Tuesday 11th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” GÖRÜNMEYEN ADAM NEREYE KAYBOLDU? ”

Bülent Uçar ” GÖRÜNMEYEN ADAM NEREYE KAYBOLDU?  ”

______________

Karanlık koridorda yürüyorduk. Koridor biz yürüdükçe uzuyor, bitti, sonuna geldik derken yeniden başlıyordu sanki ve çok dardı. İki kişiydik. Ben diğerinin tanıdığımı sanıyordum, hatta emindim ama ismini bilmiyordum. Kendi adımı da hatırlamıyordum. Belki de yok. Kafalarımız temizlenmiş gibiydi. O temiz alanın içinde, yaşanıp yaşanmadığı bile belli olmayan, kimisi eski ve bazı yeni anılar dışında hiçbir şey yoktu. Biraz daha yürümüştü ki, anladık, koridor sonsuz değil, sınıra geldik. Orada üç adam boyu yüksekliğinde ahşap, iki kanatlı büyük kapı, menteşeleri sanki yeni yağlanmış gibi hiç ses çıkarmadan açıldı. Koridordan da karanlık bir büyük hangara girdik. Orasının hangar olmadığını, bir çeşit, dinlenme yeri, dahası eski stil bir otel – han – olduğunu anlamakta gecikmedik. ‘’Burası koridor gibi değil’’ dedim yanımdakine. ‘’Nasıl?’’ diye sorunca, ‘’Bu defa sonsuzlukla karşılaştık. Baksana, etrafta duvar kenarlarına dizilir gibi konulmuş masalar, üstlerindeki mumlarla kör bir ışık saçıyor ve ışıkların yetmediği karanlık bölgelerden de çatal bıçak sesleri, kahkahalar ve fısıldaşmalar duyuluyor. Bu hangarın bir sonu yok.’’ dedim. O da en yakın masaya oturduğumuzda ‘’Evet, çünkü öncekilerle birlikte herkes burada.’’ diye karşılık verdi.

Masaların etrafında ağlayarak dolaşan bir genç kadın vardı. Garson olduğunu, çağrıldığı masaya yürürken ağlamayı kesip, ‘’Buyurun efendim.’’ deyişinden anladım.

Masanın diğer tarafındaki, o sırada söyledi adını. ‘’Biliyorum, adımı bilmiyorsun, kendininkini de bilmiyorsun ama ben hatırladım. Benimki Sami.’’ dedi. Ve garsonu çağırıp yiyecek bir şeyler söyledi. Üstünde dumanı tüten ve çok güzel kokan bir yemek geldi masaya. Ne olduğunu sormadım bile. Çok lezzetliydi. Kıtlıktan çıkmış gibi yedim. Binlerce yıldır hiçbir şey yemiyormuş gibi yedim. Garson kız, işleri düzene sokup etraftakilerin isteklerini yerine getirince, yine eski haline dönerek, ağlamaya başladı. Öyle içten, öyle kederli halde ağlıyordu ki, onu izlemeye korkuyordum. Sanki çok büyük felaketler yaşanmış, o da hepsine şahit olmuş gibiydi. Ve ben, o, her neye şahit olduysa o konu hakkında hiçbir şey duymak ve öğrenmek istemiyordum. Bir ara hiç neden yokken, yemek arasında konuşmaya başladım. Fısıldıyordum. Çünkü konu çok mahremdi.

‘’Yaklaşsana, bırak yemeyi, dinle.’’ dedim. ‘’Ben unutulmuş bir adamım, hiç kimsenin hafızasında yokum. Belki sana delice gelebilir ama Tanrı bile izimi süremiyor artık. Hayır, hayır, dur panikleme, yemeğini yemeye devam et.’’

‘’Paniklemiyorum, anlamaya çalışıyorum. Nereden çıkardın bunu?’’ Cevap vermek için öne doğru eğildim ama o sırada bir gürültü ve arbede sesi duyuldu, o karmaşa konuşmama engel oldu. Hangarın karanlık arka kısmına doğru büyük bir hareketlenme olmuştu.

Koşuşup duruyordu insanlar. Biri de bağırıp duruyordu. ‘’Oraya doğru koşanların yüzlerine iyi bakın! O taraftan bu tarafa yabancılar geçmesin.’’ Olup bitenler pervasızca var oluyor, kütlesi olmayan şeyler şekillenerek görünür hale geliyordu. Ve ben hiçbir şey anlamıyordum ama bir sonraki anda neler olacağını önceden biliyordum. Tamamen saçmalıktı. Aldırış etmedim. Adının Sami olduğunu söyleyen adamın sorusunu cevapladım. ‘’Bunu eskiden beri biliyorum. Çocukluktan beri aklımda… Beni anımsayan ya da umursayan tek bir şey bile yok. Dünya yıkılsa bana dokunmadan yapar bunu. Tüm insanlar hastalanıp ölse, bana uğramaz hastalık. Çünkü orada olduğumu hiç kimse ve hiçbir şey bilmiyor.’’

‘’İyi ya işte, zarar görmeden sonsuza dek yaşayabilirsin, madem buna inanıyorsun, bunu dert etmek yerine keyfini çıkar’’

‘’Anlamıyorsun, bir yerinden yaralanmadığında, bir eksiklik, kusur belirlemediğinde, boşluğu yutmaya, ona dokunmaya çalışan bir hiçlikten öteye geçemiyorsun. Çok aç olup, önünde kusursuz bir sofra varken, ısırıp çiğnemeyi aklına getiremeyecek denli dalgın ve bilinç yoksunu olduğunu ve damaklarının kendi kendini ısırmaya çabalayarak seni soluksuz bırakmaya heves duyduğunu idrak etmeye çalış. Şimdi biraz da olsa anladın mı?’’

‘’Hayır, yemeğini ye ve bir an önce kalkıp arka kısımdaki karanlığa doğru yürüyelim, bakalım orada neler oluyor?’’

O sırada bir adamın elini hissettim omzumda. Başımı kaldırıp baktığımda, gülümseyerek sordu. ‘’Kaç yıl oldu Cemil, seni her yerde, zamanın her anında aradım. Hiçbir yerde, zamanın hiçbir anında yoktun. Sen gittiğinden beri çok üzgündüm. Hiç gülmedim. Çok özledim ve orada burada hep seni aradım. Hiç merhametin yok mu oğlum senin? Neden hiç görünmedin. Bilmediğimiz yerlere neden saklandın?

Nerelerdeydin onca zaman, hiç mi yalnız olduğunu hissederek korkmadın?’’ Sorup duruyordu ama ben soru değil bir müzik duyuyordum sanki. Sesi öyle şefkatli ve yumuşaktı ki, ayağa kalkıp sarılmak istedim ona. Ama bunu yapmak yerine, sorusuna cevap verdim. ‘’Bilmiyorum, belki tanıdığınız başka biriyle karıştırıyorsunuz beni.’’

‘’Hayır,  sen Cemil’sin de ben seni arayan adam mıyım, bilmiyorum, kuşkuya düştüm şimdi’’

Tuhaf bir adamdı. Çok bitkin ve aç görünüyordu. Masadaki yemeğe buyur edecektim ki, hangarın karanlık kısmına doğru yürümeye başladı. Arkasından bakmayı akıl ettiğimde kaybolduğunu gördüm. Ya da hiç var olmadığını, ne bileyim, bilmek için merak salıp düşündüğümde, öyle her şeyi kolayca bilemiyoru

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri