Tuesday 11th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” YOLLAR, EVLER, ŞEHİRLER, BAHÇELER ve KADINLAR ”

Bülent Uçar ” YOLLAR, EVLER, ŞEHİRLER, BAHÇELER ve KADINLAR ”

 

__________________

 

Sular yükseliyordu. Ana gövdeden kopmuş ağaç parçaları, ayak parmaklarının uçlarına kadar sürüklendi. En küçük parçaya, en büyüğün sığabildiği ıslak ağaç parçacıkları…

Ve O, bunu daha önce de yapmıştı. Hiç beklemedi. Kabullendi, gülümsedi, ‘’Ayak parmaklarımın uçlarına kadar…” diye söylendi, kurumuş dudaklarından rahatsızlık duyarak. Burnunu çekti. Bir tür savunma, esrik bir sığınma atağıydı bu. O parçalardan birini yukarıya kaldırdı, eğilip yerde kalanlara baktı. Korkmaya başlamıştı. Sonsuza dek yaşayacağına dair bir duygu geçti içinden. Kanıtlanmaya ihtiyaç duymayan, inanılması güç, yine de doğruluğu mutlak bir düşünce. Ağaç parçalarına bakmaya devam ediyordu.  ”Nasıl bu kadar engel olabilir’’ diye düşündü.

Yirmili yaşlarının sonundaydı Ekrem. Bembeyaz ve neredeyse hastalıklı sayılabilecek teni, güçsüz görünmesine neden oluyor, ancak kadınların ilgisini çekmeyi her zaman başarmış olmanın özgüven duyuran bilinciyle, keskin ve güzel görünmeyi de başarıyordu. Soylu da olsa gizlenemeyen, köpeksi bir şehvet duyurucusu olmaktan da kaçınamayan bozuk bir gülümseyişle donanmış kemikli yüzü, sahip olduğu tek mülküymüş gibi korumaya çalışıyordu onu. Kulaklarıyla, ensesini örtmeye yetecek uzunluktaki açık kumral saçlarıyla da soyut bir içeriğe ihtiyaç duymadan var olabilen, yalnızca biçim sergileyen, bir ruhu ve duyguları yokmuş ve gerçekte de hiç var olmamış gibi bir illüzyon yaratan, alışılmamış;  güzellikle çirkinliğin ötesinde, sadece bir görünümmüş gibi yaşayan biriydi O.Orada bir görünüm… Gizlemeye çalıştığı, uçları olmayan sonsuz gerçek: ‘’Ruhu yoktu onun.’’ Bu yüzden kokulara sığınarak, bir tür ruh edinme saplantısıyla iz sürüyordu. Ruhu, kendisinden apayrı bir şey, uzak geçmişte kalan varlığa ait bir çeşit kokuymuş gibi; kendini, kendine ve ötekilere karşı gerçek ve hissedilir kılmaya çalışıyordu. Pek de buluşuyor değildi ruhu sandığı şey’le. Ve gerekli olduğuna kanaat getirdiği de söylenemezdi. Ruhun varlığına deliller yeterli değildi, yanına almalıydı insan onu. Aksi halde, varmış ya da yokmuş, önemi yoktu bunun.

Hayatı boyunca ciddi bir adam olmak istemişti Ekrem. Ciddi ve nasıl olacaksa, ciddiye alınmayan bir adam… İnsanlarla kurduğu kısa süreli diyaloglarda iyiydi, olduğundan ve olması gerektiğinden çok daha iyi. Bir büyücüydü o, hiç çaba göstermeden büyüleyebilirdi ve büyünün etkisi diğerlerinin üzerinde beklenenden çok daha uzun sürerdi.

Kısa süreli bu etki sağanağında, yakınındaki insanlar donuklaşır, neredeyse taş kesilirlerdi. Süresi kısıtlı, ölümlü mutlak güç… Cazibe yüklü, keskin ve hızlı… Bir tür okus pokus performansı… Ancak diyalog uzayınca, ne tür bir ucube, nasıl da tuhaf bir yabancı olduğu anlaşılıyordu.

Elden ve bilinen tüm günlerden uzak, yol yordam bilmezin önde gideniydi. Canı sıkkınken, yanına, yardım etme arzusuyla yaklaşarak, neyi olduğunu soranlara hayatı boyunca, söyleyebileceği  ‘gerçek bir neden’ bulamamıştı, hiçbir zaman. Bir defasında, iş yerinden bir kılkuyruğa kirasını ödeyemediğini, para sıkıntısı olduğunu filan söylemişti. Ona yardım etmeye çalışan bu yardımsever adam da Ekrem için onlardan biriydi, bir tür mühendis…

Adamın organik ve sonradan eklenen tüm eklentilerle oluşmuş organik olmayan, bileşik tüm bünyesinde, kredi borçlarına yaslanarak edinilmiş mülkün, ruhu kokuşturarak, bedeni biçimsizleştiren etkisi duyuluyor; bu etki, uzaklardan bile seçilebiliyordu. Yanına kadar sokulup fısıldayarak, ‘’Ekrem’’ demişti. ‘’Neyin var, iyi misin? Tuhaf görünüyorsun.’’

Adam, bağımlısı olduğu Amerikan dizilerindeki duyarlı, şehirli ve iyicil bir ofis arkadaşını oynuyordu. Ekrem’in aklından, ilkin, önceki gece yaşadığı şey, sorunun asıl kökeni geçti. Şu duvar kâğıtlarıyla ilgili olan… Ama bunu, ona söyleyemezdi. Sonra, ansızın, ‘’… Bu aralar çok sıkışık durumdayım, kiramı bile ödeyemiyorum…’’ diyebildi. Adam da bunu duyar duymaz ikna olmuş, para sorununu ciddiye alarak, yanı başındaki boş koltuğa kurularak, iştahlı bir yakınlık kurmuştu onunla.

Bu yakınlık sırasında, Ekrem, onu dinlemiyor, bunun yerine, ona, sorunun asıl nedenini anlatıyordu hayalinde: ”Bilmiyorum bir nedeni yok, dün akşam,  salon duvarının üzerindeki duvar kâğıdının rutubetten şişmesi sonucu ortaya çıkan kabarıklık dikkatimi çekti. Yerimden kalkıp dokunmak istedim ona, sanki bir yara gibiydi.’’ diyordu ve devam ediyordu. ‘’Duvarın, içi irin dolu bir yarası vardı sanki. Kabarık, kurtlanmaya yüz tutmuş bir yara… Dokunmaktan alamadım kendimi. Sonra, neden bilinmez, parmak uçlarımda izi kaldı bu yaranın ve bir türlü çıkmıyor.” Adam, onunla ilgilenmiş gibi konuşurken,

Ekrem;’’aklımdan geçenleri duysa arkasına bile bakmadan kim bilir nasıl kaçar.’’ diye eğleniyordu, kendi kendisiyle.

Nasıl da ciddiye almıştı adam onu ve kira borcunu. İnsanlar böyleydi işte. Olağan sayabilecekleri sorunları çözmeye ve bu tür sorunlara sahip insanları sahiplenmeye bayılırlardı. Bu adam da Ekrem’i sevmeye başlamıştı.

Yana taranmış saçları, masanın üzerinde, kılıfında cep telefonu ve yıllar öncesinde kalmış bir alışkanlıkla, pantolonun kemer askılarından birine asılmış bir anahtarlıkla Ekrem’in karşısındaydı.  Müşteriler üzerinde, bir tür güven ve güç otoritesi sağlamak için, önceki ay satın alınmış ve bu yüzden çalışanların alacakları zammı geciktiren yepyeni, yeşil deri koltuğa oturmuştu.  Onunla bir ağabey edasıyla ilgileniyordu. Adam, kırk yaşlarında iyi bir aile babasıydı. Ya da iyi bir oyuncu, bu iki durum arasında sosyal açıdan zaten pek bir fark yoktu. Ekrem, uzun arayış, katı anlamsızlık ve bunun neden olduğu baş dönmelerinin ardından, onu ciddiye almak için bir neden bulabilmişti. Sonunda yapabilmişti bunu.

Eski model bir anahtarlık… Zaten bunların yeni modelleri yoktu. Bulduğu neden sadece buydu.

Ve bu şey, adamın pantolon askısı üzerinden gülümsüyordu Ekrem’e.

Uzun taksitlere bölünerek alınmış pahalı bir markanın şık pantolonunun üzerinde, üst kısmı metal, ortası deri parçalı, anahtarların eklendiği diğer uç metal kısmıyla, ofisteki her şey ve herkesten daha güçlü bir varlıktı bu anahtarlık. Ve oradakilerin birçoğunun aksine, bir ruha sahipmiş gibi görünüyordu. Anahtarlık, sanki bu adamda bulunmayan ruhun yerini dolduruyor, eksiği tamamlıyor, onu, yalnızca baharatsız bir et parçası olmaktan koruyordu. Baharatsız bir parça dana eti, leş gibi çıplak et kokusu olmaktan…

 

Adam, durmaksızın nasihatler veriyor, susmaksızın konuşuyordu. ‘Belki evlense ya da tanıdık bir banka müdürü aracılığıyla uygun bir krediyle ev alsa, hem kira öder gibi ödese… Zaten ödediği kira, kredi taksit tutarından fazlaydı…’ filan… Ekrem, bunları bölük pörçük duyuyordu. Keskin ve eksiksiz biçimde duyduğu tek şeyse, etkisini her saniye daha da çoğaltarak büyüten, ofiste gün boyu içilen çayın ölümcül kokusuydu. Çay, bir içecek değildi ve bu ofis insanları, bir uzaylıdan bile daha tuhaftılar. Hatta kendisinden bile daha ucube… Gün boyu çay içen bir türün sadık üyeleriydi bunlar. Ve Ekrem, en azından bu konuda bir tür faşizm sergileyebileceğini fark etti. Onların yaşamaya pek hakları yoktu. İçmek için biri bile fazlayken, o kadar fincan çayı nasıl içebiliyorlardı?

 

Ekrem, bunları düşünür ve aklından çay kokusunu, çay sözcüğü ve fonetiğinin çağrıştırdığı varlık kırıntılarını geçirirken, sanki kozmik bir çatırdama oldu, birden. Adam, konuşurken, çevre sesleri ansızın azaldı. Bir süre sonra, Ekrem’in kulaklarına sadece adamın sesi ulaşmaya başlamıştı. Tüm dış sesler, görünmez bir tuşla dondurulmuştu sanki. Yalnızca adamın sesi duyuluyordu, sadece o… İnanılmazdı… Her tür etki ve bozucu gücün uzağında bir çene, susmak nedir bilmeyen eşsiz makine… Sonra, onun sesi de kısılmaya başladı, son cümlenin son sözcükleri duyulmadı. ‘’… Eğer istersen sana borç…”

 

Ekrem’in bakışları, televizyondaki bir programa odaklanmıştı. Genç bir mühendis, kendinden emin bir yüz ifadesi ve bilinen sözcüklere, onların bilinen fonetiğinin ötesinde başka bir iç müzik ekleyerek konuşuyor, ne dediğini bilen insanlara özgü, sağlıklı ifadelerle bir güç kalkanı oluşturuyordu, çevresinde. Aslında yüzünde bir ifade filan da yoktu. Bu mühendis, sıra dışı, iyi bir işe sahip, çok kazanan, yaratıcı bütün diğer mühendislere, doktorlara ve diğer tüm yuppilere özgü pozitivist tutumuyla dehşet saçıyordu, televizyon ekranında. ”Bu ibnelerin akılları hiç mi karışık olmaz?” diye geçirdi, Ekrem, içinden.

Her zaman sağlıklı düşünce yollarıyla, sözü fazla uzatmadan, artistik üsluptan uzak, ne dediğini her durumda biliyor olmanın verdiği jilet gibi keskin eda, bilimin inceliğiyle donanmış, ancak kısacık cümlelerin katılığının eşlik ettiği sofistike bir maçolukla, onlar her zaman gözde olabilecek tiplerdi. Korkutucu bir materyalizm, bunlar Tanrı’yı bile bir düzeneğe oturtabilirlerdi. Duygusuz piçler! Şantiyelerde, geç saatlere kadar köpekler gibi çalışıyor, cuma ve cumartesi geceleri de bardaki en güzel kadını alıp gidiyorlardı. Buz mavisi keten gömlek, koyu mavi blue jean ve sol göğüs hizasında armalı, hardal renk kadife ceketleriyle… Herhangi bir derinliğe sahip üç cümleyi bile art arda kuramazlardı ama hangi burger dükkânında, ne tür hamburger köftesi kullanıldığı konusunda saatlerce konuşabilirlerdi. Ya da otomobil dünyası veya otomobil yarışları konusunda… Rallilerde, o otomobillerin son hızla yol alırken, yakın planda, hemen yanı başlarından geçtikleri anda çıkardıkları sesler yok muydu, o sesler ah! Hasta olurdu bu tipler, böyle şeylere.

Ekrem, bu adamı izlerken, sıska bir fıstığı hatırladı. Kalbi de eski bir acıyı… Hafızası etkili bir utancı ve ezikliği… Sarışın bir balkan göçmeni sürtüktü bu kız. Ve birkaç yıl önce, bu piçlerden biriyle olmak için onu terk etmişti onu. Ekrem, korkuyordu bu tiplerden ve evet, bu korkuyu anlamak ve altında yatan nedeni bulabilmek için Freud olmaya gerek yoktu. Bir gün, ölümü de bunlar yüzünden olacaktı. Biliyordu… Bir makine mühendisi, usulca yaklaşıp güçlü ve pervasız tutumuyla kalbini bir mekanik düzeneğin parçasını söker gibi, çekip çıkaracaktı.

Televizyondaki adam, Çin’in Guangzhou bölgesindeki Canton Tower’ın inşasına önemli katkılarda bulunan bir mühendisti. Spiker, Canton Tower’ı bir mimarın hayali, bir mühendisinse kâbusu olarak tanımlıyordu. Güzel cümleydi, daha iyisini kuramazlardı. Ekrem, spikeri susturdu; kafasının içinde… “”Yüzlerce metre yükseklikte ve bir helezon biçiminde tasarlanmış bu kule, insan türünü gerçekten de Tanrı’nın yarattığına emin olunmasını sağlayabilecek bir görkeme sahipti. Sırf bu görkem nedeniyle bile iman edebilirdi insan Tanrı’ya ve onun insani dünyayla ilgili yaratı hikâyelerine… Alelade herhangi bir insana değilse de bu tür işleri yapanlara dair böyle bir algı ve yücelik perspektifiyle bakılabilirdi.

Bu tür işleri yapan mimar ve mühendisleri Tanrı yaratmıştı, evet. James Joyce’u da Tanrı yaratmıştı, Marcel Proust’u da, Rooney Mara’yı ve Victoria Secret mankenlerini de… Diğer insanların nereden geldiklerine dair bir fikri yoktu Ekrem’in

Ofisteki yardımsever iyi aile babası ya da iyi aile babası pozu takınan ve bu ikisinin aynı şey olduğunu oldukça iyi bilen adam hâlâ konuşuyordu. Ancak nasıl olduğu bilinmez, artık dinlenilmediğini de anlamıştı, ”… Her neyse, sonra konuşuruz.” diyerek, kalktı yerinden. Şerin, gözleriyle bir süre takip etti onu. Adam, gözden kaybolmadan önceki son iki adımını atmadan önce, Ekrem’in aklına, çocukken yaşadığı sokak geldi, birden.

‘En büyük, en görkemli ev, en görünmeyen, güçlü içtenliği içeren, en büyüleyici mimari” diye düşündü. Tek bir mimarı bile olmayan, düzensizlik içinde inşa edilmiş, bahçeleri olan evler ve her bir bahçesi ‘’dharma gövde’’ derinliğinde; esritici, her bir bahçe kapısı cennetlere açılan, her yüksek merdiveninin son basamağı kâbusları tetikleyen o eski sokak… Bir muhacir sokağı, göçmen mahallesi, ya da ‘onlar’ın deyişiyle ‘’göçmenlerin evleri…’’ Yağmurlar yağdığında, o evlerin avlu ve bahçelerinden sular yükseliyordu. İyice biriktikten sonra, gidecek yol bulamayarak, bütün berraklıkları ve incelikleriyle çiçek ve çimenlerin üzerlerini örten sular. Tek ya da duruma göre bir şekilde iki katlı olarak, tasarlanmadan oluşturulmuş, mimarisi ve nedeni kendi olan, ‘’kendinde şeyler’’ gibi yükselen evlerin küçücük bahçelerinde sığınılacak ne çok ”görüntü anısı” vardı. Zihni, bir dijital fotoğraf albümü gibi çalışmaya başlamıştı Ekrem’in ve hızla ilerliyordu fotograflar. Her biri diğerini açıyor, diğeri ötekini, kendiliğinden açılan binlerce fotoğraf… Kaldırım kenarlarında yeşeren çimenler, mahalle bakkalının çinkodan daraba kepenginin asma kilidi ve kilidin etrafını saran tanımsız, yabani bir bitki… Hz. İsa bir defasında ”… Bir hardal tohumuna cennetin tüm krallığı sığar.” demiş. Vay canına! diye geçirdi aklından Şerin, ‘’… O kilidin etrafına kaç cennet sığardı acaba?’’

Öyle tuhaf zamanlardı o zamanlar, birazcık küçüktü Ekrem ve bunun zamanın tuhaflığıyla bir bağı vardı elbette. O yıllarda, kendilerine ait var oluşları içinde, şimdi anımsamakta güçlük çektiği ne çok insan vardı.  Neredeyse birer varlık kategorisi oluşturacak düzeyde belirgin ve eksiksiz, tamamlanmış yaşamlar süren insanlar. Sumak dağıtan yaşlı ve kuru kemiklerden yapılmış baharatçı mesela. (o baharatçı, kuru kemiklerden oluşturulmuş yaşlı bir adamdı. Ekremv e arkadaşları fazla özenli betimlemelere, uygun sıfatlara ihtiyaç duymayacak kadar hızlı yaşıyorlardı. Çünkü gerçekten küçüklerdi, yetişmeleri gereken o kadar önemsiz ve bir o kadar da yapılması zorunlu şey vardı ki…)

Sonra, kendisine yelkovan ve akrebin, saat üzerinde hangi sayıların üstünde olduğunu söyledikleri ve buna göre, zamanı söyleyen şişman kadın vardı. Öldüğünde, onunla ve onun azametli şişmanlığıyla alay edilmediğini Ekrem, o gün ilk defa, kadının öldüğü o kış günü görmüştü. İnsan ölünce, güçlü ve onore eden bir saygıyı, gerçekten sadece o an hak ediyor olmalıydı. Şaşırmıştı. Ölü kadının evinin kapı önünde, kadının ardı sıra ölecek olan beton avludan dışarıya çıktığında ki betonun kuruyarak çatladığına da o gün şahit olmuştu. Cenaze bu avluda yıkanmıştı. O gün, yedi yaşındaydı Ek1rem1ve okula başladığı ilk haftanın ikinci günüydü. Ve yine o gün, babasının kendi elleriyle yaptığı, o harikulade evin inşaatında bir demir filize çarparak, patlayan dudağıyla, ağlar halde, okul bahçesinde annesinin elinden çekiştirip dolaştırırken tanıştıkları Kenan’ın kaybolduğu haberi uzun, bitimsiz, dar ve sınırları yokmuş gibi görünen bu sokakta hızla yayılıyordu. Haberi duyunca, ”İşte biri daha güneş altında jelâtine dönüştü.” diye geçirmişti içinden, Ekrem.

 

Küçük çocuklar kaybolduklarında, bir süreliğine jelâtine dönüşüyorlardı. Hem de güneşin altında. Ekrem; neden bilmez ama yaşadıkları sokağın, çıkmaz sokağı diğeriyle bağlayan ara sokağının tam karşısında, yakıcı güneşin aydınlatarak erittiği asfaltın tozlu yüzeyinde hayal ediyordu, bu jelâtinleri… Kaybolmuş bir sürü çocuk, binlerce jelâtin… Ve akşamüstü vakitlerinde güneş etkisini yitirince, bir bir ortaya çıkan kayıp çocuklar…

Kimilerine göre başlarına ilginç şeyler gelmiyor, sadece izinsiz gittikleri yerlerden geri dönüyorlardı, hepsi buydu. Kenan’ın ve diğer küçük arkadaşları ( Kenan’ın Ekrem ve M.’den başka arkadaşları da varmış, bu bilgi yeterince acıtıcıydı o ikisi için) tren yolunun kıyısındaki su kanalında yüzmüş, akşamüstü de geri dönmüşlerdi. O günlerde, çocukların güneşten kurumuş kollarına ağabeyleri tarafından, babalarının emriyle bir çizik atılıyordu, tırnak yardımıyla. Eğer bu çizik, bir pudramsı ize dönüşüyorsa, sulama kanalında yüzdükleri anlaşılıyordu çocukların ve bu çocuklar cezalandırılıyordu. Büyük ve yakışıklı ağabeylerdi kollara o çizikleri atanlar. Pazar günleri, mahalle berberlerinin eski, küçük dükkânlarına uğruyor bu ağabeyler, henüz sabah saatlerinde. Ve orada, ilkokul yıllarından sonra okula devam etmemiş, önceki yıllar içinde sınıf ve sıra arkadaşları olan kalfa ya da genç berber ortaklarına tıraş oluyorlardı.  Tütün ya da yakılmış tüylerin kokusuna bileşip eklenen limon kolonyalarını sürünüyor, sonra; molalarında buzdan ve doğallıkla buz gibi, ev yapımı, ilaç tüplerinde bir ince ahşap çubuğa tutturularak imal edilmiş ‘eskimo’ adı verilen şekerli ve gıda boyalı buzların yenildiği, kıran kırana geçecek mahalle maçına gidiliyordu. Akşamüstleri de sulama kanalında yüzme sefasına geçiliyordu. Küçükler, sadece izleyebilirlerdi bu eğlenceyi, suya mümkün değil, giremezlerdi. Hatta oraya, su kanalının kıyısına yaklaşmaları bile sakıncalıydı.

Bir gerçeğin gerçek olması için kanıtlarla yetinmesi tuhaftı. Kanıtı olan, ama gerçekliği olmayan bir sürü gerçek vardı ve daha fazlası kuşkusuz olacaktı. Kanıtların bol olduğu, gerçekte hiçbir şeyin gerçek biçimde var olmadığı bir hayat bekliyordu Şerin’i. Bunu daha o yaştayken bile biliyordu. Şerin, her şeyi biliyordu. Ve bu bilme halinin bir lanet içerdiğini kabullenirken, kendisinin de çoktan lanetlenmiş bir varlık olduğunu düşünüyordu.  İknâ olmasına rağmen inanç gösteremediği bir hayatı olacaktı bir gün. O, bunu da biliyordu.

Çocuklar; kaybolmuş, sonra, geri dönmüşlerdi. İzinsiz gidilen uzaklarda yollarını şaşırmışlar, dönüş yolunu bulamamışlar filan. Tüm bunlar uydurmacaydı, Ekrem, bunlara inanmıyordu. Bu çocukların hepsi bir süreliğine jelâtine dönüşmüşlerdi, hem de jelâtine dönüşülebilecek en tehlikeli yer ve zamanda, yakıcı, parlak güneşin altında… Bu yüzden ‘hiç’liğe karışmışlardı. Onlara saatin kaç olduğunu söyleyen o şişman kadın da jelâtine dönüşmüştü. Orada, ölüp gittiği yerde güneş hiç etkisini yitirmiyordu. Bu denli aydınlanmak, bu denli büyük bir ışık içinde var olmak, bazen iyi olsa da her zaman iyi değildi. Büyük ışığın altında hiç kimse görünür olamıyordu. Ölüler de bu yüzden hiç görünmüyorlardı. İnsanların var olduklarını duyumsayabilmeleri için kendi küçük yapay ışıkları daha uygun ve yeterliydi. Gündüz, parlak güneşin varlığı altında, odalarda açılan tüm ışıklar gibi, ölüler de Tanrı’nın karşısında hiçleşiyorlardı. Hem öyle hiçleşiyorlardı ki bırakın bir varlığı, yargılanabilecek bir görüntü bile kalmıyordu ortalıkta. Her şey yanımıza kalacaktı bu yüzden, kötülükler ve karşılık bulamayan erdemlerimiz…

Bu sokağın sığınak etkisi, onları dış dünyadan koruyordu. Şerin’in kalabalık olmayan ailesiyle birlikte yaşadığı ev; uzun, dar ve yüksek fabrika duvarının yücelttiği sokağın orta yerinde, o büyük fabrika duvarının son bulduğu betonun yirmi adım daha yukarısındaydı. Ve bu sokak, bitimsiz şeylerdendi. Çünkü ne zaman sokağın başladığı, ana caddeyle birleştiği başlangıç ya da duruma göre bitiş çizgisinde birisi olsa, her kim olursa artık, o kişi orada sınırda bekliyor olduğunda, ona seslenmek mümkün olmuyordu. Oraya kadar giden biri, kendi istemediği sürece geri çağrılamaz, yakına getirilemezdi. Çocukken, böyle düşünüyordu.      Ekrem’in annesi, babası ve kardeşleriyle birlikte yaşadığı bahçeli küçük ev, öldüğünde artık şişmanlığıyla alay edilmeyen şişman kadının, o küçük ördeklerinin beslendiği eski eviyle yan yanaydı. Bir harabenin arkasında, yaşamaya her zaman can attığı türden bir dirimsellikle ve gölgedeki odalarıyla, güneşin altında öylece durgun, kendi durgunluğundan esrik bir ev…

O günlerde, henüz bir küçük bir çocukken bile, bahçe kapısını güçlükle açar, kaldırıma doğru yürür, karşı evin sokağa bakan mutfak duvarına sırtını dayayarak oturur, ölmeyi beklerdi Şerin. Öyle bitkin ve hareketsiz… Mutfak duvarı, neden bilinmez, hep soğuk… Orada, o mutfağın bağlı olduğu evde yaşayan abla, o genç kız… Onu şimdi hatırlıyordu. Evet, o, genç bir kızdı o yıllarda. O zamanlar genç olan bir şarkıcının şarkılarını ya da o şarkıcının henüz gençken kaydettiği şarkıları… Dinleyerek… Yaşlı anne babasına yemekler yapan, Ekrem’in pek de beğenmediği genç bir kız… On altı yaşında… Ve hayatta hiçbir şansı olmayacaktı bu kızın. Çünkü Ekrem,, onu beğenmiyordu ve Şerin’inin beğenmediği kadınlar, bu beğeniye mazhar olamadıkları için, mutlak surette beğenilmezlik lanetine gark olmuş varlık kategorisine dahildiler. Sıkıcı, sıradan ve aşık olunması mümkünsüzlük içeren kadınlardan… Bir kocası olabilirdi bir gün. Hepsi buydu. Payına düşecek olanın hepsi bu.

Bunun kanıtlanması da uzun sürmemişti. Mahalle düğününde Ekrem söylemişti ona, ‘’… Ben sana söylemiştim.’’ diye. Kız hiçbir şey anlamamış, ancak laneti fark etmiş gibi, ağlamaklı halde, ‘’Neyi söylemişti Ekrem, ona’ diye bakakalmıştı. Şimdi geriye baktığında, o kıza, bu yaşı yakıştırıyordu Şerin. On altıncı yaşı, ama sweet sixteen değildi bu. Olsa olsa dark sixteen olabilirdi ya, neyse artık. Bu yaş, onun yaşıydı. Ama başka bir yaş asla değil. On yedi bile olmazdı. Oldukça dindar anne babasıysa yetmişini çoktan geçmiş iki ihtiyardı.

Ekrem,yedi yaşında, o belli belirsiz ve asfaltla neredeyse bir olmuş kaldırımda ki bu kaldırım da bir dharma gövdeydi sanki. Ve bu eskimiş, zamanla törpülenerek yarısından fazlası erimiş beton kaldırım, Tanrı’yı ve evrenin mutlak uyumunu kendi biçim ve içeriğinde barındıran bir kutsallık anıtıydı, onun için.

Ekrem, bu kaldırımda; uzun,  zayıf ve bembeyaz derisini yırtıp dışarı çıkmak için can atarcasına belirgin, bazen de ürpertici görünen bel kemiğini, karşı evin soğuk mutfak duvarına yaslayıp oturarak, hiç nedensiz, ölümü bekleyen bir çocuktu. Bir hastalığı yoktu, ama o Ekrem’di ve sabahları böyleydi. Güne, ölüme yakın başlar, öğle vaktine doğru öleceğine emin bir halde, kaldırımda bu anı beklerken, babasının 76 model Ford marka kırmızı kamyonetinin kontağını çevirmesiyle çalışan motor sesiyle yerinden kalkardı. Gülümseyerek kapıyı açar,  koltuğa kurulurdu. Kolunu da arabanın penceresi açık olan kapısına yaslayıp öne doğru eğilerek, önünden akıp giden yolu izler, yeniden hayata ait olurdu, sıcak yaz günlerinde. üstündeki kahverenkteki yün pardesünün düğmelerini kapattı. Eski bir hanı anımsatan, genişçe bir meyhaneye doğru yol almaya başladı. Yalnız bilmiyordu, bu meyhane nerede? Bu nedenle, birkaç hangar büyüklüğünde, yüksek tavanlı eski bir meyhane aramaya koyuldu. Hayalinde böyle bir mekân vardı ve sığınabileceği tek mimari biçim ve içerik bu olabilirdi ancak. Ürpertici olmasına rağmen, sığınma duygusu yaratan, yüksek tavanlı, oldukça geniş olan bir meyhane. Hayalinde bile gerçek olamayacak bu meyhaneyi hayal ediyordu. Kendini orta çağ şövalyeleri gibi hissedebilmek için, ihtiyacı vardı oraya.  Mekân, ruhun içeriği ve biçimini belirleyebiliyordu. Mimari, ruhun öz iç dekorasyonunu çerçeveleyen bir kurgu dünyaydı ve fetiş unsur taşıyan her mekân bir nevi sığınaktı onun için. Ve o, bu akşam bir hangara, bir ortaçağ hangarına ihtiyaç duyuyordu. Savaşta kaybetmiş, ordusunu, bağlı bulunduğu kralı ve onun krallığını terk etmiş, atları kılıçtan geçirip, yürüyerek buralara kadar gelmiş bir şövalyeydi o. Şarap ve kızarmış et sipariş etmek istiyordu, genç garsona.

Aklında bu düşüncelerle, Ekrem,  metrodan indiğinde, büyük yığındaki kalabalık gürültünün içine daldı. Yürüyen merdiven öyle kalabalıktı ki, güçlükle sokuldu, orada gürültü içinde dilsiz bekleyen ve sadece bir kişilik olduğu aşikâr boşluğa… Kişisel hiçlik…

O kadar yorgun olmasa, yürüyerek çıkabilirdi yukarıya. Merdivenler tenhaydı. Üniversiteli olduğu her halinden belli bir genç öğrenci, vücuduna sürtündüğünde, midesi bulandı İnsanları sevemiyordu. Çünkü insan, ona göre, ne yerse onu öğüten ve sonunda onun aromasına sahip bir tuhaflıktı. Onların sevilesi ne gibi bir özelliği olabilirdi ki? Sonra kadınların kalçalarını düşündü. Herhangi bir kadın kalçasını değil, güzel, küçük ve yukarıya doğru kalkık kusursuz kalçaları… Eğer böyle bir kalça, güzel yüze sahip bir kadında kendine yer bulursa, ona, kutsanmamış tüm insani halleri unutturabilirdi.

Canton Tower geldi birden aklına, sonra en güzel üç Victoria Secret kızının en güzeli Rosie Hungtington’ın gülümseyişi ve poposu… Rosie ve Canton Tower… Her ikisi de ilahi bir varlığın yeryüzündeki gölgesiydiler. Onların eşsiz varlıklarının gölgesinde, tüm bu var oluş evreni ve varlık dünyası, anlamını uzun süre koruyabilirdi. Hayat, bir süreliğine anlamsız değilmiş gibi yapabilir, dünya, amaç ve düzen içinde vuku bulmaya başlayabilirdi. Yürüyen merdiven, yukarıya doğru ilerlerken, sol taraftaki merdivenleri yürüyerek çıkan güçlü insanlar vardı ve acelesi olan, yürüyen merdiveni de koşarak çıkan insanlar… Şerin, orada, o akışkan ve kişilik bulamayan hareketin içinde öylece durmuş merdivenin çıkmasını bekliyor, bu hareketin üzerinde bir atın sırtındaymış gibi yükseliyordu, şehrin yüzeyine doğru. Canı sıkkındı. Merdiveni kullanan kadınlar ve yürüyen merdiveni koşarak çıkan diğer kadınlarla bir oyun oynuyordu.  Kadınların arkalarından popolarına bakıyor, on üzerinden sekizin altında puan alacak olanların birkaç güne kadar kendiliklerinden, hiç neden yokken, birdenbire öleceklerini kuruyordu kafasında. İlk grupta yer alan bir yığın kadın fazla uzun yaşayamayacaktı; fakat şanslı günündeydi Şerin. Sonsuza dek yaşayacak birinin usulca süzülmesi fazla zaman almadı. ‘’Tanrım’’ diye iç geçirdi. Bu kadın, sonsuza kadar yaşayacaktı. Sonsuza kadar… Bir kadında güzel bir popo, bir güzel yüzle kombin oluşturduğunda ve bu kadınlar, bir de güzel gülümsüyorlarsa, bu kontrastta Tanrı’nın varlığına kanıt aramak, İsviçre – Cern’de deney yapmak, ilahi parçacık hikâyeleri filan anlamsızlaşıyordu. Tanrı vardı; çünkü bu kadın sonsuza kadar yaşayacak kadar güzeldi. Poposu o denli güzel olmasaydı, tüm bu kutsallık yıkılabilirdi, hem de bir dakika bile beklemeksizin. Ama güzeldi.

Ekrem, sonsuza dek yaşayacak bu kadının ardından, yağan yağmurun altında yürüdü. Aynı yöne yürüyorlardı. Kadının yolu değişmesin diye dua ediyordu. Aynı yol üstündeyseler onu takip edebilirdi, ancak sırf bir kadını takip için yolunu değiştiremezdi. Bu ilahi estet kurallarına uymazdı ve onun inandığı tek din de buydu. Kadın, yolunu değiştirmesin diye çocukken inandığı bir dinin kitabında yer alan ve bildiği tüm duaları inanmadan okumaya karar vermişti ki, kadın ansızın bir otele girdi. Bir ölümsüzün, böyle, sıradan insanlar gibi, bir otelin kapısından içeriye girmesi acımasızlıktı ve ne tuhaftı.

Yağmur yağmaya devam ederken, güneş de açmıştı. Şimdi gökkuşağı da belirirdi. Sanki dünya güzel, hayat katlanılabilirmiş gibi. Sonunda gökkuşağı da göründü. Gümüşsuyu’ndan aşağıya, stadyumun solundan kıvrılarak Nişantaşı’na doğru yürüdü. Orada, ara sokaklarda ellili ve altmışlı yıllara ait apartmanların giriş kapıları, merdiven sahanlıkları ve merdivenler birer dharma gövde, birer sonsuzluk fetişiydiler. Bu apartmanların sıralandığı sokakları tercih ederek, Mecidiyeköy’e kadar yürüdü. Kişiliği olan, elli yıllık asfaltın ve binaların arasında, bitmesini hiç istemeden, hiç bulantı duymadan, çocukluk anıları ve alkolik babasının eski arkadaşlarının yüzleri aklında birer birer canlanarak yürüdü. Sanki o yıllardaymış gibi, seksenli yılların ortası, küçük çocuk bilincinin neredeyse fenomenolojik saf bakışı, dünyaya atılan ilk bakış…

Mecidiyeköy’de, Ekrem, birdenbirdenbire altmışlı yıllardan kalma bir apartman bloğuna bakakaldı, donup kalmıştı öyle. Yağan yağmur, binanın boyası eskimiş dış yüzeyini boydan boya ıslatmış ve yaklaşık yirmi yıldır pek görülmedik bir bahçe biçimiyle sarılmış binayı bir ”hale”yle donatmıştı. Binayı saran bahçe, çocukluğunun geçtiği, o eski sokağın evlerinin bahçelerine ne çok benziyordu böyle. Islak çimenler, özensiz, kendiliğinden oluşmuş temiz bahçe ve bahçenin ortasında yeni yeni çiçek açmaya başlamış bir erik ağacı…

Uzun uzun ağaca bakmaya başlamıştı Ekrem. Gözlerini alamıyor, ağacın bahçeyle, bahçenin binayla olan kontrastı Şerin’in bilincinde bir tür esrimeye neden oluyordu. Sonra tuhaf bir şey oldu ve Ekrem ağacın da kendisine baktığını, binanın da ağacı gözlediğini duyumsadı. Bir üçgen oluşmuştu; bahçe, ağaç – bina ve kendisi arasında gidip gelen bir üçgen… Onlar, birer canlıydılar ve hepsini bir araya çağıran, birbirlerine ekleyen bir ruhları vardı. O biliyordu.

Ekrem, bir türlü ayrılamıyordu oradan, yağmur atıştırmaya devam ediyordu. Bahçenin kıyısından hiçbir zaman ayrılamayacağını anlamıştı. Ağaca doğru yürüdü. Ona yakından baktı. Su damlaları altında kalmış yeşil çimenler, hâlâ yağmur damlalarıyla buluşan ince ve taze, kahverengiye henüz dönüşmeye yüz tutmuş ağaç dalları, yer yer hâlâ yeşil, kahverengiye çalan incecik dallar… Şerin, bu ince ve küçük ağaç dallarından birini incecik parmaklarının arasına aldı. Küçük bir parça kopardı. Cebindeki şeker paketini boşaltarak, bu dal parçacığını ambalajın içine sakladı. Artık oradan ayrılabilirdi. Sonsuzluğun bir parçası cebindeyken, canının istediği her yere gidebilirdi. Şimdi. Bir ara, ağaç parçasını cebinden çıkarıp ona daha da yakından baktı. ”Nasıl bu kadar engel olabilirler?” diye düşündü. ‘’İnsanın sonsuza dek yaşama arzusunu çoğaltarak, bırakıp gitme arzusuna nasıl engel olabilirler?’’

Sonsuzluk bilinci ve şehvetten arınmış bir dinginlikle, bütün ruhu huzurla dolmuştu. Mutlak özgürlüktü bu. Cebinde sonsuzluktan bir parça vardı. Sıra, bir hangar meyhane bulmaktaydı ve eski bir mimari dokunun içinde erimeye bırakmaktı varlığını. Eğer sığınabileceği bir yer bulamazsa, Asmalımescit’e gidecek, elektrik sobalarının ısıttığı bir masada, sokakta sigarasına ve sobanın ısısına sarılarak, limonlu bira içecekti. Ekrem, alkollü içecekler konusunda bir genç kız bünyesine sahipti. Birayı bile limonsuz içemiyordu. O uzun ve dar sokakta, Asmalımescit’te, yine çocukluktaki eski sokağı canlandıracaktı zihninde. Bu geçmiş zamanın hayali kurgusunda, sokağın başındaki eski bir sinemada kendisiyle buluşacaktı ve işi ambalaj malzemeleri satmak olan dükkânda tokalaşacaktı kendi ruhuyla ve eski çocuk bedeniyle…

Uzaktan, yine gencecik bir kadın gözüne çarptı. Bu da onlardan biriydi. Şu sonsuza dek yaşayacak kadınlardan… Öyle bir popo yani, küçük, kalkık ve yuvarlak. ‘’Güzel’’ sözcüğünün yetersizlikten özür dileyerek, sıfat olmaya utançla yanaştığı davetkâr bir güzellik… İncecik ayak bilekleri ve uzun bacaklarıyla; zayıf, gencecik bir kadındı bu. Siyah taytı, moda olanlardan değildi. Taytıyla ve eskimiş stil, belki de annesinin gençliğinden kalmış eski, ancak soylu, kırmızı trench coat’uyla canına okumaya başlamıştıEkrem’in.. Bütün huzuru kaçmıştı, birden. Cebindeki sonsuzluk parçası, ellilerin, altmışların apartman girişleri, merdivenler ve bahçeler işe yaramıyordu artık. Şehvet çağırıyordu onu ve bu kadın var olduğu sürece huzur bulamayacaktı. En azından, onun görüntüsünü unutana kadar böyle olacaktı bu. Peşinden yürüdü. Ona iyice yaklaşarak, sol eliyle, bu enfes kalçaya dokunmak, poposunun sağ yarısını sol avucunun içine almak istiyordu. Ama bunu yapamazdı. Çünkü hem onu tanımıyordu, hem bir sapkın olmadığını hatırlamıştı ve zaman zaman bunu hatırlamak iyiydi.

Çok genç bir kızdı. Melon bir şapka vardı başında. Kırmızı fuları; uzun, incecik beyaz boynunda uçuşuyor, dizlerine dek yükselen uzun botlarının üst uç kısmının her birinde fiyonklarla birlikte salınarak yürüyor, harikulade kalçasıyla süzülürken, kendi ölümsüzlüğünün farkında olmadan, biz ölümlülerin ruhuyla oynuyordu. Bir parça sonsuzluk huzuru vardı, onu da bu sürtük çalıyordu. İşte şimdi de sigara çıkardı. Bir bu eksikti, daha ne kadar seksi olabilir diye düşünürken, bir de sigara yakma pozu atacaktı. Rüzgâr vardı ve olması gerektiğinden daha güçlüydü. Genç kız, sigarasını yakmak için sağ tarafına döndü. Yüzü tanıdık gelmişti. Şerin, nereden olduğunu hatırlayamasa da onu tanıdığını fark etti. Hem de oldukça yakından… Adını bilecek kadar yakından tanıyordu onu. Adını seslendi ve kız da dönüp baktı ona. Tanıdı Şerin’i, gülümsedi. Şerin’in bilinci bulandı ve ansızın yok oldu. Kıza doğru şuursuzca yürümeye başladı. Yürümekten öte; usulca, ağır ağır, ancak ona tam yaklaştığında, birden hızlanan bir hareketin içinde, süzülerek yaklaştı, kıza. Bilinci yavaşlık ve sessizlikle yeniden canlandı. Şerin, cebinden bir kibrit kutusu çıkardı. Kutunun içinden de bir kibrit çöpü… Kutunun üstündeki ‘’vasati kırk çöp’’ yazısı geçti aklından. Ama onu göremedi. ‘Belki artık bu yazı yoktur’ diye düşündü. Her şey, ne denli çabuk ve nasıl da acımasızca değişiyordu. O yazının artık yazılmadığına adı gibi emindi. Kibriti çaktı. Kızın sigarasını yakarken, sol eliyle de kızın o poposunun sağından tutup ”Benimle gel.” dedi, ona. Kız, istekli, ”…Tamam da nereye?” diye sorduğunda İstiklalin çirkef kalabalığının içine çoktan sızmışlardı.

                                                                      Ekrem, ,korkmuyordu. Mühendislerden bile korkmuyordu. Kitsch’in en öldürücü tonunda yükselen bir binanın içinde, soluk kesici acımasızlıkla yükselirken, merhamet ve incelikten payını alamamış ucube bir mekânda bulunmak da korkutmuyordu onu. Çünkü güzel bir kadın kalçası, her türlü mimari anlayışı, hatta bu anlayış yokluğunu, amaç ve anlam tutmayan kişisel varlığını bile katlanılır kılabilirdi. Canton Tower olmadan yaşayabilirdik. O harikulade Newyork, Chicago İllinois, San Fransisco, o nefes kesen ihtişamlarıyla devasa şehir mimarisi ve kuşkusuz Tanrı’nın eli dokunmadan inşa edilmesi mümkün olmayan bu yeni Babil olmadan da yaşayabilirdik; ancak Victoria Secret hep olmalıydı. O enfes kadın vücudunun, öldürücü, esrimekten bilinç yitimine uğratırken, hayata yeniden çağırarak, berrak ve billur gibi bir bilinç açıklığına ulaştıran mimarisi hep olmalıydı.

Bülent Uçar

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri