Saturday 19th January 2019,
Sinematografik

B Bülent Uçar ” VARLIK, HİÇLİĞİ GİZLEYEN İLLÜZYON ”

B Bülent Uçar ” VARLIK, HİÇLİĞİ GİZLEYEN İLLÜZYON ”

__________________________

Kadın hâlâ kumraldı, 53 yaşında, hâlâ çok güzel, hep çok umutsuz ve kumral… Yirmi ikinci yaşından elli üçüne kadar da tek isteği olmuştu. Cemil, hep onun oğlu olsun yeterdi. Ve Cemil’in annesiydi en başından beri, sonuna kadar olsa iyi olurdu. Korku yoktu, endişesizdi, ama iki gün sonra ölecekti. Bunu kimse bilmiyordu. Ve sabahın erken saatinde, gördüğü rüyanın da etkisiyle yıllar önce ölmüş kocasından söz ediyordu.  ‘’…Baban…’’ demişti, önce. Cemil onu dinlemeye henüz koyulmuşken, duyduğu ilk sözcük buydu. ‘’… Baban öldüğünde henüz 35 yaşındaydı. Hastalığını öğrendiğinde 33 – Doktor, ‘’Eğer iyi bakarsak, seni belki ancak iki yıl yaşatabiliriz.’’ “dediğinde, baban koymuştu kafasına. Yaşı sorulduğunda, 5 yaş büyük söyleyecekti. Çünkü 40 yaşındaki bir adam, 35’inde olandan daha çok yakışıyordu musalla taşına. Baban buydu işte.’’ Sözleri bittiğinde bir mektup uzattı Cemil’e. Ölmeden bir hafta önce bırakmış, kız kardeşine. Nereden görmüşse İstanbul – Hasdal’daki mezarlığı görmüş, çok sevmiş. Cemil, annesini dinlemedi bu kez. Bunun yerine mektubu okudu:

‘’Beni, Hasdal’daki mezarlığa gömün lütfen. Başımın üzerinde mutlaka bir ağaç olsun. Çünkü güneş yakmamalı beni. Artık korkuyla da bakmıyorum ölüme. Gelecek zamanı düşününce, fazlalık duygusu, mide bulandırıcı gücüyle çıkarıyor ordusunu karşıma. Çoktan tükenmeliydi zaman. Çünkü gelecekte, Hotel California, Careless Whisper, I Will Survive, Take My Breath Away gibi şarkıları ilk defa duyacak ve hayranlıkla sevecek yeni insanlar olacak. Hababam Sınıfı film müziğini ilk defa duyacak ve ilk defa duydukları esprilere kahkahalar atarak gülecek milyonlarca yeni insan doluşacak ülkeye ve yeryüzü zamanına. Bu kadar tekrarı kaldıramaz dünya. Bir yerde, sırf bu nedenle sonu gelecek her şeyin, ölümün bile…’’ Cemil, mektubu katlarken, ‘’Baban her zaman komik ve böyle artistti işte.’’ dedi kadın, gülümseyerek, sevgiyle…

____________________ Cemil…

Annesinin ölümünden 2 gün sonra. 1997, kış vakti, sabah erken saat…

Michael Keaton ve Nicole Kidman’lı eski bir filmle karşılaştı uyanır uyanmaz. Televizyon, gece boyu açıktı o uyurken. Gözlerini açtığında, Nicole ona bakıyordu ya da ona öyle geliyordu. Çocukken, duvardaki Emel Sayın posteri de hep ona bakar gibi görünüyordu. Odanın içinde, Cemil, nerede durursa dursun, hep ona bakıyordu. İlk yanılsama… Filmde; mutlu, evli bir genç çifti canlandırıyordu, Keaton ve Kidman ikilisi. Ama adam, ölümcül bir hastalığı olduğunu öğreniyordu ve ölüyordu sonunda. Film bittiğinde midesi bulanmaya başlamıştı. Korkudan… Cemil’in.

_______________ Salim…

‘’Gün’’ bir zaman parçası olarak, yaşanılması gereken; güzel ve vaatte bulunan zarif bir kütle gibi değil, katlanılması ve bitirilmek için önlem alınması gereken bir tuhaf bir gerçeklik gibiydi. Mikro ömür… Gün… Korkutucu ve eğer mümkünse gecenin karanlığıyla hızla örtülmesi gereken bir utanç… Bu yüzden vardı sinema salonları… Ve sinemaya yalnız başına gitmek en büyük erdemlerinden biriydi Cemil’in. Yalnız ya da Salim’le… Çoğu insan için utançtır oysa sinemada yalnız olmak. Bir tür utanç verici güçsüzlük… Salt utanç… Ama bu, neredeyse kutsanmış bir deneyim ve arınma ayini gibiydi Cemil için. Ve Tanrı, sadece bazı kullarına bahşederdi sinemada yalnız olma arzusunu.

Adana’da 90’lı yılların son iki yılıydı. Muhtemelen dünyanın geri kalan kısmında da böyleydi bu. O günlerde müstakil sinemalar vardı ve bu sinemaların tümü tek salonluydu. Salim, önceki gün Metro sinemasındaki film için bilet almıştı. Kış vaktiydi. 14:15 seansına iki bilet, biletlerden biri kendisi, diğeri Cemil için. Film: Bryan Singer’ın efsane,‘’Usual Suspects’iydi. Cemil de önceki akşamdan almıştı biletleri, 19:00 seansı için bir Coen Brothers filmine Sun Sineması’ndan. Film: Big Lebowski. Öğle vaktine kadar uyur, uyanır uyanmaz da sokağa çıkarlarsa, Gazipaşa Bulvarı’nda bir, iki yürüme turu ve bu turların ardından şehrin rock tayfasının uğradığı Evin Çay Ocağı’nda ona buna laf yetiştirme filan derken, saat 14:15 olurdu ve filme girilirdi Metro Sineması’nda. Film bitince de, Çay Ocağı’nın fıstığı Banu’yu görmek için yine oraya uğrar, ardından yine yürüyerek, az ötedeki Sun Sinemasına gidilirdi. Film bittiğinde gün de biterdi. Savaşı kazanan yine onlar olurdu.

Ancak o gün tuhaf bir şey oldu. Sun Sineması kapısına ulaşır ulaşmaz, Cemil birden durdu. İçeri girmek istemiyordu. Cebinden çıkardığı biletleri yırttı ve önceki seanstan çıkanlara baktı. Hepsini öldürmek ister gibi, her birine özenle ayrı ayrı bakıyordu. Salim, soru sormaya korkuyordu. Cemil, onun korktuğunu görünce: ‘’Bu film, iki haftadır gösterimde. Bu şehirde, ülkede ve çekildiği eyalette sayısız insan tarafından izlendi. Neler olup bittiği belli ve farklı bir şey olmayacak. Ben girmek istemiyorum.’’ dedi. Arkasını döndü ve başlayan yağmur altında yürümeye koyuldu. Elleri ceplerindeydi ve yırttığı biletlerin parçalarına dokunuyordu parmak uçları. Kapıda bekleyen teşrifatçı, olan biteni görmüştü. Salim’e ‘’Eğer isterseniz sizi filme alabilirim, yeniden bilet almanıza gerek yok.’’ dedi. Salim, onu duymadı bile. Bunun yerine koştu ve yetişti ona. ‘’O halde ölsek mi Cemil? dedi. Cemil anlamamıştı. ‘’Bunca zaman boyunca milyarlarca insan doğdu, yaşadı öldü ve hayatta onların yaşadıklarından daha farklı bir şey yaşamayacağımız açık.’’ Cemil, hiç şaşırmamıştı bu sözlere. ‘’Söylemek istediğim tam da buydu, biletleri yırtarken.’’ dedi. Sustu, sadece yağmur sesi ve ıslak asfalta sürünen otomobil lastiklerinin sesi duyuldu, uzun süre.

_________________ Lili…

Güzel sevgilisinin adı Lili’ydi. Mahallenin en güzel kızıydı Lili. Babası, Yazlık Kiremithane Sineması’nda büfe işletiyordu ve gündüzleri de kahvehanenin karşısındaki karpuz sergisine bakıyordu. Kışları da bir yolunu buluyordu geçinmenin. Kabaktepe’deki torbacılarla işbirliği içinde olduğunu söyleyenler vardı. Kimin umurunda.

Cemil, kızın gerçek adını hiç öğrenemedi. İşin tuhafı merak da etmedi. Cemil, sokaktan ne zaman geçse, kızın küçük erkek kardeşi oyunu bırakıp Cemil’e sesleniyordu. ‘’Lili sana aşık…  sana aşık…’’ Salağın önde gideniydi. Zaten on beş’ine gelmeden öldürülecekti, şarapçı Esto tarafından. Kimse üzülmeyecekti ardından, ölümü sonrasında deliren annesi dışında hiç kimse… Cemil, geçip gidene kadar sürerdi bu sesleniş. En sonunda kız, pencereye çıkıp sustururdu onu. Cemil de bir gün sormuştu kıza: ‘’Çocuk doğru mu söylüyor, bana gerçekten aşık mısınız?’’ Kız, bunları duyarken gülümsüyordu. Ve Cemil biliyordu, bu gülümseyiş dünyanın en büyük ‘’evet’’iydi. Cemil de gülümsüyordu, ama içinden de ‘’Ben kim oluyorum ki? Yani ne tuhaf, keşke bu kızın gözünden görebilsem kendimi, bu kadar değerli miyim yani?’’ Üniversite yılları bitene dek sevdiler birbirilerini. Yani daha çok kız sevdi.. Cemil ne hissedeceğini bilemiyordu.

Yirmi üçüncü yaşına girdiğinde, kız yirmi birindeydi. Okul bitmek üzereydi ve göl kıyısında sormuştu kız, ‘’Cemil, ne yapacağız, yani nereye gidiyoruz? Kızacaksın belki ama, ben… Beni sevdiğini hissedemiyorum.’’ Sessizlik çok kısa sürmüştü. Çünkü, ‘’Ben de hissedemiyorum’’ demişti Cemil, karşılık olarak, birden. ‘’O halde beni terk et.’’ Demişti, kız da bu cevap üstüne. ‘’Neden?’’ diye sormuştu, Cemil. ‘’Neden terk edeyim ki? Gitmek istiyorsan sen git. Hem ne önemi var, başka bir hayat daha mı iyi? Senden başkası ya da yalnızlık daha mı iyi? Söylesene… Hepsi bir… Hepsi kötü ve bir halta yaramıyor.

Diğerinden daha değerli bir yaşam biçimi var mı ki, ötekini öneriyorsun. Hiç değilse böyle iyiyiz. Birbirimizi çok iyi tanıyoruz ve sürekli güldüğümüz ortak bir anımız ve seks var.’’ Kız, bunları duyunca gülümsedi. Dünyanın en büyük ‘’Seni seviyorum.’’ ifadesiydi bu. Cemil de gülümsedi. Kız, ‘’Evet ortak anı, salak kardeşimin tek cümlelik, hiç notası olmayan şarkısı, ‘’Lili sana aşık… Lili sana aşık…’’

_____________

Negatif Bağımlılık sorunu vardı Cemil’in. Böyle adlandırıyordu hastalığını. Ve tek bir şey dışında hiçbir şeye karşı bağımlılık duyamıyordu. Aralıksız her gün, Bahadır’la birlikte neredeyse on yıl boyunca alkol içeren her şeyi içmişti. Sonra, on beş sene boyunca yine aralıksız sigara kullanmış, tüm bunlara rağmen ikisine de bağımlı olmamıştı.

İçmek isterse içiyor, içmediğinde aklına bile gelmiyordu ne alkol ne sigara… Ama konu kadınlar olunca, tüm soğukkanlığına rağmen, terk edildiğinde filan günlerce gelemiyordu kendine ve sadece o günlerde, olağan koşullarda alamadığı nefesi alabilmek için sürekli sigara içmek zorunda kalıyordu. ‘’Kadınlara bağımlıyım ben’’ diyor, kendi kendine gülüyordul. Sigaraya da bir çeşit aşk duymasına rağmen bağımlı olmaması halini de oldukça artistik buluyordu. Bu, onun en büyük estetik tutumlarından biriydi. Ulaşma arzusu duymadan, sadece akşam yürüyüşleri yaptığı ve evine götürüp saatlerce öptüğü güzel kadınlar koleksiyonu sayılmazsa… Sigara… En güçlü estetik tutumu… Ama bir gün çok trajik bir olay yaşandı, bunu bir sır olarak sakladılar. Ama bu olayın sonunda Cemil, sigarayı tamamen bırakmak zorunda kaldı. Hiçbir zaman bağımlı olmadığı şeye karşı hiç yoksunluk filan duymadı. Hiç aramadı, istemedi ama bıraktığı için günler boyunca üzüldü. Ağlamaklı filan oldu. Bir defasında ağladı bile. Sadece Salim gördü. Bir daha hiçbir zaman sigara içemeyecek olmasına rağmen, her hafta bir karton sigara alıp getirdi evine. Giysilerinin arasına koydu. Birkaç da zippo çakmak aldı, bir daha hiçbir zaman içmek için sigara yakamayacak olsa da…

________________ Mete… 1999, Sonbahar, Hâlâ Adana…

Terk edilmiş eve girdiğinde, ortalıkta tek bir eşya olmaması dışında, eskiden eşya olan kısımlarda, bir zamanlar orada olduklarına dair tek bir iz bile yoktu. Sanki hiç var olmamışlar gibi… Bunun dışında tüm ev, hamam böcekleriyle dolmuştu. Duvarlarda geziniyorlar, kapılara tırmanıyorlardı. Uçabilenler de uçuyordu.  ‘’Ne çabuk a.ına koyim’’ dedi Mete, içinden. ‘’Sonra, yüksek sesle, ‘’Ne çabuk lan ibneler, ne çabuk geldiniz, ne çabuk ürediniz bu kadar kısa sürede? Daha, önceki hafta bile sadece biz vardık burada.’’  Sonra, fark etti birden. Cemil’in onca zaman boyunca anlatmak istediğin şeyin anlamını: ‘’ Var oluş, zaman ve varlık, sadece boşluğu mekân edinen hiçliğin evreninde hasıl oluyor. ‘’ Cemil’in annesi öldükten sonra, ev terk edileli sadece bir hafta olmuştu.Salimve Cemil’in bir halt varmış gibi İstanbul’a kaçtığı günün üzerinden de sadece beşgün geçmişti. Ve bu boş evdeki yeni varlık kırıntıları, var oluş ve zaman dünyası bu kadar kısa sürede oluşmuştu. Bir güç vardı sanki ve bu güç, boşluğu hiç sevmiyordu. Hiçlikten de nefret ediyordu. Bu nedenle nerede boşluk görse orayı gerekli gereksiz diye hiç düşünmeden varlık ve zamanla donatıyordu. Mete, evden çıkıp bahçeye geçmek için merdivenlere yöneldiğinde, üst basamakta durdu. Önce eve, hamam böceklerine ve sonra, bahçeye baktı. ‘’Bir an önce kaçmalıyım…’’ diye düşündü. ‘’…Yoksa burada, sadece bir haftada oluşan var oluş dışında, yeni bir evren ve canlı türü oluşacak ve ben buna şahit olmak istemiyorum. Hem zaten ben bakıyorum diye var olmayacaktır da. İşlerine çomak sokmayayım.’’  dedi kendine. Merdivenleri indi, kayboldu. Kimse bakmayınca kaybolurdu, Mete.

 

_________________ İstanbul, 1999, Kış vakti…

Önceki gün, öğle vakti, Cemil,  yanında; gazete, dergi ve tekel bayii olarak iş gören mobonun içindeydi. Mobo, Arguvanlı Zeynel’indi. Salim, hafta sonları biraz para karşılığında yardım ediyordu Zeynel’e. Uzaktan bir akrabalıkları vardı. Cemil ve Salim, daha önce hep yaptıkları gibi aşırı doz çukulata, ve sigaraya kaptırmışlardı kendilerini. Cemil, ertesi gün görüşmek üzere anlaştığı Salim’in yanından ayrılırken, Zeynel giriyordu içeri, sinsice. Kasadaki tüm parayı alıp çıktığında Salim’e hafta sonu mesaisi için ödeyeceği ücreti ertesi gün ödeyeceğini söylüyordu. Gün cumartesiydi. Ve o günlerde hava hep soğuktu, çok soğuk ve Cemil biliyordu, bunun mevsim vaktinin kış olmasıyla bir ilgisi yoktu. Hem de hiç, uzaktan bile kurulmazdı bu ilgi.

Pazar günü Salim, erkenden akşam olan o bilinen kış günlerinden birinde olduğuna dair teşekkür ediyordu. Tanrı’ya çok teşekkür etmişti, şimdi de Cemil’e teşekkür ediyordu bunun için.

Çünkü hayatının en kötü günlerini yaşadığını düşünüyordu. Daha önce hiç böyle yalnız ve umutsuz olmamıştı ve erkenden akşam olduğu için mesaisi de erkenden bitiyordu. Ve Cemil de onu bekliyordu evde. Salim, her pazar günü yaptığı gibi, ücretini alır almaz, karşıdaki markete girdi heyecanla. 2 paket kırmızı soft paket Winston, üç de Winston Super Light aldı. Bolca roka, portakal suyu, çukulata ve 35’lik Jack Daniels’la 1 litrelik kola koydu poşete. Gece boyu sigara dumanı, whisky kokusu… Sonra, Mithat’ın takıntısı, ciltleri hep parlak ve sağlıklı olsun diye roka, maydanoz detoksu yapacak, sağlıklı kalmak için portakal suyu içecek, uyuyacaklardı. Sean Penn’li All the Kig’s Man’i, DVD oynatıcının platosuna yerleştireceklerdi, uyumadan önce. Sonra repeat tuşuna dokunarak, sabaha dek fonda filmin sesleri eşliğinde… Uyku… Hem de odanın ortasında duran yatağa dokunmadan, yatağın sağ ve solundaki ahşap parke boşluğa saklanıp sızarak…

Salim, elinde poşetlerle marketten çıktıktan beş  dakika sonra binaya girmişti. Cemil’le birlikte kaldığı dairenin zilini çalıyordu ısrarla. yirmi defa filan, uzun uzun çaldıktan sonra, neredeyse ağlayacaktı. ‘’Bu gece, eğer yalnız kalırsam…’’ diye düşününce bile korkudan ödü kopuyordu. Binadan çıktığında kar yağışı başladı. Çok sonra farkına vardı Cemil’i cep telefonuyla arayabileceği. Aradığında kapalıydı telefon.

Kaldırıma oturup bir saat boyunca aradı. Kaç defa aradığını kimse sayamadı.  İş yerinden çıktığında saat 18:17’di. Soğuk kaldırımı terk ederek, elindeki poşeti otobüs durağının yanı başındaki çöp konteynırına attığında, boş konteynırın metal zeminine çarpan poşetteki Jack’in kırılan kalbinden yükselen kırık cam sesini duydu. Ve uzaklaştı. Boş eve girmek istemiyordu. Hem anahtarı da yoktu üstünde. Biri Mandrake’yi aramalıydı. Çünkü bu bir rekordu ve dünyanın en yalnız ve umutsuz adamı karlı bir yolda ağlamadan yürüyordu. Bu haldeyken bile gözleri kupkuru yürümek olacak iş değildi. Biri bunu kayda geçirmeliydi ve bu iş Mandrake’nindi. Durup dururken güldü Salim. Mandrake bir sihirbazdı. O iş Guinness’in. Evet, Guinness’in…’’ dedi kendine.

__________________ 1997’de, Mart’ın 18. Gecesi…  Çok soğuk…

Henüz İstanbul’a taşınılmadan önce, Adana’da… Sarı Reşat, Salim, Cemil ve Mete, balkona çıkmadan, gündüz vakti orada deniz olduğu kanıtlanan, gece vaktiyse sadece karanlığın görünebildiği büyük salonda karanlığı izliyorlardı.

Ve biliyorlardı o karanlığın aslında delice dalgalar savuran bir deniz olduğunu. Akdeniz… Reşat, 70’lik bir şişe tekel votkasını sek ve ona tekila muamelesi yaparak, küçük shut bardaklarla hızla içmiş, çoktan kusmuş ve sızmıştı. Uyuyordu ve bilmiyordu on yedi gün sonra öleceğini. Ancak biliyordu, eğer yaşarsa sonraki sene yirmi dokuzuncu yaşını görebileceğini…

Mete ve Salim kanepedeydi. Salim, gözlerini Reşat’a dikmişti. Sanki gözlerini ondan ayırdığında Reşat birden yok olacakmış gibi, korkuyordu. Mete, soğuk portakal suyu ve Salim’indükkândan getirdiği Absolute marka votkayı yudumluyordu. Ve aklından geçen tek şey lisedeki fıstık, şu upuzun bacaklarıyla top model kılıklı Damla’ydı. Gözlerini kapattığında onun gömlek düğmelerini çözdüğünü görüyordu kapkara bir bilinç fonunun önünde. Sonra, gözlerini tekrar açığında kız kayboluyor. O da farkına varıyordu, Adana- Karataş’ta, kış vakti, deniz fırtına altında savrulurken, kırık dökük bir yazlıkta elektrikli bir soba karşısında olduğunu… Ev, Cemil’in annesinden kalmıştı. Onları da oraya gündüz vakti, Emlakçı Fadıl’ın oğlu şişko Murat getirmişti. Eski model bir arabayla. 86 model Ford Taunus… Salim, sessizce oturuyordu kanepede, hiç kıpırdamadan ve gözleri hâlâ Reşat’ın üzerinde. Reşat, öldüğünde de kendini suçlayacaktı.  ‘’Gözlerimi ondan eğer ayırmasaydım… O da…’’ filan diye…

Reşat bir ara, uykusu bölünerek uyanır gibi yaptığında, Cemil, kumandası kayıp ve anneden kalma tüplü televizyonun önüne diz çökmüş izleyebilecekleri bir şeyler arıyordu, sağ el işaret parmak ucuyla dokunduğu kanal arama tuşuyla. Bir kanalda eski şarkılar yayınlanıyordu. Frank Sinatra, milyonuncu defa ‘’Maay Weeey’’ derken diğer kanala geçiyordu Cemil, Ggndüz yayınlanan programların tekrarlarına 1,5 sn. bakarak s.*kt*ğ*m*n sürtükleri deyip öteki kanala geçti ve sonunda pes edecekken ‘’Film bul’’ dedi Mete.  Cemil, Mete’ye kızmak yerine ‘’Deniyorum ama gece yarısından sonra televizyonda yayınlanan filmler, ya B sınıfı Amerikan filmleridir. Şu, hikâyeleri kasabalarda geçen ve tüm kasaba halkının birbirine kenetlenmesine neden olan, içinde katil yılan, arı, karınca ya da piranha türü olan filmler… Ki ben bayılırım, bu tür filmlere ama senin ilgini çekmez. Ya da eski ve artık telif sorunu olmayan klasik filmler. Onlar da Salim ve beni oyalasa da senin çeneni kapatmaya yetmez.’’ dedi. Mete,gülmekle yetindi. Salim, ‘.Ben, sadece bir sansar olmak istiyorum. Zenci bir sansar…’’ dedi. Kimse bir şey anlamadı bu sözden. Sustular. Televizyonda yeni bir şey başladı o sırada. Reşat da uyanır gibi oldu. Tekrar uyudu.   Gece Sineması yazıyordu siyah fon üzerinde beyaz harflerle, bir de film şeridi tasarımı yapılmış harfleri çerçeveleyen.

Başlayan film, bir Paul Newman Robert Redford ikilisi filmiydi. 1969 yapımı Butch Cassidy and The Sundance Kid… Filmi Mete de sevmiş, son sahneye dek gözlerini kırpmadan izlemişlerdi. Filmin final sahnesinde, Butch ve Sundance Kid, etraflarını çeviren kanun görevlilerine karşı koyacak güce sahip değillerdi ve yapacakları tek şey ya teslim olmak ya da saklandıkları mağaradan çıkarak intihar eder gibi silahların önüne atılmaktı. Onlar da ikincisini yaptılar ve ortaya çıkar çıkmaz, patlayan silahların sesleri eşlinde donup kaldı sahne. Butch ve Sundance’in yüzü vardı ekranda. Mete, Cemil’e sordu. Cemil’in filmi yıllar önce babasıyla izlerken sorduğu sorunun aynısını: ‘’Ahbap, şimdi n’oldu?’’ Soruyu sorarken ağlamaklı olmuş,  yutkunmuştu. ‘’Yani öldüler mi, kaçabildiler mi? Cemil de babasının ona yıllar önce verdiği cevabı verdi, aynı yüz ifadesi ve ses tonuyla ‘’Öldüler oğlum, öldüler.’’ Cemil, bu cevabı duyduğunda ağlamıştı.Mete, ağlamadı. Bunun yerine lavaboya gidip, kapıyı kapatmadan sümkürdü. Salim de halının üzerine uzanan Reşat’ın yanına, ahşap parkeye uzandı, başını ahşabın üzerine koyar koymaz uyudu. Cemil, balkona çıktı, gündüz olsa göreceği masmavi denizin olduğu yere, karanlığa baktı. ‘’Filmin çekildiği yıl Robert Redford 32, Paul Newman 44 yaşındaymış.’’ diye düşündü. ‘’Redford, altmış üç, Newman yetmiş dört  yaşında. İkisi de hayatta.’’ Bu düşüncenin kendisini rahatsız ettiğini fark ettiğinde, ikisinden biri ya da ikisi birden ölmeden önce ölmek acınası, katlanılmaz ve zaman israfı gibi göründü ona. ‘’Ölmeye hiç hazır değilim’’ dedi, kendi kendine. ‘’Ben de…’’ dedi Mete, yanı başına kadar sinsice sokulmuş balkondaki demir parmaklıklara yaslanmıştı. Mete, sigarasını yakınca paketi aşağı attı. Tekel 2000, kırmızı paket… Mete,  parmaklıklara öyle esnek, öyle umursamaz yaslanmıştı ki Cemil, bu görüntü karşısında, ‘’Yerçekiminin parmaklıklardan haberi yok ama taşıdığı bedenin parmaklıklara karşı duyduğu farkındalık onun düşmesini engelliyor.’’ diye düşündü.

______________ Sarı Reşat…

Atlı arabasıyla nakliye işi yapan adamın adı Reşat’tı. Kalaycı Reşat… Ve o yıl, elli sekizinci yaşına girmişti. Elli sekizinci yaşında ölmeyecekti, ama yine de bu yaş, onun yaşayacağı son yaş olacaktı. Reşat’ın oğlunun adı da Reşat’tı.  Sarı Reşat, Cemil’den sadece bir hafta büyüktü. Reşat’ın annesi hep söylerdi, konuşacak başka bir konu kalmayınca, ‘’Cemil, oğlum, Reşat doğduktan bir hafta sonra doğdun sen.’’ derdi. Cemil de gülümserdi, konuşacak ne vardı ki bu konuda.

Reşat, babasının arabasını hazırlamaya başlamıştı. Babası geç uyanırdı. Atı arabaya bağlarken Cemil de onu izliyordu. Reşat, birden aklına gelmiş gibi: ‘’Cemil, sen hiç sakat bırakmıyorsun, işini garantiye almak için mi ne bilmiyorum ama hep öldürüyorsun.’’ dedi. Cemil, söyleyecek bir şey bulamayınca yine hep yaptığı gibi gülümsedi.

______________ Perşembe günü, Adana, Mahalle, Gece yarısı, Kış Zamanı, saat 23:46…

Cemil, 28 yıl süren rüyasında hiç çekilmemiş bir filmi izliyordu. Filmde, saçları bir erkek gibi kesilmiş, çok kısa sarı saçları olan bir kız vardı. 18’inde filandı kız, olsa olsa yanılma payıyla 19 – 20… 28 yıllık bu rüyada, filmi defalarca izliyordu Yılda hiç değilse bir defa… Ve yeniden izlediği her yıl, saçları biraz daha uzamış oluyordu kızın.  Cemil, bu duruma hiç şaşırmıyordu. Sadece, bu defa acaba açık mı bırakmış uzun sarı saçlarını  yoksa at kuyruğu yapıp sıkıca bağlamış mı diye merak ediyordu. Rüyanın son kısmında uzun sarı saçlar kızın poposunun başladığı sınırın üzerine düşecek denli uzamıştı. Kız, saçlarını kendi elleriyle kesince, yine kısacık… Erkek gibi.

Cemil, filmin bu kısmını daha önce hiç izlemediğini fark etti, uyandı. Sabaha karşı diğer sokaktan yükselen köpeklerin yankılanan sesleriişitiliyordu. Geceleri, hele ki sabaha karşı, sadece köpekler konuşur o kara sessizlikte. Cemil, yankılanan sesleri işitirken biraz da uzaktan gelen insan seslerini işitti. Geceleri, sokaklarda konuşarak geçip giden ya da bekleyen insanlar, sessizce konuşmaya çalıştıkça daha güçlenen mırıltılar duyuruyorlardı. Cemil, dünya gıcırdamayı bıraktı, şimdi de mırıldanıyor.’’ dedi, kendi kendine. Hiç konuşmadan, içinden… Çünkü biliyordu, eğer konuşursa içindeki patlayıcının pimi çekilecek ve o ölecekti.

Aklından Reşat’ı aramak geçti. Gündüz vakti neden öyle demişti ki? O, öldürmek dışında sakatlamayı da severdi sonuçta. Bu saatte ağzını bile açamayacağı, hatta yutkunmayı bile başaramayacağı için, aramaktan vazgeçerek, uyumadan önce düşündüğü şeyleri düşündü.  Şu Robert Redford’lu filmi düşündü ve o filmi neden bu denli çok sevdiğini… Filmdeki adam, yetmiş yaşlarında, okyanus açıklarında mahsur kalmış, yapayalnız ve içinde bulunduğu botta bir yandan kurtulmayı beklerken, diğer yandan sadece bekleyen, yaşayan, amaçsız ve bir hiç kimse olarak, unutulmuş…

‘’Çünkü ulaşmak istediğim yaşam formu bu, bir okyanus bulmalıyım ve orada kaybolmalıyım. Çünkü orada sadece Tanrı var.’’ dedi, kendi kendine, yine içinden, hem de çok içinden, en derin yerden, kendisi bile duymaktan kaçınarak.

Sarı Reşat, babasından önce ve henüz onun yarı yaşındayken öldü. Haberi Mete verdi Cemil ve Salim’e. Zaten bu ikisi hiç ayrılmazdı, birine verilen ötekine verilir, birinden alınan diğerinden de alınırdı. Muhtemelen ölümleri de aynı anda olacaktı. Reşat’tan önce, Cemil’in annesi de henüz ölmüş sayılırdı. Birden gitmişti kadın, oysa gelişi ağır ağır olmuştu Cemil için. Onca zaman, usul usul annesi olmuştu kadıncağız, yavaş yavaş girmişti Cemil’in hayatına. Önce, doğurmuş, sonra,  varlığını alışkanlıklara gizlemiş ve hiç gözüne batmadan, hiç ayrıksı durmadan Cemil’in annesi olup gitmişti yıllar içinde. Bir tek öldüğü gün anlamıştı Cemil. Bu kadın, onca yabancılığına rağmen hep benim annemdi.’’ demişti, kendi kendine ve elbette sadece Salim’e.

Nasıl olmuş, ölüm nedeni ne? diye sordu Salim, balkondan aşağı doğru. Cemil’in annesinin sağlığında o tuhaf kahvaltıların yapıldığı balkon yerinden sesleniyordu Mete’ye ‘’Bilmiyorum.’’ dedi Mete.‘’İntihar mı etmiş ne… Atı sakladıkları ahırda bulmuşlar onu, babası gün sonunda atı içeri alırken görmüş, samanların üzerinde yatıyormuş kan içinde, bilekleri de kesikmiş. At da onca saman varken, gidip o kanlı samanları yemiş ilkin…’’

Cemil, yutkundu. Kimse görmedi bunu. Bir düğümü çözmek istemişti, boğazındaki… Oysa konuşsaydı o anda, sesinden anlaşılırdı duygularını belli eden yutkunuşundaki korku ve aşağılanmış güçsüzlük.

İkinci defa yutkunduğunda sesindeki olası titremeyi başlamadan bitirdi. ‘’İstanbul’a gidiyoruz.’’ dedi. ‘’Taşınıyoruz.’’ O an, bu planı ilk defa duymasına rağmen, ‘’Evet gidiyoruz.’’ dedi Salim.  ‘’Önce Beşiktaş’a Uğur’un yanına gideriz, sonra Kadıköy’e filan, Halil’in yanına. Sonra, başımızın çaresine bakarız.’’ dedi Cemil, o an planını anlatıyordu aslında Salim’e. Salim de onu onayladığını bildirmek için, ‘’Bir daha da bu şehre dönmeyiz.’’ dedi. ‘’Elbette dönmeyeceğiz.’’ dedi Cemil. ‘’Burası ölülerin şehri… Herkes öldü, tüm şehir nüfusu çekip gitti. Zaten hepsi hepsi beş kişiydik. Üçümüz kaldık, Reşat da annem de öldü. Biz de ölmeden gidelim. Bir yerde okumuştum ölüm bulaşıcıymış. İlk bulaştıran da ilk ölenmiş. O öldü diye ölmüş bunca zaman onca insan.’’ Cemil sustuğunda Salim korkutucu biçimde gülüyordu sinsi sinsi, sessizce. Mete, bu sahneyi görünce korkudan titremeye başladı. Sonra, kaçar gibi uzaklaştı avludan. Bahçe kapısının önüne geldiğinde korkusu daha da büyüdü. Gözleri kocaman açılmıştı. Gerisin geri yürüyordu. Cemil ne olup bittiğini çözememişti. Salim, Ercan,  bahçe kapısına doğru yürürken yirmi adım geride Cemil’le birlikte balkonda duran Salim, Mete, tam kapının koluna uzanacakken onu kapı önünde karşılamıştı, aynı sinsi gülüşü sürdürerek.

Cemil, ne olduğunu anlamıştı ve şaşırmamıştı olup bitene. Ve biraz önce yaşananlar hiç yaşanmamış gibi konuştu: Sen ne yapacaksın, biz gidince? Bu şehirde kalabilecek misin? Onca hayaletle birlikte? Mete, gözlerini Salim’in üzerinden ayıramıyor, korkuyla bekliyordu tetikte ve neredeyse altına kaçıracak halde. ‘’Hayır’’ dedi birden. ‘’Ben de İstanbul’a taşınacağım. Zaten uzun zamandır aklımdaydı. Halam orada yaşıyor Büyükçekmece’de. Onun yanına giderim ben de. ‘’Senin halan mı var lan?’’ diye sordu Salim. cevabı çok önceden bilirmiş gibi. ‘’Önceki kış ölmemiş miydi o? Yalan mı söylemiştin bize?’’ diye de ekledi. ‘’Yalan değildi.’’ diye karşılık verdi Mete ve o haldeyken bile Cemil’e şikâyet etti Salim’i ‘’Bi konuşsan Cemil şunla. Bak dayanamıyorum artık. Hep yalancı ilan ediyor beni.’’ ‘’Üzülme ben seni biliyorum.’’ Dedi, Cemil, tıpkı Salim gibi aynı korkutucu gülüşü takınarak… Mete, Cemil’i de o halde görünce, yine arkasına bile bakmadan kaçmaya hazırlanırken, Cemil, ‘’Ben halanın öldüğünün yalan olduğu konusunu düşünmüyorum bile, böylesi bir düşünce hiç gelmedi aklıma. Yalan söylediğini filan düşünmüyorum yani, korkma. Ama sorun şu ki ben bir zamanlar, bir yerlerde, sonradan senin halan olacak bir bebeğin doğduğuna inanamıyorum. Benim için doğumu daha da muamma bu kadının.’’ dedi. Mete, bu sözlerden sonra biraz da olsa rahatlamıştı. Her şey normale dönmüştü birden. Çünkü Cemil yine alaycı konuşmalarına başlamıştı,  Salim, suskundu. Ve Mete, sürekli azarlanıyordu. Öyleyse dünya ve zaman yerli yerindeydi. Korkacak bir şey yoktu.

 

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri