatmak istediğiniz neydi? –  sorusuna, film için kafa yoranları küçümseyen bir ironiyle ‘’Ben sadece eğlenmek istedim, böyle olacağını bilmiyordum.’’ diye karşılık veriyor.

Lynch’in soruya verdiği bu cevap, Tanrı’nın evreni ve insanı yaratarak neyi kastetmeye çalıştınız sorusuna verebileceği bir cevap gibi de algılanabilir ama alınganlık duyuracağı da aşikâr.

Ancak bugün 2017’de Lost Highway’den sonra, Tween Peaks, Blue Velvet, Mulholland Drive ve Inland Empire gibi aynı modda filmler çeken David Lynch’in bu filmlerine de şahit olduktan sonra, Lost Highway’i artık neredeyse alışıldık bir sinema stili olan Lynch sineması ekseninde anlamak, çözümlemek bizim için daha kolay hale geldi.

Film, Bill Pullman’ın canlandırdı müzisyen Fred Madison adlı karakterin seksüel iktidarsızlığı karşısında yaşadığı paranoyalar, nevrotik ataklardan dolayı hayatını ve kendini kapana kısılmış gibi hisseden Patricia Arquette’in oynadığı Alice Wakefield’ın geçip giden her sahnede daha da tuhaflaşarak anlaşılmazlığa doğru sürüklenen hikâyesini anlatıyor.

Ve kanımca, David Lynch, film ne denli anlaşılmaz ve karanlık gibi gözükse de seyircinin iz sürmesi için gerekli ipuçlarını görünür yerlere bırakıyor.

Sokakları steril ve hijyenik görünen bir Amerikan orta sınıf  banliyösünde, film, hikâye açılışını mimari tasarımı Ludwig Wittgenstein tarafından tarif edilerek ısmarlanmış gibi simetrik görünen dublex bir villada yaşayan Fred ve Alice çiftine odaklanarak, Fred’in bir gece Alice’in isteksizliği sonucu, müziğe saksafon çalarak katkıda bulunduğu bara , mesai için tek başına gitmesi sonucu, karısının evde yalnız başına kalarak, kendisini aldatabileceği takıntısındaki krizle yapıyor.

Fred’in işini yaparken karısını barda adamın tekiyle görmesi – gördüğünü sanması psikozuyla, müziğe mola verdiği her an, jetonunu ankesörlü telefona atarak kime ya da neye ait olduğu bilinmeyen ama çalıp duran bir telefonu aramasıyla ilerliyor.

Bu telefon, Pandoranın Kutusu’nu açacak bir sembol gibi görünüyor. Çünkü söylendiği ve ikna edici olabildiği üzere kim bilir belki, ‘’ Şeytan, günahı, cinayeti işleten değil, insana içindeki katili ihbar eden bir varlıktır’’

Yukarıda da kısmen değindiğim üzere, Lost Highway’in kayıp ve ürkütücü otobanı filmin ana karakterlerinden biri gibiyken, Alice ve Fred’in yaşadığı mantık ya da simetrinin eve dönüşmüş gibi görünen dublex villası da, sokağın ve villanın giriş merdivenlerindeki ölüm sessizliği duyuran dokusu da filmin tüm irrasyonel ve fantastik görünen işleyişine gerçeklik ve inandırıcılık, ikna edicilik ekleyen bir önemli karakter olarak kendini öne çıkarıyor.

Fred Madison, henüz tanımadığı Porno film patronu, aynı zamanda kadın ticaretçisi olan Dick Laurent’in ölüm haberini bu villada, çalan kapı zili sonrası megafondan gelen sesten öğreniyor. Ve Fred, sırası geldiğinde, ölüm haberini veren ve sesin kaynağı olan, sokaktan giriş kapısına doğru çıkan merdivenden kendini kayıplara karıştıracak yolculuğa çıkacaktır.

Fred, işe yalnız başına gittiği gece, performans sonrası gerçekleşen mini partide adı filmin cast’ında Mystery Man diye geçen Şeytan’la tanışır. Evine döndükten sonra, paranoid kuşkularla Alice’i sorgular ve sevişmek için yatağa girdiklerinde, Fred belli ki ilk defa değil, yinelenen bir süreçte yine başarısız olur.

Ancak kadın, eğer bilinçli yaptıysa oldukça şeytani bir edimde bulunarak, üstüne uzanmış Fred’in çıplak omzuna ‘’idare etmek’’ maksadıyla, ‘’önemli değil’’ anlamına gelen ama belki oldukça önemsediğini bildiren birkaç teselli dokunuşunda bulunur. Çok geçmeden, nasıl ve neden olduğu, hatta kim tarafından gerçekleştirildiği de bilinmeden Alice’in öldürüldüğünü ve Fred’in hapse atıldığını görürüz ki, sanırım asıl karmaşa orada başlıyor. Fred, kapatıldığı hücrede başka birine, adı Pete olan çok genç bir adama dönüşüyor. Bu dönüşüm ve sonrasında olup bitenlerin Fred’in sürekli ağır baş ağrılarına neden olan bilinmeyen hastalığının sanrıları olup olmadığı belirsiz gibi görünüyor ama işin içinde somut gerçekliği işaret eden öyle simge, sembol, işaret ve metaforlar var ki, bu belirsizlik çok fazla sorun teşkil etmiyor. Fred, hücresinden Pete olarak çıkıyor ve kendi hayatının benzeri ama asla aynısı olmayan halini yaşamaya başlıyor. Bu versiyonda, çok genç bir oto tamircisi ve bu defa yine hassas kulaklara sahip ama bu kulakları bu defa müzik için değil, arabaların motorlarını dinleyerek, ne tür arızalara sahip olduklarını tespit etmek için kullanıyor. Ve ölümüyle, Fred’in hapse girmesine neden olan Alice de Pete’in hayatına, porno patronu Dick Laurent’in metresi olarak ve adı da Renee olarak Alice’ten farklı biçimde siyah değil,  sarı saçlı olarak giriyor.

İşte tam da bu noktalarda anlaşılmaya başlıyor ki ‘’Bir yerde bela varsa, oraya gidin ve ilk olarak, kadın kim, diye sorun diyen Antik Romalılar kısmen haklı. Ve Lynch de bu izin peşinde ilerliyor.

Renee, çok güçlü ve korkutucu olan Dick’i genç ve henüz toy olan ama gençliğin gücü ve güzelliğiyle donanmış Pete’i ayartarak aldatıyor.

Pete, Renee’yi öyle temiz ve acıtıp haz yaşatarak sevip beceriyor ki, sanıyoruz ki herkes mutlu ve işler düzeliyor. Ancak Richard Kelly’nin Kıyamet Öyküleri adlı filminde Kyrsta Kapowsky’e söylettiği üzere ‘’Her kadın bir gün bir porno yıldızı olmak ister.’’

Pete, anne ve babasıyla orta alt sınıf için inşa edilmiş ve her an bir belanın ortaya çıkıp kurulu düzen ve sistemleri tehdit edebileceği tekinsizliğini duyuran – saman altından su yürütülen – bir örnek evlerden oluşan o banliyölerden birinde, bir evlat olarak yaşarken işler karışmaya başlar. Ve epeydir ortalıkta görünmeyen Fred, yine işin içine karışır. Şeytan da zaten hiçbir yere gitmemiştir, orada hazır beklemektedir. Yaşadığı ev de ona yakışır bir yerde, çölün ortasında, ahşap sütunlar üzerine oturtulmuş bir ahşap kulübedir ki, orası aynı zamanda sanki insan bilincinin bizzat sembolü ve kendisidir. Şeytan’ı yok etmenin tek yolu da o evin yakılarak imha edilmesidir.

Lost Highway, bir boşuna çabanın, bir çeşit Sisyphos yorumu gibidir. Bu defa ortada bir dağ yok, zirveye yerleştirilmek zorunda olan bir kaya yok. Ama bunun yerine, kendini suçlu hisseden erkeğin bu suçluluktan kurtulmak için boşuna ve ısrarlı denemeleri var.

Ancak bir gerçek de var ki, söz konusu kadın Alice de olsa, Renee de olsa, erkek, iktidarsız Fred de olsa, güçlü ve genç Pete de olsa, sonuç aynı, hüsran, trajedi ve bela.

Çünkü anlıyoruz ki, Renee, aslında Dick Laurent’in sevgilisi ya da metresi değil, porno film endüstrisi için bir piyon, bir malzeme… Bu da sanki doyumsuzluğun sembolü gibi algılanabilir.

Pete ve Fred, Renee konusundaki bu gerçeği öğrenince, Dick ve onun porno filmlerde kullandığı erkek oyuncu olan Andy, kadınları kullanarak heba eden, dünyaya günahların en kirlisini getirerek kirleten bu adamlar, bu işin bedelini ağır ödüyorlar ki, David Lynch, özellikle Tween Peaks, Blue Velvet ve konu dahilinde, hepsinden daha öncelikli filmi Inland Empire’da fuhuşa zorlanan kadınlara karşı olan koruyucu hassasiyeti ve duyarlığını öyle sanıyorum ki ilk olarak bu filmde görünür kılıyor. Ve sonrasında da bu hassasiyetin anlık, dönemlik ya da rastlantısal olmadığını diğer bazı filmleriyle kanıtlıyor

Ve Lynch, fuhuşun ve pornografinin şeytani olduğuna dair öyle güçlü sezilere sahip olmalı ki, Şeytan’ı sembolize eden Mystery Man’e ölmek üzereyken, ‘’Bayım, sizinle büyük işler başarabiliriz’’ diyen Dick Laurent’in kimden yardım isteyebileceği konusundaki tutumunu ortaya açık ve seçik  olarak koyuyor.

David Lynch ve orta sınıf Amerikan yaşam tarzını eleştiren, işini de iyi yapan yönetmenler,  steril banliyö mimarisine dair güçlü ve oldukça tuhaf bir imgelem dünyasının tohumlarını ektiler. Orada, her an her şey olabilir ve fırtına öncesi sessizlik, sadece bir deyim ya da deyiş değil, bir gerçeklik…

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri